Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan 23.06.2026 tarihli basın açıklaması ile çeşitli terör örgütlerine yönelik soruşturmalar kapsamında 241 kişi hakkında gözaltı kararı verildiği açıklanmıştır.
Bu açıklamanın hemen ardından Ankara Barosu bünyesindeki bazı kurul ve merkezler tarafından söz konusu dosyalar için ücretsiz/gönüllü Avukat organizasyonları ve nöbet sistemleri oluşturulmasının gündeme gelmesi dikkat çekicidir.
Herkesin savunma hakkından faydalanabilmesi için CMK kapsamında zorunlu müdafilik müessesine yer verilmiştir. Buna rağmen baro kurul ve merkezlerinin hükmi şahsiyetini de arkasına alarak özellikle terör dosyalarının şüphelilerine ücretsiz/gönüllü hukuki yardım sağlayanlar, hem diğer meslektaşlarımızın bu davalardan serbest meslek kazancı elde etmesini engellemekte hem de terör soruşturmalarında Ankara Barosu ile şüpheliler arasında kamuoyu nezdinde bir yakınlık ve iltisak görüntüsü oluşmasına neden olmaktadır.
Ankara Barosu hiçbir ideolojik yapının veya örgütsel çevrenin temsil makamı değildir.
Bu nedenlerle ilgili kurul ve merkezlerin hangi dosyaları hangi kriterlerle takip ettiğinin, bu dosyaları ücretsiz/gönüllü takip eden Avukatların Baromuzun yönetim kuruluna bilgi verip vermediğinin ve bu faaliyetlerin Ankara Barosu adına yürütülüp yürütülmediğinin kamuoyuna açıklanmasını talep ediyoruz.
Elinde kalkan ve mızrakla aynı pozu Türk milli takımının verdiğini hayal edin... Yer yerinden oynar, ceza alırdık. Bir de içimizdeki bazılarından cezanın ne kadar "doğru" olduğunu falan dinlerdik...
Merih Demiral'in yaptığı bir bozkurt işareti için neler yaptıklarını unutmayın.
Ergenekon-Balyoz kumpaslarının en acımasız döneminde Rasim Ozan kumpasın baş solistlerinden biriyken;
Yarbay Ali Tatar’ın cenazesinde annesi, “oğlumu istiyorum, komutanım gitme” diye haykırıyordu.
“Ben unutmadım, siz de unutmayın!”
Türk Milliyetçisi Avukatlar Grubu dün akşam olduğu gibi bugün de Türk gençlerinin yanındadır.
Gözaltına alınan, hukuki desteğe ihtiyacı olan Türk gençleri sosyal medya hesaplarımızdan bize ulaşabilir.
Bu gece nöbetteyiz!
#ODTÜ
3 Mayıs'ta ne olmuştu, ana hatlarıyla hatırlayıp bize verdiği mesajı anlamak lazım.
Sabahattin Ali'nin, Hasan Ali Yücel'in talebiyle Atsız'a açtığı hakaret davasının ilk duruşmasını takiben, Atsız keskin kalemiyle epey bir "ekabir"i kalaylar. Bu kalaylayış öyle sokak ağzı küfürler, pespaye ithamlar, iftiralarla değildir. Hem ciddi ve incelikli bir dille kaleme alınmıştır hem de yalnız hakikatler üzerine inşa edilmiştir. Yazı ses getirir, ses getirdiği için mahkemenin-mahkemeyi yönlendirenlerin kızgınlığı ile insanların mahkemeye tepkisi artar. 3 Mayıs'taki ikinci duruşmada, bir kısmı örgütlü olsa da büyük bir çoğunluğu örgütlü olmayan, ancak insiyaki tepkisiyle Atsız'ın yanında durmak gerektiğini düşünen gençler büyük bir tantana çıkarırlar.
Hem mahkeme salonu ve çevresinde hem duruşmayı takip eden saatlerde toplanan kalabalık nümayişler yapınca, "devlet" endişelenir. İlk polis müdahalesi ve gözaltılar başlar. Akabinde Atsız'a mektup yazanlar, Orhun kadrosu ve müdavimleri, elebaşı olduğu düşünülen figürler; tabii ki Atsız'la birlikte, tutuklanır. Artık iş, "Irkçılık-Turancılık Davası"na dönmektedir.
Bütün bu süreçte yalnız gözaltı ve tutuklama değil, yıldırma politikasının bütün yöntemleri kullanılmıştı. Atsız'ın ve Necdet Sançar'ın eşleri mağdur edildiler mesela. Telefonlarla, telgraflarla birçok isim bu "mimli"lerden uzak durmaya davet yahut ihtar edildi. İnsanların ekmeğiyle, şerefiyle ve duygularıyla oynadılar. Atsız esasen "lider figürü" değildi, o zamana dek Türkçü meyiller gösteren çevrelerin eli kalem tutan, takip edilen entelektüellerinden biriydi. Ama bütün bu sürece o vesile olduğu ve hedefe en çok o alındığı için bir tür "ruhani lider"e dönüştü. Kişiliği ve iradesi ile bu zulme direnme süreci birleşti. Bunu layıkıyla yerine getirdiğini söylememiz şarttır.
Meşhur savunmasını ilk derece mahkemeye karşı kaleme alan ve müthiş bir belagatle mahkemeye ders veren Atsız ve arkadaşları cezalar aldılar. Ancak üst mahkeme, Askeri Yargıtay kararı bozdu. Yeniden yargılamada Atsız ve arkadaşları beraat ettiler. İsmet İnönü'nün yakınen tanıdığı Askeri Yargıtay üyelerine o tarihten sonra soğuk davrandığı söylenir. Ali Fuat Erden, İsmail Hakkı Berkok ve Kemal Alkan Atsızlar hakkındaki kararı bozan heyeti teşkil ediyorlardı.
Bu tarihten sonra ortaya bir manzara çıkmıştı: Milliyetçilik devlet tarafından kontrol edilemiyordu. Hele 1920'lerde doğan gençler, aldıkları milliyetçi eğitimin etkisiyle oldukça idealist ve Türkçü bir tavırla, vaktiyle onlara o eğitimi veren devletin karşısına dikilmeyi vazife sayıyorlardı. Bir nevi devlet ve müfredat, bir Frankenstein canavarı yaratmıştı - dönemin hakimlerinin gözünden Frankenstein canavarı elbette. Hem Atsız hem onun ekibindekiler; hem de onlarla alakası olmayan başka gruplar bunu gördüler. Sonrasındaki seyir, kendiliğinden ortaya çıkan bu akışı kimin kontrol edeceği kavgasıdır. Hem tabandan gelen milliyetçi hareketler hem devlet hem art niyetli sızmalar (mesela birtakım İslamcı hareketler) bu akışı kontrol almak için mücadele ettiler. Günümüzde devlet bu savaşı büyük oranda kazanmış gibi duruyorsa da seküler milliyetçilik kısıtlı imkanlarıyla bu sürecin karşısına dikilmeye devam ediyor. (Aşağı yukarı aynı yıllarda yaşanan Boraltan vakası diye meşhur vakayı ve tepkileri de ayrıca paralel okumak niyetindeyim, Pazartesi videomuzda bunu yapalım.)
Bütün bu manzaradan çıkarılacak ilk ders şudur: Cumhuriyet, özellikle Atatürk müfredatının sonucu biziz. Sonraları cumhuriyeti yönetenler bu sonuçtan memnun olmamış olabilirler; bir babanın kendi yetiştirdiği çocuğundan memnun olmaması gibi. Fakat Türklük esaslı ve Türklere özgüven-özsaygı aşılama misyonlu bir anlatı inşa edersen ortaya çıkacak sonuç budur, Türkçülerdir. O yüzden Atsız'ı hiç tanımayan birçok genç bir anda, örgütsüz ve plansız olarak, kendisini bu "dava"nın içinde bulmuştur.
İkincisi, milliyetçiliğin kendi devletinin dahi himaye ve yönlendirmesini kabul etmeyen müstakil karakterini korumak şarttır. Bu, demokrasimiz için en büyük denge mekanizmalarından biridir. Millete hizmet aygıtından ötesi olmayan devletin kendisine çeki-düzen verebilmesinin yegane yolu yalnız milletle bütünleşen ve örgütlü milliyetçilerin varlığıdır. Ancak onlar müfredata sokulan zırvaları kaldırtabilirler, ancak onlar, mesela, TSK'nın kuruluş tarihini M.Ö. 209 diye resmileştirebilirler.
Üçüncüsü, istibdada karşı girişilen hareketlerde hakim zümreler yıpratmayı, itibarsızlaştırmayı, rütbesizleştirmeyi, çevreye baskı yapıp yalnızlaştırmayı seçerler. Bugün 3 Mayıs'ı kutlarken kendinize sorun: Hiç böyle bir operasyona alet oldunuz mu? Bir Türkçüye iftira attınız mı? Onu yıpratmaya çalıştınız mı? Lüzumsuz tartışmalarla, insiyaki gelişen süreçleri baltayanlardan oldunuz mu? Bir grup Türkçü bunu yapmadığı için bugün Tayyip Erdoğan'dan izin almadan faaliyet gösterebiliyoruz.
Bir tarafı bozuk olanın her tarafı bozuktur. Bir insanın bir işe yeteneği olmayabilir. Bir konuya dair bilgisi yahut fikri olmayabilir. Ama bir işte ahlaki bozukluk gösteriyorsa başka işte düzgün olmaz. Bir konuda düşünce ahlakı aşağılıksa, yıllarca yüksek ideallerden bağıra çağıra bahsetsin, asla yüksek seciyeli bir işe imza atamaz. O yüzden "siyasetin gereğidir" diye meşrulaştırdığınız davranışları bir düşünün derim. Bunlar siyasetin gereği değil. Bunlar, milliyetçiler bir daha birlik olup otoriteye dikilemesin diye tezgahlanmış tuzaklar.
3 Mayıs'ta ve sonrasında gözaltına alınanlar, tutuklananlar, işkence görenler bazen farklı düşündüler bazen aynı. Fakat 3 Mayıs'ta sembolleşen duruşu gerçekleştirirken hepsi ahlakça aynıydılar. Akademide yükselmesi engellenmiş, ömrü boyunca ekmeğe muhtaç olsun diye uğraşılmış, türlü iftiralara maruz kalmış Atsız yok olup gitmediyse, bugün milyonlarca gencin hafızasında hala yer ediyorsa, o ahlak sayesindedir.
3 Mayıs Türkçüler günü kutlu olsun. Türkçülüğün çeşitli günleri vardır, yeni yeni günleri de doğabilir. Ama bu günün "Türkçülük"e değil de "Türkçüler"e hasredilmesinin sebebi yukarıda zikrettiklerimdir. Bu günü kutlarken kendinize sorun: Kimin tarafındasınız?
"En feci şey insanın artık aldanmayacağı yere gelmesidir. İşte ilk ölümümüz, orada başlıyor" diyor şair...
Çünkü aslında aldanmak; biraz saflık biraz da olmasını istediğimiz şeyin olmasını istediğimiz şekilde olduğuna dair inanç ve umut demektir.
⚫️KURUM AVUKATI MESLEKTAŞIMIZ ÖLDÜRÜLDÜ
Yalova SGK vekili meslektaşımız Av. Zekeriya POLAT bugün çalışma odasında uğradığı saldırıda hayatını kaybetti.
Emeklilik talebi ve buna bağlı olarak Kuruma açtığı davası reddedilen H. H. isimli şahıs, yargılama giderleri ve vekalet ücretine ilişkin ödeme emri tebliğinden sonra, gittiği Yalova SGK binasında tartıştığı kurum avukatı Zekeriya POLAT'ı silahla yaraladı.
2 yaşında bir çocuğu olduğu ve engelli kadrosunda görev yaptığı öğrenilen genç meslektaşımız, hastanede hayatını kaybetti.
Meslektaşımıza Allah'tan rahmet, ailesi, sevenleri, Yalova Barosu ve tüm meslektaşlarımıza başsağlığı ve sabırlar diliyoruz.
İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucularından Cemal Paşa’nın Ermeni teröristler tarafından şehit edilişinin yıl dönümünde Cemal Paşa’yı ve tüm İttihatçıları saygı ve rahmetle anıyorum.
İmamoğlu’nu desteklemiyorum, aday olsun oy da vermeyeceğim.
Ancak kafalarına göre diploma iptal edenlerin yarın tapularımızı bile iptal edebileceğini de iyi biliyorum.
İmamoğlu’na yapılan hukuksuzdur, tehlikelidir! Memleketi mahvettiniz!
Ankara'dan gitsem Ankara benden gitmeyecek kadar çok kalmışım bu şehirde. Her sarılıp vedalaştığım insandan sonra biraz daha yük biniyor sanki üstüme. Ülke değiştiren arkadaşlarım var ben şehir değiştirirken hastalanmak üzereyim.
Türk Milletine yönelik sistematik saldırıya Ankara Barosu da katılmış. İnanılır gibi değil. Bu nasıl bir Türk düşmanlığı! Ankara Barosu yönetimi Türk olmaktan utandığına göre ne olduğunu söylesin öğrenelim. @zaferpartisi@ankarabarosu
Sayın Özgür ÖZEL;
Avukatlık mesleği, bir savcının son çare yapabileceği bir iş yahut bir savcının, savcılık yapamadığı için yapması gereken bir iş değildir. Avukat, hak arama özgürlüğünü kullanıp adaletin tecellisi için mücadele eder ve yargının en önemli sac ayağıdır. Avukatlık, hukukun en temel yapı taşı, hak arama özgürlüğünün en büyük güvencesidir. Mesleğimizi, ‘başka iş bilmeyenlerin’ yapabileceği bir uğraş olarak lanse etmek; hem mesleğimizin değerine, hem de adaletin tecellisi için emek harcayan meslektaşlarımıza çok açık bir saygısızlıktır. Benzer nitelikteki sözleri iki kez ve farklı konuşmalarınızda sarf etmeniz de avukatlara ve avukatlık mesleğine karşı bilinçaltınızdaki düşünceleri apaçık ortaya sermektedir.
Mesleğiyle gurur duyan Türk Milliyetçisi Avukatlar Grubu olarak sizi, bu ifadenizi düzeltmeye ve meslektaşlarımızdan özür dilemeye davet ediyoruz.
@eczozgurozel