insanların iç dünyalarında hangi savaşları verdiğini bilemezsiniz.
en azından bir darbe de siz vurmayın;
kimsenin yaşama sevincini, özsaygısını ve sabah uyanma hevesini elinden almaya hakkınız yok.
Yeni bir çeviriye başladığımda giriş kısmını sizlerle paylaşmayı kendimce gelenek haline getirdim. Sırada Viet Thanh Nguyen'in, çevirisini yine benim yaptığım Sempatizan'ın devamı niteliğinde yazdığı "The Committed" var (kitabın Türkçe ismi henüz belirsiz, Epsilon Yayınevi'nden çıkacak).
Nguyen'i ben çağdaş yazarlar arasında, sesi soluğu geleceğe mutlaka uzanacak olanlardan biri olarak görüyorum. Sempatizan'ı okuyanlar bilir, Nguyen orada ikilikleri, arada kalmışlıkları, yabancılaşmayı, yabancılaştırılmayı büyük bir ustalıkla anlatıyordu. Şimdi sizi The Committed'ın girişiyle baş başa bırakıyorum. Baş karakterimiz yanında arkadaşıyla bir mülteci gemisine binerek, Vietnam'dan kaçıyor. Bu romanda neler olacağını hep birlikte göreceğiz. (Çeviri düzeltisiz, üstünden defalarca geçeceğim kesin, ilk cümleleri şimdiden elli defa değiştirdim.)
"İstenmeyenlerdik biz; gereksizler, göze çarpmayanlar, kendimiz dışında herkes için görünmez olanlardık. Nuh’un gemisi misali gemimizin ışıksız karnında, biz memelilere değil, denizdeki balıklara ayrılmış bir alanda, körlemesine çömelmiş terler döken hiçten öte 150 kişilik bir hiçtik; o vaziyette görebildiklerimiz de yine hiçten ibaretti. Dalgalarla bir o yana bir bu yana savrulurken, ana dilimizde sözcükler dökülüyordu dudaklarımızdan. Kimimiz için bu bir duayken, kimimiz içinse küfürdü. Dalgaların hareketindeki bir değişimle gemimiz daha da sarsılınca, aramızdaki sayılı denizciden biri fısıldadı, Okyanustayız artık. Nehir, haliç ve kanal boyunca kıvrılarak ilerlediğimiz saatlerin ardından, anavatanımızdan ayrılmıştık.
Dümenci, ambar kapağını açarak bizi, aldırışsız dünyanın tekne deyip geçtiği gemimizin güvertesine çağırdı. Hilalin kaykılmış gülüşü altında, uçsuz bucaksız sular diyarında, bir başımıza olduğumuzu o zaman gördük. Sevinçten bir anlığına sersemlesek de okyanusun dalgaları çok geçmeden başka türlü bir sersemlik verdi bize. Güvertenin dört bir yanında, birbirimizin üstüne başına, içimizi dışımıza çıkarırcasına kustuk; çıkaracak bir şey kalmadığında bile öğürmekten perişan halde nefes nefese inlemeyi, tıkanıp kalmayı sürdürdük. Okyanustaki ilk gecemizi, esintilerin ürpertisiyle işte böyle geçirdik.
Şafak söktüğünde tek gördüğümüz, her yönde sonsuzca uzayıp giden ufuktu. Gün sıcaktı ve ne bir gölge ne de soluklanma imkânı vardı. Bir lokmalık yiyecek, bir kaşıklık içecekten başka bir şeyimiz yoktu; yolculuğumuzun süresi belirsizken, erzakımız sınırlıydı. Bu kadar az yiyip içtiğimiz halde güverte ile ambarın her yanına kendimizden izler bıraktık, akşam vakti gelip çattığında ise çoktan kendi pisliğimize batmıştık. Alacakaranlıkta, ufkun yakınında bir gemi gördüğümüzde sesimiz kısılana kadar bağırıp, haykırdık. Ne var ki gemi yanımıza dahi yanaşmadı.
Üçüncü gün, çöl misali uzayıp giden denizi yararak ilerleyen bir yük gemisi çıktı karşımıza; kıç tarafında yükselen kaptan köşküyle tek hörgüçlü bir deveyi andıran, güvertesinde denizcilerin dolaştığı bir gemi. Çığlıklar attık, el salladık, hoplayıp zıpladık. Ne var ki gemi bize, geride bıraktığı dalgalar haricinde hiç dokunmadan gelip geçti.
Dördüncü ve beşinci günlerde, her biri öncekinden daha yakın, her biri farklı bir bayrak taşıyan, iki kargo gemisi daha belirdi. Denizciler bizi işaret ettiler ama ne kadar yalvarıp yakarsak, çocuklarımızı ne kadar havaya kaldırsak da ne dümen kırdılar ne de yavaşladılar.
Beşinci gün, çocuklardan ilki öldü ve bu küçük kızın naaşını denize teslim etmeden önce rahip bir dua okudu. Altıncı gün, bir oğlan öldü. Kimileri Tanrı’ya daha da gayretle dua ederken, kimileri onun varlığından şüphe etmeye başladı; ona inanmayan kimileri inanmaya başlarken, yine inanmayan kimilerinin inançsızlığı pekişti. Ölen çocuklardan birinin babası, Tanrım, bunu bize neden yapıyorsun, diye haykırdı.
İşte, insanlığın ebedi sorusu Neden’in yanıtı, o an aklımıza dank etti.
Yanıt geçmişte de şimdi de basitçe şuydu: Neden olmasın?"
Gelin, çok da uzak olmayan bir gelecekte sizi bekleyen kitaplara bir göz atalım. Ben hepsinin heyecanını şimdiden yaşıyorum, bazılarınızın bu heyecanı paylaştığını da biliyorum.
Aşağıdaki çevirilerden biri bitti ve raflarda yerini almaya hazırlanıyor; biri teslim edildi, düzeltisi bitti, yayımlanmayı bekliyor; birine yeni başlandı; diğerleri ise sırasını bekliyor. Hepsi heyecanlı, hepsi beklenilesi. Bir de burada olmayan sürprizler var, onlar da vakti gelince…
📚Benzersiz Bir Açlık / Chelsea G. Summers - 1 Ekim’de, @holdenkitap etiketiyle raflarda! Heyecan dorukta.
📚In Memoriam (Savaşanların Anısına) / Alice Winn - @canyayinlari'ndan çıkacak. Çeviri bitti, düzeltisi tamamlandı, yayımlanmayı bekliyor.
📚The Committed / Viet Thanh Nguyen - Sempatizan’ın devamı niteliğindeki kitabın çevirisi sürüyor. Bu süreçte sizlerle pasajlar paylaşacağım, ne de olsa yazarına hayranım. Nguyen'i takdir eden, bu kitaba da uzak kalamayacaktır. @epsilonyayinevi'nden çıkacak.
📚Big Kiss, Bye-Bye ve Checkout 19 / Claire-Louise Bennett - @iskultur'den çıkacak. Bu yazarı Türkçeye ilk kazandıran kişi olacağım için nasıl mutluyum! Bekleyin, siz de seveceksiniz.
📚The Bear / Ayı (Ayı isimli ikinci çevirim olacak. Diğeri -hatırlayanlar vardır- Marian Eggel’in Ayı novellasıydı. Julia Phillips'in ilk romanını da çevirmiştim. Kamçatka'da Bir Kayıp Vakası'nı da hatrılayanlar olur belki.) @domingoKITAP'tan çıkacak.
📚John of John / Douglas Stuart - Shuggie Bain ve Genç Mungo'dan sonra sevgili yazarımın peşini bırakacağımı sanmamışsınızdır herhalde 🤔 Evet, şimdiden soranı çok, çevirisine başlamayı ben de iple çekiyorum. @canyayinlari'ndan çıkacak.
bir japon efsanesi der ki:
otobüsü kaçırdıysan, belki de bir kazadan kurtuldun.reddedildiysen, belki de yanlış bir yerden korundun.
birisi hayatından çıktıysa, belki de doğru insan için yer açıldı.
bazen hayatındaki bazı şeyler
kötü şans gibi görünür ama aslında seni koruyordur.