HBB’DEN KAVŞAKLARA AKILLI DOKUNUŞ
@HatayBSB (HBB), il genelinde kent trafiğini daha güvenli, hızlı ve düzenli hale getirmek amacıyla kavşaklarda yeni trafik düzenlemelerini hayata geçirdi.
https://t.co/DfxKzMNxrh
@mehmetonturktr
OVA BÖLGESİNDE SU SORUNU KALMAYACAK
@HatayBSB (HBB), özellikle ova bölgesine can suyu olacak Gölbaşı İçme Suyu Projesi’nde adım adım bitime yaklaşıyor.
https://t.co/PmGzvB5W2W
@mehmetonturktr@HatayHatsu
HBB’NİN ÇELİK KONSERİYLE 90’LAR RÜZGARI HATAY’DA ESTİ
@HatayBSB (HBB), sadece fiziki yatırımlarla değil, yürüttüğü sosyal ve kültürel faaliyetlerle de kentin yaşam kalitesini yükseltmeye devam ediyor.
https://t.co/n3hBJJ70c2
@mehmetonturktr@ugurkandemir34
Bazı filmler vizyona girer, izlenir ve unutulur.
Bazıları ise aradan kırk yıl geçse bile yaşamaya devam eder.
Çağrı, işte o filmlerden biridir.
İlk notaları duyulduğunda insanı yıllar öncesine götüren müzikleri...
Çölde aylarca süren çekimleri...
Döneminin en büyük bütçelerinden biri...
Dünyanın tanıdığı oyuncular...
Ve milyonlarca insanın zihnine kazınan sahneleri...
Bugün "Peygamberimizin hayatını anlatan film" denildiğinde insanların aklına hâlâ ilk olarak Çağrı gelir.
Bunun bir sebebi var.
Film gerçekten güçlüdür.
İz bırakır.
Duygulandırır.
Etkiler.
Ama insanın aklına şu soru da geliyor:
Bir film ne kadar güçlü olursa olsun, koskoca bir hayatı iki üç saate sığdırabilir mi?
İşte mesele tam da burada başlıyor.
Ben bu filmi ilk izlediğimde hiçbir eksiklik hissetmedim.
Çünkü film sizi öyle bir akışın içine alıyor ki, gözünüz başka hiçbir şeyi aramıyor.
Mekke...
İlk vahiy...
İşkenceler...
Boykot...
Hicret...
Bedir...
Uhud...
Olaylar peş peşe geliyor.
Siz de doğal olarak şunu düşünüyorsunuz:
"Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hayatının büyük kısmı bundan ibaretti."
Oysa tarih kitaplarını açmaya başladığınızda bambaşka bir tabloyla karşılaşıyorsunuz.
Çünkü hicret sadece bir şehir değiştirmek değildi.
Asıl hikâye, Medine'de başlıyordu.
Mekke'de verilen mücadele, inancı ayakta tutma mücadelesiydi.
Medine'de ise bir toplum kuruluyordu.
Bir devlet doğuyordu.
Kanun gerekiyordu.
Düzen gerekiyordu.
Adalet gerekiyordu.
Birbirinden tamamen farklı kabilelerin aynı şehirde yaşayabilmesi gerekiyordu.
Ve Hz. Muhammed (s.a.v.) bunun ilk adımını attı.
Bugün tarihçilerin büyük önem verdiği Medine Sözleşmesi hazırlandı.
Bu belgeyi yalnızca bir anlaşma olarak okumak büyük hata olur.
Çünkü o gün yazılan maddeler, aslında yeni kurulan devletin temelini oluşturuyordu.
Kimse kimsenin inancına karışmayacaktı.
Şehir dışarıdan saldırıya uğrarsa birlikte savunulacaktı.
Taraflardan hiçbiri düşmanla gizli ittifak kurmayacaktı.
Kısacası herkes aynı gemideydi.
Kâğıt üzerindeki tablo buydu.
Fakat tarih, kâğıt üzerindeki planlara göre ilerlemez.
Çünkü devletler, en çok içeriden verilen sınavlarla büyür.
Zamanla bu sözleşmeye taraf olan bazı Yahudi kabileleriyle Müslümanlar arasında ciddi anlaşmazlıklar yaşanmaya başladı.
Güven sarsıldı.
İttifaklar bozuldu.
Siyasi dengeler değişti.
Ve ardından peş peşe tarihin akışını değiştiren olaylar yaşandı.
Beni Kaynukâ...
Beni Nadir...
Hendek...
Beni Kurayza...
Hayber...
Fedek...
Vâdilkurâ...
Teymâ...
Şimdi kendinize şu soruyu sorun.
Bu isimlerden kaç tanesini Çağrı filminde gördünüz?
Cevap çok net.
Hiçbirini...
Oysa bunlar siyer tarihinin küçük dipnotları değil.
Tam aksine, Medine döneminin en kritik başlıklarıdır.
Peki neden filmde yoklar?
Bu bilinçli bir tercih miydi?
Yoksa iki buçuk saate sığdırılamadığı için mi çıkarıldılar?
Bunu bugün kesin olarak söyleyebilmek mümkün değil.
Fakat kesin olan başka bir gerçek var.
Bu olaylar yaşandı.
İslamî kaynaklarda ayrıntılarıyla anlatıldı.
Ve Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Medine'deki liderliğini anlamak isteyen herkes için önemli bir yer tuttu.
İşte bu yazı dizisi tam da bunun için hazırlandı.
Filmde göremediğimiz sayfaları birlikte açacağız.
Sadece savaşları değil...
Savaşlara giden yolu da konuşacağız.
Sadece sonuçları değil...
Sonuçları hazırlayan gelişmeleri de göreceğiz.
Çünkü bazen tarihin en yüksek sesle konuşan bölümleri, kimsenin anlatmadığı sayfaların arasında saklıdır.
Ve biz şimdi tam da o sayfaları çevirmeye başlıyoruz.
İlk durak...
Medine Sözleşmesi...
*******
Bir devlet kurmak zordur.
Ama onu ayakta tutmak...
İşte asıl mesele odur.
Medine Sözleşmesi imzalandığında şehirde yeni bir dönem başlamıştı.
Artık herkes aynı kuralların çatısı altındaydı.
Müslümanlar...
Evs...
Hazrec...
Ve Medine'de yaşayan Yahudi kabileleri...
Kâğıt üzerinde bakıldığında her şey olması gerektiği gibiydi.
Kimse kimsenin inancına karışmayacaktı.
Hiç kimse düşmanla gizli iş birliği yapmayacaktı.
Şehir saldırıya uğrarsa omuz omuza savunulacaktı.
Bugün okuduğunuzda son derece makul görünen bu maddeler, aslında o günün şartlarında büyük bir devrimdi.
Çünkü Arabistan'da insanlar kanunlarla değil, kabile bağlarıyla yaşıyordu.
İlk kez farklı topluluklar, ortak bir hukuk etrafında buluşuyordu.
Fakat tarih bize bir gerçeği defalarca gösterdi.
Anlaşmaları imzalamak kolaydır.
Onlara sadık kalmak ise zordur.
Nitekim çok geçmeden ilk büyük kriz kapıyı çaldı.
Adı...
Beni Kaynukâ.
Olay, Medine çarşısında yaşanan bir anlaşmazlıkla başladı.
İlk bakışta küçük gibi görünen bu hadise, kısa sürede büyüdü.
Taraflar arasında güven sarsıldı.
Suçlamalar arttı.
Gerginlik tırmandı.
Ve sonunda mesele artık birkaç kişinin tartışması olmaktan çıktı.
Devletin güvenliğini ilgilendiren bir mesele hâline geldi.
Hz. Muhammed (s.a.v.), yaşananların Medine Sözleşmesi'nin ihlali anlamına geldiği kanaatine vardı.
Bunun üzerine Yahudi kabilesi Beni Kaynukâ kuşatıldı.
Günler geçti.
Beklediler.
Direndiler.
Fakat kuşatma uzadıkça dengeler değişmeye başladı.
Sonunda teslim oldular.
İşte burada birçok kişinin bilmediği önemli bir ayrıntı var.
Araştırmacılara göre kabile topluca öldürüldü.
Fakat iftiralar yersizdi ve tam tersi oldu.
Medine'den ayrılmaları istendi.
Mallarının bir kısmını geride bırakarak bu Yahudiler şehri terk ettiler.
Böylece Medine'de yeni bir sayfa açıldı.
Fakat tam bu noktada hikâye bitmedi.
Bu, son değildi.
İlk adımdı.
Çünkü Medine'de yalnızca Beni Kaynukâ yaşamıyordu.
Beni Nadir vardı.
Beni Kurayza vardı.
Ve henüz yaşanmamış çok daha büyük kırılmalar vardı.
İşte bu yüzden Beni Kaynukâ olayı, tek başına okunabilecek bir hadise değildir.
Kendisinden sonra gelecek bütün gelişmelerin ilk halkasıdır.
Çağrı filmini izlediğinizde ise bu zinciri göremezsiniz.
Film, sizi doğrudan başka sahnelere taşır.
Yahudilerin yaptığı bozgunculuğu anlatmaz.
Bu yüzden birçok izleyici, Medine'de yaşanan siyasi mücadelelerin nasıl başladığını hiç fark etmez.
Oysa siyer kaynakları bu süreci uzun uzun anlatır.
Çünkü burada yaşananlar sadece iki taraf arasındaki bir anlaşmazlık değildir.
Yeni kurulan bir devletin...
İlk büyük iç güvenlik sınavıdır.
Fakat önemli bir noktayı da özellikle vurgulamak gerekir.
Bu olaylar, belirli kabilelerle yaşanan siyasi ve askerî süreçlerdir.
Bunları o dönemde yaşayan bütün Yahudilere, hele ki günümüzde yaşayan Yahudilere genellemek tarihî açıdan doğru değildir.
Tarih, genellemelerle değil...
Olayların kendi şartları içinde okunursa anlaşılır.
Ve şimdi...
Gerilim daha da büyüyor.
Çünkü sırada Beni Nadir var.
Bu kez konuşulan şey sıradan bir anlaşmazlık olmayacak.
Hz. Muhammed'e (s.a.v.) yönelik planlandığı rivayet edilen bir suikast girişimi oldu...
Ve Medine'nin kaderini değiştirecek yeni bir kırılma...
*******
Yahudi kabilesi olan Beni Kaynukâ Medine'den ayrılmıştı.
Şehirde ilk büyük kriz geride kalmış gibi görünüyordu.
Dışarıdan bakan biri için hayat yeniden normale dönmüştü.
Pazarlar açıktı.
İnsanlar işine gücüne dönmüştü.
Fakat bazen sessizlik...
Fırtınanın bittiğini değil, yaklaştığını gösterir.
Çünkü Medine'de dengeler henüz yerine oturmamıştı.
Ve şehirde hâlâ güçlü bir Yahudi kabilesi vardı.
Beni Nadir.
Olay, iki kabile arasında meydana gelen bir hadise sebebiyle ödenmesi gereken diyet meselesi için yapılan bir ziyaretle başladı.
Hz. Muhammed (s.a.v.), bazı sahabilerle birlikte Beni Nadir'in yaşadığı bölgeye gitti.
Amaç belliydi.
Konuşmak...
Anlaşmak...
Ve mevcut sorunu çözmek.
İlk bakışta her şey sakindi.
Misafirlik vardı.
Sohbet vardı.
Herhangi bir gerginlik hissedilmiyordu.
Fakat tam o sırada çok farklı bir plan yapılıyordu.
Hz. Muhammed'in (s.a.v.) üzerine büyük bir taş düşürülerek öldürülmesi planlanmıştı.
Bu durum kendisine Cebrail a.s. tarafından bildirildi.
Bunun üzerine bulunduğu yerden ayrıldı.
Hiç tartışmaya girmedi.
Hiç beklemedi.
Doğrudan Medine'ye döndü.
İşte olayın seyri de tam bu noktada değişti.
Çünkü artık mesele yalnızca iki taraf arasındaki bir anlaşmazlık değildi.
Medine Sözleşmesi'nin ihlali ve Hz. Muhammed'e (s.a.v.) yönelik bir suikast girişimi iddiası söz konusuydu.
Bunun ardından Beni Nadir'e haber gönderildi.
Medine'den ayrılmaları istendi.
İlk günlerde bunu kabul edecekleri konuşuldu.
Hazırlıklar başladı.
Fakat sonra beklenmedik bir gelişme yaşandı.
Fikir değiştirdiler.
Kalıp direnmeye karar verdiler.
Artık konuşma dönemi kapanmıştı.
Kuşatma başlamıştı.
Günler geçti.
Bekleyiş uzadı.
Şehrin dışında görünen bu kuşatma, aslında Medine'nin geleceğini belirleyecek bir dönüm noktasıydı.
Sonunda taraflar anlaşmaya vardı.
Canlarına dokunulmaması karşılığında Medine'den ayrılmaları kabul edildi.
Yanlarında taşıyabilecekleri malları aldılar.
Evlerini...
Bahçelerini...
Hurmalıklarını...
Geride bıraktılar.
Bir kısmı Hayber'e gitti.
Bir kısmı farklı bölgelere dağıldı.
İlk bakışta hikâye burada bitmiş gibi görünüyor.
Oysa tam tersi oldu.
Çünkü Beni Nadir'in önemli bir bölümünün Hayber'e yerleşmesi, ilerleyen yıllarda yaşanacak gelişmeler açısından dikkat çekici bir dönüm noktası oldu.
Hayber artık yalnızca bir yerleşim yeri değildi.
Siyasi dengelerin yeniden şekillendiği bir merkez hâline geliyordu.
Çağrı filmini izlediğinizde ise bütün bu süreç neredeyse hiç karşınıza çıkmaz.
İzleyici, Medine'deki siyasi gelişmelerin nasıl birbirini tetiklediğini göremez.
Oysa olaylar birbirinden kopuk anlatılmamalı.
Beni Kaynukâ...
Beni Nadir...
Beni Kurayza...
Ve ardından Hayber...
Her biri, bir önceki olayın ardından gelişen zincirin halkalarıdır.
İşte bu yüzden Medine dönemini anlamak isteyen biri için bu hadiseleri birbirinden ayırmak mümkün değildir.
Çünkü tarih bazen tek bir olayla değişmez.
Arka arkaya yaşanan küçük kırılmalar...
Bir milletin kaderini belirler.
Ve şimdi...
O kırılmaların en büyüğüne geliyoruz.
Arabistan'ın dört bir yanında kabileler birleşiyor.
Medine'ye doğru büyük bir ordu yürümeye başlıyor.
Şehrin etrafına hendekler kazılıyor.
Fakat asıl tehlike, hendeğin dışında değil...
İçeride büyüyor.
Hendek Muharebesi.
********
Bazen bir savaşın kaderini kılıçlar belirlemez.
Bazen tek bir ihanet...
Bin askerden daha büyük sonuçlar doğurur.
Hendek Muharebesi, işte böyle bir savaştı.
Mekke, bu kez yalnız değildi.
Farklı kabileler birleşmişti.
Amaçları tekti.
Medine'yi kuşatmak...
Yeni kurulan düzeni yıkmak...
Ve Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak.
Bu büyük ittifakın dönemin gücüne göre devasa rakam olan yirmibeş bin civarında savaşçıdan oluşuyordu.
O günün Arabistan'ı için bu, görülmemiş büyüklükte bir güçtü.
Medine'deki Müslümanların sayısı ise bunun çok altındaydı.
Açık arazide yapılacak bir savaşın sonucu tahmin etmek zor değildi.
İşte tam bu sırada farklı bir fikir ortaya çıktı.
Selman-ı Farisî, daha önce kendi memleketinde uygulanan bir savunma yöntemini önerdi.
Şehrin savunmasız tarafına derin bir hendek kazılacaktı.
Araplar böyle bir savaş taktiğine alışık değildi.
Bu yüzden öneri ilk anda şaşırtıcıydı.
Ama kabul edildi.
Günlerce çalıştılar.
Aç kaldılar.
Soğukta taş kırdılar.
Toprak taşıdılar.
Hatta Hz. Muhammed'in (s.a.v.) de bizzat hendek kazımına katıldığı ve sahabilerle birlikte çalıştığınıda biliyoruz.
Sonunda hendek tamamlandı.
İttifak ordusu Medine'ye ulaştığında beklemediği bir manzarayla karşılaştı.
Karşılarında aşılması kolay olmayan bir engel vardı.
Savaş başlamıştı.
Ama istedikleri gibi ilerlemiyordu.
Günler geçti.
Oklar atıldı.
Çatışmalar yaşandı.
Fakat hendek, büyük ordunun bütün planlarını bozmuştu.
Tam her şey Müslümanların lehine dönüyor gibi görünürken...
Bu kez tehlike dışarıdan değil, içeriden yükseldi.
Çünkü Medine'de hâlâ bir Yahudi kabilesi bulunuyordu.
Beni Kurayza.
Kuşatma devam ederken Beni Kurayza'nın Medine Sözleşmesi'ndeki yükümlülüklerini yerine getirmediği ve tarafsızlığını bozduğu yönünde gelişmeler yaşandı.
Bu haber Medine'de büyük bir endişe oluşturdu.
Çünkü dışarıda yirmibeş bin kişilik bir ordu vardı.
İçeride ise güven sarsılmıştı.
Bir an için kendinizi o günün Medine'sinde düşünün.
Şehrin önünde büyük bir kuşatma...
Evlerde kadınlar ve çocuklar...
Erzak giderek tükeniyor...
Ve içeride yeni bir cephe açılma ihtimali...
İşte savaşın en ağır yükü bazen kılıç değil...
Belirsizliktir.
Kuşatma haftalarca sürdü.
Sonunda şiddetli rüzgârlar çıktı.
Soğuk arttı.
İttifak ordusunun düzeni bozuldu.
Çadırlar söküldü.
Moraller çöktü.
Ve kuşatma sona erdi.
Dışarıdaki tehlike ortadan kalkmıştı.
Fakat içerideki mesele henüz kapanmamıştı.
Çünkü şimdi Medine'nin önünde cevap bekleyen başka bir soru vardı.
Kuşatma sırasında yaşananlar nasıl değerlendirilecekti?
Beni Kurayza hakkında nasıl bir karar verilecekti?
İşte bu soru, İslam tarihinin en çok konuşulan ve en çok tartışılan başlıklarından birine dönüşecekti.
Çağrı filmini izlediğinizde Hendek Savaşı'nı görürsünüz.
Fakat savaşın hemen ardından yaşanan bu kritik sürecin ayrıntıları filmde yer almaz.
Oysa Hendek ile Beni Kurayza hadisesi birbirinden kopuk anlatılmaz.
Biri bittiğinde...
Diğeri başlar.
Ve aslında Medine'nin kaderini değiştiren kararlar da tam bu noktadan sonra verilir.
Beni Kurayza kuşatması...
Ve İslam tarihinin en çok tartışılan hadiselerinden biri...
*******
Hendek'te rüzgâr dinmişti.
Kuşatma sona ermişti.
Medine derin bir nefes almıştı.
Dışarıdaki ordu çekilmişti.
Ama şehirde kimsenin kutlama yaptığı yoktu.
Çünkü cevap bekleyen bir mesele vardı.
Yahudi kabilesi Beni Kurayza...
Hendek kuşatması sırasında Medine Sözleşmesi'ne aykırı davranıldığı ve şehrin güvenliğini tehlikeye düşüren gelişmeler yaşandığı kanaati oluşmuştu.
Artık bunun değerlendirilmesi gerekiyordu.
Hz. Muhammed (s.a.v.), kuşatmanın hemen ardından Beni Kurayza'nın bulunduğu bölgeye hareket edilmesini emretti.
Bu kararın nedeni, savaş sırasında yaşanan gelişmeler ve sözleşmenin ihlal edildiği yönündeki değerlendirmelerdi.
Böylece yeni bir kuşatma başladı.
Günler geçti.
Bekleyiş uzadı.
Şehrin içinde büyük bir sessizlik hâkimdi.
Artık herkes, verilecek kararın sadece bir kabileyi değil...
Medine'deki devlet düzenini de etkileyeceğini biliyordu.
Sonunda Beni Kurayza teslim oldu.
Fakat bundan sonra yaşanacaklar...
Asırlardır konuşulmaya devam edecekti.
Beni Kurayza hakkında verilecek hükmü Hz. Muhammed (s.a.v.) doğrudan kendisi açıklamadı.
Kararın, daha önce onların müttefiki olan Evs kabilesinden Sa'd bin Muaz tarafından verilmesi kabul edildi.
Bu önemli bir ayrıntıdır.
Çünkü hükmün, taraflarla geçmişten bağı bulunan bir hakem tarafından verilmesi tercih edilmişti.
Sa'd bin Muaz'ın verdiği hüküm ağırdı.
Savaşa katılan erkekler hakkında ölüm cezası uygulanmasına, kadın ve çocukların ise dönemin savaş hukukuna göre esir statüsünde değerlendirilmesine karar verildi.
Beni Kurayza hadisesi, Medine döneminin en önemli dönüm noktalarından biri olarak yer alır.
Ve ilginç olan şu...
Çağrı filmini izlediğinizde bu sürecin tamamı neredeyse hiç karşınıza çıkmaz.
Oysa Hendek'i anlamak isteyen biri için Beni Kurayza'yı bilmek gerekir.
Çünkü biri bitmeden...
Diğeri başlamaz.
Tarih bazen tek bir savaşla değişmez.
Savaşın ardından verilen kararlarla değişir.
Ve Medine'de artık dengeler tamamen farklıydı.
Şehirde yeni bir dönem başlamıştı.
Fakat hikâye henüz sona ermemişti.
Çünkü Medine'den ayrılanların önemli bir kısmı yıllar önce başka bir yere gitmişti.
Hayber'e...
Ve Hayber, artık yalnızca hurmalıklarıyla tanınan bir yer değildi.
İlerleyen süreçte Medine için yeni bir askerî ve siyasî gündemin merkezine dönüşecekti.
Hayber...
Ve Çağrı filminin sessiz geçtiği en önemli sayfalardan biri...
*******
Bazen bir şehir...
Sadece bir şehir değildir.
Bazen bir şehir, geçmişte yarım kalan hesapların yeniden açıldığı yerdir.
İşte Hayber...
İslam tarihindeki yeri tam olarak budur.
Beni Nadir, yıllar önce Medine'den ayrılmıştı.
Onların önemli bir kısmı Hayber'e yerleşmişti.
Hayber zaten güçlü kaleleri, verimli hurmalıkları ve ekonomik gücüyle tanınan önemli bir merkezdi.
Ancak zamanla sadece zenginliğiyle değil...
Siyasi gelişmelerdeki rolüyle de anılmaya başladı.
Hudeybiye Antlaşması sonrasında Mekke cephesinden gelebilecek büyük saldırı ihtimali önemli ölçüde azalmıştı.
Medine artık nefes almıştı.
Fakat bu kez dikkatler kuzeye çevrildi.
Hayber'e...
Burada yaşanan gelişmeler, Medine açısından askerî ve siyasî bir risk olarak değerlendiriliyordu.
Bunun üzerine Hayber Seferi başladı.
Hayber sıradan bir yer değildi.
Burası açık arazide tek bir savaşla alınabilecek bir şehir değildi.
Kalelerle çevriliydi.
Her kale ayrı bir savunma merkeziydi.
Bu yüzden savaş...
Bir meydan muharebesinden çok...
Kaleler etrafında yürütülen uzun bir mücadeleye dönüştü.
Kaleler birer birer kuşatıldı.
Direniş gösterildi.
Anlaşmalar yapıldı.
Ve zamanla Hayber'in savunması çözüldü.
Bu sefer sırasında İslam tarihinin en çok anlatılan olaylarından biri de yaşandı.
Hz. Muhammed (s.a.v.), sancağı ertesi gün Allah'ı ve Resûlü'nü seven, Allah ve Resûlü tarafından da sevilen bir kişiye vereceğini söyledi.
Ertesi gün sancak, Ali bin Ebu Talib'e verildi.
Hayber kalelerinden birinin fethi sırasında onun önemli rol üstlendiğini biliyoruz.
Bu hadise, hem Sünnî hem de Şiî gelenek içinde farklı yönleriyle anlatılan en dikkat çekici olaylardan biri hâline gelmiştir.
Sonunda Hayber'de üstünlük sağlandı.
Fakat burada dikkat çeken başka bir ayrıntı vardı.
Hayber halkının tamamı şehirden çıkarılmadı.
Yapılan anlaşma gereği, topraklarını işlemeye devam etmelerine izin verildi.
Bunun karşılığında elde edilen ürünün belirli bir kısmını vermeleri kararlaştırıldı.
Bu yönüyle Hayber...
Sadece askerî bir zafer değil...
Aynı zamanda yeni kurulan devletin ekonomi ve yönetim anlayışını gösteren önemli örneklerden biri olarak değerlendirilir.
Şimdi dönüp Çağrı filmine tekrar bakalım.
Saatler süren o büyük yapımda...
Hayber'i görebiliyor musunuz?
Hayır.
Oysa Hayber, Medine döneminin en önemli dönüm noktalarından biridir.
Çünkü burada yalnızca bir kale fethedilmedi.
Medine'nin siyasi gücü...
Ekonomik etkisi...
Ve bölgedeki ağırlığı bambaşka bir seviyeye ulaştı.
Fakat hikâye burada da bitmiyor.
Çünkü Hayber'in ardından;
Fedek...
Vâdilkurâ...
Ve Teymâ gibi yerlerle ilgili yeni gelişmelerde vardır.
Yani aslında Hayber...
Bir son değil...
Yeni bir dönemin başlangıcıdır.
Ve Çağrı filminin sessiz geçtiği sayfalar...
Tam da burada devam eder.
Fedek...
Vâdilkurâ...
Teymâ
*******
Bir savaş biter...
Ama onun bıraktığı etki yıllarca devam eder.
Hayber'in fethi de böyleydi.
Çoğu insan, hikâyenin Hayber'de sona erdiğini düşünür.
Oysa bunun doğru değildi.
Çünkü Hayber'in ardından Medine'nin çevresindeki dengeler de değişmeye başladı.
Artık herkes yeni bir gerçekle karşı karşıyaydı.
Medine...
Sadece kendi şehrini savunan bir güç değildi.
Bölgenin en önemli siyasi aktörlerinden biri hâline gelmişti.
Hayber'in ardından gündeme gelen ilk yerlerden biri Fedek oldu.
İlginç olan şu...
Fedek'te büyük bir savaş yaşanmadı.
Hayber'in ardından Fedek halkı, savaş yolunu seçmek yerine anlaşmayı tercih etti.
Böylece bölge, çatışma olmadan İslam devletinin idaresine geçti.
Bu ayrıntı çoğu zaman gözden kaçar.
Çünkü tarih anlatılırken genellikle savaşlar konuşulur.
Oysa bazen hiçbir kılıç çekilmeden alınan kararlar...
Bir savaş kadar büyük sonuçlar doğurur.
Fedek bunun en dikkat çekici örneklerinden biridir.
Ardından gözler başka bir bölgeye çevrildi.
Vâdilkurâ...
Burası ticaret yolları üzerinde bulunan önemli yerleşim merkezlerinden biriydi.
Burada çatışmalar yaşandı.
Sonrasında taraflar arasında anlaşmalar yapıldı ve bölge Medine'nin hâkimiyet alanına dâhil oldu.
Bir başka önemli durak ise Teymâ idi.
Teymâ, diğer bazı bölgelerden farklıdır.
Burada da taraflar anlaşma yolunu tercih etti.
Böylece Medine'nin etkisi, yalnızca savaşlarla değil...
Yapılan siyasi anlaşmalarla da genişlemeye devam etti.
İşte tam bu noktada durup şu soruyu sormak gerekiyor.
Çağrı filmini izleyen biri...
Fedek'i biliyor mu?
Vâdilkurâ'yı hatırlıyor mu?
Teymâ'yı hiç duyuyor mu?
Büyük ihtimalle hayır.
Çünkü film, doğal olarak belirli olaylara odaklanıyor.
Fakat farklı bir tablo ortaya çıkıyor.
Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Medine dönemi...
Sadece meydan savaşlarından ibaret değildir.
Aynı zamanda diplomasi vardır.
Anlaşmalar vardır.
Ekonomik kararlar vardır.
Devlet yönetimi vardır.
Komşu kabilelerle kurulan ilişkiler vardır.
Yani Medine'de inşa edilen yapı...
Sadece kılıçla değil...
Hukukla...
İstişareyle...
Ve siyasetle de ayakta tutulmuştur.
Belki de Çağrı filminin en büyük eksiklerinden biri budur.
Film bize büyük mücadeleleri gösteriyor.
Ama o mücadelelerin sonunda ortaya çıkan devlet aklını yeterince gösteremiyor.
Oysa Medine yılları, yalnızca savaşların değil...
Bir medeniyetin nasıl inşa edildiğinin de hikâyesidir.
Kardeşlerim...
Peki bütün bu anlattıklarımız bize ne söylüyor?
Çağrı filmi eksik bir film miydi?
Yoksa böylesine büyük bir hayatı iki üç saate sığdırmanın kaçınılmaz sonucu muydu?
*******
Çağrı bitti.
Perde kapandı.
Müzikler sustu.
Ama mücadele bitmedi.
Çünkü tarih, bazen isim değiştirir...
Bazen coğrafya değiştirir...
Ama bazı hesaplar, yüzyıllar boyunca yaşamaya devam eder.
Medine'de yaşananları okurken aslında sadece yedinci yüzyılı okumuyorsunuz.
Devlet olmanın ne demek olduğunu okuyorsunuz.
Anlaşmanın değerini...
İhanetin bedelini...
Gücün nasıl kurulduğunu...
Ve devlet aklının neden vazgeçilmez olduğunu okuyorsunuz.
Bugün takvimler Temmuz 2026'yı gösteriyor.
Dünyanın gözü yine aynı coğrafyada.
Gazze...
Kudüs...
Batı Şeria...
Yine bombalar...
Yine gözyaşı...
Yine yerle bir olmuş şehirler...
Ve yine bütün dünyanın önünde yaşanan bir insanlık dramı...
Aradan yaklaşık bin dört yüz yıl geçti.
Teknoloji değişti.
Silahlar değişti.
Haritalar değişti.
Ama Orta Doğu'nun kaderi değişmedi.
Bugün bölgede en güçlü aktörlerden biri olan İsrail, ataları gibi hainlikler peşinde.
Buna karşılık bölgede yeni dengeler kuruluyor.
Türkiye ise sadece sınırlarını koruyan bir ülke olarak değil, tarihî hafızası, diplomatik ağı ve bölgesel etkisiyle bu denklemin önemli aktörlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Belki de Çağrı filmini izledikten sonra asıl sorulması gereken soru şudur:
Biz o filmi sadece geçmişi anlatan bir sinema eseri olarak mı izledik...
Yoksa geleceğe bırakılmış bir uyarı olarak mı?
Çünkü devletler, geçmişini unuttuğu gün aynı sınavlarla yeniden karşılaşır.
Tarih...
Ezberleyenleri değil...
Ders çıkaranları ödüllendirir.
Çağrı'nın anlatmadığı sayfaları okuduğunuzda şunu fark ediyorsunuz:
Mesele sadece bir savaş değildir.
Mesele sadece birkaç kabile de değildir.
Asıl mesele...
Devletin ayakta kalma iradesidir.
İşte bu yüzden bu yazı dizisi, bir film eleştirisinden çok daha fazlasıdır.
Bu satırlar...
Perdede gösterilmeyen sayfaların peşine düşme çabasıdır.
Çünkü bazen hakikatin en önemli kısmı...
Anlatılanlarda değil,
Sessizce geçilen satırlarda saklıdır.
Bir çocuk...
En fazla ne isteyebilir ki?
Bir oyuncak.
Sıcak bir yatak.
Annesinin saçlarını okşaması.
Babasının omzunda uyuyakalmak...
Bizim çocuklarımız akşam olunca "Anne, biraz daha oynayayım." diye pazarlık yapıyor.
Gazze'de bir çocuk ise gece olunca gökyüzüne bakıp sessizce dua ediyor.
"Allah'ım... Bu gece çadırımıza bomba düşmesin."
...
Bir an dur.
Gözlerini kapat.
Ve kendi çocuğunu düşün.
Ya da bir yeğenini...
Ya da sokakta gördüğün herhangi bir çocuğu...
Onun küçücük ellerini düşün.
Sonra hayal et...
O eller, annesinin elini değil; enkazın altındaki taşları tutuyor.
O gözler, çizgi film izlemiyor.
Alevleri izliyor.
O kulaklar, ninni duymuyor.
Patlamaları dinliyor.
Ve en acısı...
Belki de annesinin sesini son kez duyuyor.
...
Dünyanın en ağır sessizliği mezarlıklarda değildir.
Bir çocuğun annesini uyandırmaya çalışırken çıkan sessizliktir.
"Anne...
Kalk.
Bak ben korktum."
Ama anne kalkmaz.
Çünkü artık cevap verecek nefesi kalmamıştır.
İşte o anda...
Bir çocuk, bir gecede büyür.
Oyuncak istemeyi bırakır.
Masal dinlemeyi bırakır.
Çocuk olmayı bırakır.
...
Ben çocukluğumuzu hatırlayınca aklımı bayram sabahları gelir.
Onlar çocukluklarını hatırlarsa...
Hatırlayabilirlerse...
Muhtemelen duman kokusunu hatırlayacaklar.
Çünkü bazı çocukların albümünde (hayalinde) doğum günü fotoğrafları yoktur.
Enkaz fotoğrafları vardır.
...
Allah hiçbir anneye, evladını kefene saracak kadar uzun bir ömür vermesin.
Hiçbir babaya, küçücük bir bedenin mezarını kendi elleriyle kazdırmasın.
Ve hiçbir çocuğa...
"Anne, savaş ne zaman bitecek?"
diye sorup da cevap alamayacağı bir dünya bırakmasın.
İnşaAllah....
ÖNEMLİ DUYURU
X hesabım dışında başka hiç bir SOSYAL MEDYA hesabım yoktur. Bu nedenle ismim ve fotoğrafım kullanılarak açılmış hesaplara veya gönderilen mesajlara yahut adıma aracılık yaptığını iddia eden kişilere asla itibar edilmemesini önemle rica ediyorum. Sahte sosyal medya hesabı oluşturanlar ve ismimi herhangi bir surette kullananlar hakkında yasal işlemler yapılmakta ve yapılacak olup, yargısal süreçler avukatlarım tarafından ciddiyetle takip edilmektedir.Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
Bundan Sonra Ne Olacak?
Büyük devletler artık birbirlerini işgal etmeye çalışmıyor. Birbirlerini taşınamayacak yüklerin altına sokmaya çalışıyor.
Ben uzun zamandır dünyaya bu pencereden bakıyorum.
Bugün herkes bombaları, füzeleri ve cepheleri izliyor. Oysa asıl savaş, kimin daha fazla yük taşıdığı üzerinden ilerliyor.
Bir tarafta ABD...
Avrupa'nın güvenliği, Pasifik'teki rekabet, Ortadoğu'daki krizler, askerî üsler, donanmalar, milyarlarca dolarlık savunma harcamaları...
Her yeni kriz, Washington'un omzuna yeni bir yük bindiriyor.
Şimdi aynı anda Çin'e bakın.
Son yıllarda dünyanın en büyük ekonomik yayılmalarından birini gerçekleştiriyor.
Limanlar kuruyor.
Demiryolları inşa ediyor.
Sanayisini büyütüyor.
Enerji koridorlarına yatırım yapıyor.
Yeni ticaret ağları oluşturuyor.
Kendi para biriminin uluslararası kullanımını artırmaya çalışıyor.
Dikkat edin...
Bunu büyük çaplı askerî cepheler açmadan yapıyor.
Geleceğin süper gücü, en fazla savaş kazanan değil; rakibini en fazla maliyetin içine çeken devlet olacak.
İşte bu yüzden İsrail'e yalnızca İsrail olarak bakmayın.
Ortadoğu'daki her yeni gerilim, sadece bölgesel bir kriz değil; aynı zamanda ABD'nin omzuna eklenen yeni bir siyasi, askerî ve ekonomik yük anlamına geliyor.
Ve bu tabloya baktığınızda, görünen aktörlerden çok görünmeyen denklemleri sorgulayın.
Çünkü tarihte büyük güç mücadeleleri çoğu zaman cephede değil, rakibin nefesini ne kadar tükettikleriyle sonuçlandı.
Belki de bugün yaşadığımız dönem, toprak savaşlarının değil...
Yük savaşlarının çağıdır.
Seri Devam...
Kardeşlerim...
Tarih kitaplarını kapatın.
Çünkü bugün anlatacağım şey, satır aralarında kalanlardan ibaret değil.
Bir devletin neden yükseldiğini herkes konuşur.
Ama neden ayakta kaldığını çok az kişi sorar.
İşte bütün mesele burada başlıyor.
Çünkü bir devleti büyütmek başka şeydir...
Onu yüzyıllarca aynı istikamette yürütmek bambaşka...
Bugün size Aziz Mahmud Hüdayî'yi anlatacağım.
Fakat onun doğduğu yılı...
Nerede yaşadığını...
Kaç talebe yetiştirdiğini anlatmayacağım.
Bunları herkes yazar.
Ben başka bir sorunun peşinden gideceğim.
Aziz Mahmud Hüdayî neden devletin en karanlık döneminde ortaya çıktı?
Neden adı, tam da düzen sarsılırken duyulmaya başladı?
Çünkü o yıllar sıradan yıllar değildi.
Osmanlı Devleti artık eski gücünde değildi.
Sınırlar hâlâ genişti.
Ordular hâlâ güçlüydü.
Saray hâlâ ayaktaydı.
Ama görünmeyen bir şey yavaş yavaş tükeniyordu.
Hafıza...
İşte devletler önce burada yorulur.
İnsanlar hep aynı yanlışı yapar.
Bir devlet yıkılınca dönüp son savaşa bakarlar.
Son padişaha bakarlar.
Son anlaşmaya bakarlar.
Oysa çöküş, son gün başlamaz.
Çöküş çok daha önce başlar.
Kimsenin önemsemediği küçük kırılmalarla...
Kimsenin duymadığı sessizliklerle...
Kimsenin ciddiye almadığı uyarılarla...
Eski kayıtlar tam da bu yüzden ilginçtir.
Çünkü onlar savaşlardan çok sessizlikleri anlatır.
İşte o kayıtların çoğunda tek bir isim tekrar eder.
Aziz Mahmud Hüdayî...
Kimdi bu adam?
Bir hükümdar mı?
Hayır.
Bir komutan mı?
Hayır.
Bir vezir mi?
Hayır.
Öyleyse neden herkes onun kapısını çalıyordu?
İşte yazının asıl sorusu budur.
Devletin en kritik günlerinden birinde sarayda büyük bir toplantı yapıldı.
Masada komutanlar vardı.
Maliyeciler vardı.
Âlimler vardı.
Devlet adamları vardı.
Herkes aynı soruya cevap arıyordu.
"Bu düzen neden bozuluyor?"
Saatlerce konuştular.
Vergiler konuşuldu.
Ordu konuşuldu.
Hudutlar konuşuldu.
Hiçbiri kimseyi ikna etmedi.
Toplantının sonunda yaşlı bir devlet adamı ayağa kalktı.
Ve yalnızca şu cümleyi kurdu.
"Biz yanlış kapıda cevap arıyoruz."
Ertesi sabah saraydan çıkan küçük bir kafile doğruca Aziz Mahmud Hüdayî'in dergâhına gitti.
İşte o gün ilk kez Sessiz Meclis'ten söz edildiği anlatılır.
Hayır...
Bunu gizli bir teşkilat gibi düşünmeyin.
Çünkü teşkilatlar kurulur.
Dağılır.
Yeniden kurulur.
Sessiz Meclis ise bir bina değildi.
Bir makam değildi.
Bir unvan hiç değildi.
O, devletin vicdanını ayakta tutmak için oluşturulmuş Kadim Hafıza'ydı.
Bugün kulağa şiir gibi geliyor olabilir.
Ama biraz düşünün.
Bir devlet yalnızca kanunlarla yaşayabilir mi?
Kanunu yazarsınız.
Peki onu yaşatacak vicdanı nereden bulacaksınız?
İşte Aziz Mahmud Hüdayî'in bütün meselesi buydu.
O, devlete yeni kanun öğretmiyordu.
Yeni ordu kurmuyordu.
Yeni vergi koymuyordu.
O, unutulan şeyi hatırlatıyordu.
Çünkü unutulan her ilke, gelecekte yaşanacak her krizin ilk adımıydı.
Dergâhının kapısında tek bir cümle yazardı.
"İnsan unutur. Devlet de insanlardan oluşur."
Belki bu yüzden onun yanına gelen devlet adamları cevap almaktan çok soru ile dönerdi.
Çünkü doğru soru, yanlış cevaptan daha değerlidir.
Şimdi burada durun.
Osmanlı Devleti'nin en büyük problemi gerçekten ekonomi miydi?
Ordu muydu?
Saray entrikaları mıydı?
Belki...
Ama Aziz Mahmud Hüdayî bunların hiçbirini ilk sıraya koymadı.
O başka bir yere baktı.
İnsan yetiştiren ocaklara...
Adalet dağıtan mahkemelere...
İlim üreten medreselere...
Çünkü ona göre devletin geleceği sınır boyunda değil, zihinlerde kaybediliyordu.
İşte tam burada Kadim Hafıza devreye giriyordu.
Kadim Hafıza...
Ne bir kitap...
Ne bir sandık...
Ne de gizlenmiş bir belgeydi.
Kadim Hafıza yaşayan bir fikirdi.
Her nesil onu yeniden öğrenmek zorundaydı.
Öğrenmezse unutacaktı.
Unutursa tekrar aynı hataları yapacaktı.
Belki de bu yüzden Aziz Mahmud Hüdayî hiçbir zaman "Devleti ben kurtaracağım." demedi.
Çünkü devleti bir kişi kurtaramazdı.
Ama bir kişi, devleti kurtaracak neslin yetişmesine vesile olabilirdi.
Asıl hedef buydu.
Asıl mücadele buydu.
İşte bugün geçmişe dönüp baktığınızda insanlar yalnızca savaşları görüyor.
Ben ise başka bir şey görüyorum.
Bir tarafta görünen iktidar...
Diğer tarafta görünmeyen denge...
Bir tarafta günü kurtarmaya çalışanlar...
Diğer tarafta yüz yıl sonrasını düşünenler...
Belki de devletlerin gerçek ömrünü belirleyen tam olarak buydu.
Aziz Mahmud Hüdayî öldüğünde arkasında ne bir ordu bıraktı...
Ne büyük bir hazine...
Ne de bir taht...
Sadece birkaç cümle...
Ve o cümlelerden biri, bugün bile üzerinde düşünmeye değer.
"Bir devleti yıkmak isteyen önce hafızasını hedef alır.
Çünkü hafızasını kaybeden millet, sonunda kendi geleceğini de başkasına yazdırır."
Belki bütün hikâye buydu.
Belki de değildi.
Ama şu soruyu artık görmezden gelmek kolay değil.
Devletleri gerçekten görünen insanlar mı yönetir...
Yoksa görünmeden yalnızca hafızayı koruyanlar mı onları ayakta tutar?
*******
Belki şimdi bana diyeceksiniz ki... "Peki Aziz Mahmud Hüdayî bütün bunları gördü de ne yaptı?" İşte tam burada onu diğerlerinden ayıran taraf ortaya çıkıyor. Çünkü o, devleti yalnızca saraydan ibaret görmüyordu. Ona göre aç kalan bir çocuk, zayıflayan bir devletin ilk işaretiydi. Evine ekmek götüremeyen bir baba, yalnızca kendi ailesini değil, milletin yarınını da kaybediyordu. Bu yüzden önce insanı ayağa kaldırmaya çalıştı. Dergâhının kapısı hiçbir zaman kapanmazdı. Kazanlar gün boyu kaynardı. Yoldan geçen de yerdi, kimsesiz kalan da... Yolcu da otururdu aynı sofraya, yetim de... Kimsenin hangi şehirden geldiği sorulmazdı. Çünkü açlığın memleketi olmazdı. Fakire uzatılan bir tas çorbayı sadaka değil, devletin geleceğine yapılan yatırım olarak görürdü. "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." sözünü hiçbir zaman yüksek sesle söylemedi belki... Ama yaptığı her iş o cümlenin etrafında şekilleniyordu. O yüzden yardım ederken gösteriş aramaz, dağıtırken isim bırakmaz, verirken borçlu hissettirmezdi. Çünkü ona göre bir elin verdiğini diğer el değil, yalnızca vicdan bilmeliydi.
Şimdi başınızı kaldırın ve bugüne bakın. Takvimler 2026 yılının temmuzunu gösteriyor. Çarşıya çıkıyorsunuz... İnsanların yüzüne bakıyorsunuz... Kimsenin omzundaki yük görünmüyor ama herkes bir şey taşıyor. Bir baba evine dönerken hesap yapıyor. Bir anne pazarda elindeki parayı üç kez sayıyor. Gençler yarınını düşünüyor. Emekliler ay sonunu... Esnaf dükkânını açık tutmanın hesabını yapıyor. Kimse aynı cümleyi kurmuyor ama herkes aynı duyguyu taşıyor. Yorulduk... İşte tam da böyle zamanlarda Aziz Mahmud Hüdayî'nin bıraktığı iz yeniden anlam kazanıyor. Çünkü o hiçbir zaman yalnızca devlet adamlarına seslenmedi. Önce topluma seslendi. "Birbirinizi bırakmayın." dedi. "Bir sofrada iki kişiye yetecek yemek varsa, üçüncü kişiye de yer açın." dedi. Çünkü biliyordu ki millet birbirine sırtını dönerse, en güçlü devlet bile ayakta kalamaz.
Bir de gözümüzü sınırların ötesine çevirelim. Gazze... Bugün dünyanın en çok konuştuğu ama belki de en az anladığı yerlerden biri. Orada yıkılan yalnızca binalar değil. Çocukluklar yıkılıyor. Aileler dağılıyor. Bir annenin duası ile bir çocuğun korkusu aynı gökyüzünün altında buluşuyor. Böyle zamanlarda insan ister istemez düşünüyor. Aziz Mahmud Hüdayî bugün yaşasaydı ilk nereye giderdi? Saraya mı? Yoksa yıkılmış bir mahallenin ortasına mı? Ben cevabın ikinci seçenek olduğuna inanıyorum. Çünkü onun mücadelesi önce insan içindi. Aç kalan bir çocuğun hangi milletten olduğuna bakmazdı. Yetimin hangi dili konuştuğunu sormazdı. Mazlumun hangi şehirde doğduğunu araştırmazdı. Önce yarayı sarardı. Sonra sebepleri konuşurdu. Belki de bu yüzden gerçek büyüklük, en yüksek makama çıkmakta değil; en zor günde en çok ihtiyaç duyulan yerde bulunabilmektedir.
İşte bütün bunları yan yana koyduğunuzda Sessiz Meclis'in neyi temsil ettiğini daha iyi anlıyorsunuz. O, gizli toplantılar yapan insanlar değildi. O, zor zamanlarda ilk vazifesini unutmayan insanların adıydı. Birisi aşevinin kazanını yakıyordu. Birisi yetimin başını okşuyordu. Birisi ilim öğretiyordu. Birisi adalet dağıtıyordu. Birisi de gece kimse görmeden bir kapının önüne ekmek bırakıyordu. Kadim Hafıza işte böyle yaşıyordu. Büyük sözlerle değil... Küçük ama unutulmayan davranışlarla. Belki bugün en çok ihtiyacımız olan şey de budur. Daha yüksek sesle konuşmak değil... Birbirimizi daha fazla duymak. Daha çok tartışmak değil... Daha çok omuz vermek. Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi. Devletler bazen savaş yüzünden değil, insanların birbirine yabancılaşması yüzünden yorulur. Ve bir millet yeniden ayağa kalkacaksa, bunu önce vicdanıyla başarır. Gerisi zaten ardından gelir.
Ve şimdi meseleyi bağlayalım kardeşlerim... Çünkü buraya kadar anlatılanların tamamı bizi tek bir kapının önüne getiriyor. O dönem de devlet sarsılıyordu, bugün de dünya sarsılıyor. O dönem de ekonomik daralma vardı, bugün de insanın cebindeki para ateş gibi eriyor. O dönem de sarayın, çarşının, sokağın, sınırın, duanın ve korkunun aynı anda konuşulduğu bir iklim vardı; bugün de Türkiye tam böyle bir eşiğin içinden geçiyor. O dönem de mazlum vardı, muhacir vardı, yetim vardı, sofrasına ekmek koymakta zorlanan insanlar vardı; bugün de var. İsimler değişti. Takvim değişti. Haritalar değişti. Ama imtihan değişmedi. Devlet kendi aklıyla yolunu bulur. HİÇ merak etmeyin. Çünkü devlet, fırtına çıktığında yelkeni indirmeyi de bilir, gerektiğinde rotayı değiştirmeyi de. Büyük devletler böyle ayakta kalır. Fakat asıl soru burada başlıyor. Devlet ayakta kalır da insan ne olur? İnsan kalbini kaybederse, hangi devlet onu kurtarabilir? İnsan Kur’an’dan koparsa, hangi kanun ona yön verebilir? İnsan Allah yolundan ayrılırsa, hangi zenginlik onu doyurabilir? İşte Aziz Mahmud Hüdayî’nin asıl dersi buydu. Mesele yalnız devleti kurtarmak değildi. Mesele insanı düşürmemekti. Çünkü insan düşerse aile düşer. Aile düşerse mahalle düşer. Mahalle düşerse millet yorulur. Millet yorulursa devletin yükü ağırlaşır. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yalnız ekonomik hesap değil, yalnız siyasi akıl değil, yalnız diplomasi değil. Bunların hepsi olacak. Ama bunların yanında merhamet olacak. Sadaka olacak. Yardımlaşma olacak. Komşunun hâlini sorma olacak. Gazze’ye bakınca yalnız öfke değil, sorumluluk duyma olacak. Kendi fakirine bakınca yalnız şikâyet değil, el uzatma olacak. Çünkü bir milletin gerçek gücü, zor zamanda kimin yanında durduğuyla ölçülür. Bugün bize düşen şey açık. Devlet işini bilir. Biz de insan kalmayı bileceğiz. Kur’an’dan kopmadan, Allah yolundan ayrılmadan, mazlumu unutmadan, fakiri incitmeden, yetimi görmezden gelmeden, soframızı küçültsek bile gönlümüzü küçültmeden yürüyeceğiz. Çünkü sonunda herkes kendi nöbetinden sorulacak.
Devlet kendi nöbetinden...
Millet kendi nöbetinden...
İnsan da kalbinin nöbetinden...
Belki de asıl mesele, tarihin bize ne anlattığı değildir.
Asıl mesele...
Bizim tarihten ne anladığımızdır.
Allah, bu millete bir daha aynı acıları yaşatmasın inşallah.
Mazlumun duasını, yetimin gözyaşını ve fakirin hakkını unutanlardan eylemesin inşallah.
Kalbimizi Kur'an'dan, yolumuzu hakikatten ayırmasın inşallah.
Çünkü devletler ayakta kalabilir...
Ama insan, ancak imanıyla ayakta kalır.
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
1888…
Sarayburnu açıkları…
Osmanlı, dünyanın sayılı denizaltılarından ikisine sahipti.
Bunlardan Abdülhamid (Nordenfelt II), su altından hareketli hedefe torpido atışı yapıyordu.
O gün için bu, dünyada bir ilkti.
Ve tekti.
O yoklukta, o kuşatma çağında devlet, geleceğin savaşını görmüştü.
Sonra Abdülhamid indirildi.
Hafıza koptu.
Teknoloji zinciri kırıldı.
Aradan geçen yıllar boyunca sadece fabrikalar değil, fikirler de sustu.
Şimdi asıl soru şu:
Bir devletin en büyük kaybı, bir silahı kaybetmesi midir... Yoksa o silahı geliştirecek aklı ve devamlılığı kaybetmesi mi?
Çünkü tarih bazen aynı olayı tekrar etmez.
Ama aynı hatayı tekrar ettirir.