#KısaBirNot
2012 yılından beri her yaz,özel gereksinimli bireylere gönüllü öğretmenler eşliğinde yaz kampı düzenlendiğini biliyor muydunuz? #özgürlüğeilkadım
İlber Ortaylı'ya veda...
Büyük etkide bulunmuş insanlar yaşamdan göçerken arkalarında tartışmalar bırakır, adeta oyalanmamıza katkı sunmak için. İlber Ortaylı da böyle yaptı. Romalıların mezartaşlarına yazıldığı gibi, "vixit" yani "yaşadı."
Bazıları onu son dönemde fazlasıyla popüler olduğu ve kendisinden beklenen ilmî eserleri vermediği için eleştiriyor, bazıları onun avamı küçümseyen, elitist bir tavır içinde olduğunu söylüyor. Bazıları Ortaylı'nın resmî tarih söyleminin destekçisi olduğunu hatırlatıyor, bazıları da dönemsel olarak kim güçlüyse ona yanaşmakla itham ediyor. Başka şeyler söyleyenler de var. Bunların hepsi veya bir kısmı doğru olabilir veya hiçbiri doğru olmayabilir.
Ardından üzülenler, tarih üzerine çalışmalarını ve örnek tarihçi, akademisyen ve entelektüel kimliğini yüceltenler de var.
Anlaşılan o ki, herkesin kendi İlber Ortaylı'sı var. Ben de kendi İlber Ortaylı'mı, yani ondan ne anladığımı yazmak ve kayda geçirmek isterim.
Öncelikle İlber Ortaylı, 70'lerden itibaren Türk akademisinde adını duyurmaya başlamış, bir şekilde tarih ve kültür üzerine gerçekleştirilen sempozyumlarda, konferanslarda boy göstermiş, oldukça çalışkan, akıllı ve üretken bir akademisyendi.
"Burnu büyüktü", "halka tepeden bakıyordu" diyenleri haklı çıkaracak şeyleri ben de duydum, özellikle de gençliğinde onu tanıyanlardan. Ama açıkçası bu konu pek ilgimi çekmiyor, herkesin içinde yaşadığı topluma yönelik, bazen olumlu veya olumlu hisleri öne çıkar. Bununla ilgilenmiyorum. "Halk da kendini küçümsetmesin, kardeşim" diyorum ama lütfen, bu bir şaka.
Bilhassa eski "Ortaylı", benim İlber Ortaylı'mdır, dikkatimi daha çok çeker.
O vakitler "alternatif tarih", "kaynak metin okumanın önemi" gibi konulara ilişkin görüşleri tartışma uyandırmış, yerine göre bir spekülatör, yerine göre bir otorite sayılmıştır. En azından, "bu adam ne der acaba" diye düşünülüp, fikri sorulan olmuştur.
80'lerin sonunda, örneğin 22 Kasım 1987 tarihli Nokta Dergisi'nde alternatif tarih konusu tartışılırken, kendisine de sorulmuş, o bunun "sevimsiz bir kavram" olduğunu söylemiş ve şöyle demiştir:
"Alternatif tarih gibi boş kavramlardan önce Türkiye aydınının mevcut yakın tarih malzemesini tespit edip malzemeyi zenginleştirmek için ciddi bir muhalefet ve mücadeleye girmesi gerekir. Alternatif tarih, mevcut sansür havasından etkilenenlerin ortaya attığı, ayrı bir direktif kokan kavramdır."
Kendisi de sansürden şikayet ederken, beri yandan bu ortamın neden olduğu alternatif tarih tartışmalarının suni bir şekilde üretildiğinden şikayetçi olur. 4 Mayıs 1991 tarihli Nokta Dergisi'nde ise "resmi tarih tezi"nin kusurlarına dikkat çeker. "30'ların, 50'lerin, 60'ların, 70'lerin, 80'lerin kitapları birbirinden çok farklıdır. Devamlılık arzeden bir şey yok" der ve ekler:
"Bu noktada asıl önemli olan, bunların belirli tarih sentezlerinin vulgarizasyonu şeklinde değil de, daha ziyade işin başını tutan birtakım pişkin öğretmenlerin, Talim Terbiye ile ilişkisi olan kişilerin günün mevzuatına göre aldığı şeyler. Resmi tarihin içinde, resmi tarihin savunacağı tezlerin bir takımı yok" der.
Bu aslında yıllar içinde tespit ettiğim, onun eski tarihçi kimliğiyle ilgili spesifik bir özelliktir: Ortaylı, bir kavram veya olguyla ilgili bir tartışma söz konusu olduğunda, kenara çekilip malzemeye bakarak onu olabildiğince kendi koşulları, nedenleri ve sonuçları içinde değerlendirebiliyordu.
Zaman içinde bu karakterinden uzaklaştığı kanaatindeyim. Yukarıda bahsettiğim o "malzemeya" bakan tarihçiden çok, önceden tahmin edilebilir devlet tezlerinin savunucusu karakterine bürünmüştür. Aynı durumu rahmetli Halil İnalcık'ta da gördüm.
Bu dönüşüm, aslında sadece Ortaylı'ya veya İnalcık'a özgü bireysel bir "sapma" değil, bir bakıma "anıtlaşan" tarihçilerin ve entelektüellerin, bizim gibi ülkelerde sıklıkla karşılaştığı kurumsal bir trajedidir.
Gençlik ve orta yaş dönemlerinde arşivin tozunu yutan, bir filolog veya epigraf titizliğiyle kaynak metinleri didik didik eden, "malzemenin" ne dediğine odaklanan o analitik zihinler, yaş kemale erip isimleri birer otoriteye, hatta kültürel birer simgeye dönüştüğünde, kendilerini devasa bir kimlik savunmasının içinde bulabiliyorlar. Artık devlet de, toplum da onlardan malzemeleri tarafsız gözle değerlendirmelerini değil, küresel ve bölgesel hengamenin ortasında, bunca tecrübe ve deneyimi devlet ve toplum lehine bilgece bir yönlendiriciliğe dönüştürmelerini ister. Bunu yapabilenler sistemin merkezine yerleşir, yapamayanlar veya yapmayı hiç istemeyenler yavaştan önce akademinin dışına itilir, sonra da kamuoyunda görünmez hale gelirler. Anaakım bu türden kişilere körleşir, ta ki akılları başına gelene ve merkeze yaklaşana dek. Arada sosyal medyada bilinçi olarak dayak yedirildikleri de olur, o ayrı.
Bununla birlikte Ortaylı özelinde bakarsak, 80'lerin o daraltıcı ikliminde yapay bir "alternatif tarih" kurgusuna nasıl burun kıvırdıysa, ilerleyen yıllarda da, bilhassa dijital dünyanın "meme" (mim) cehenneminde, cehaletten beslenen popüler tarih okumalarının ve temelsiz tarihsel revizyonizmin karşısında bir "dalgakıran" olma misyonunu üstlenmiş olabilir. Bu en iyimser okuma.
Kötümser okuma ise şu: "Kafa" yapıcı dergilerin henüz salt yapay zeka marifetiyle kapak hazırlamadığı yakın tarihte, o dergilerdeki kamuoyunu yönlendirme amaçlı kısa yazılar, sosyal medyada ama özellikle de youtube'da birkaç dakikalık videolar, söyleşilerden derlenmiş kitaplar o eski malzeme düşkünü tarihçiyi yine sosyal medyada daha iyileri de bulunan bilge fenomenlerden birine dönüştürmüş olabilir.
Ancak bu durum, bu isimlere duyduğumuz saygıyı tümüyle ortadan kaldırmamalı, diye düşünüyorum.
Neden mi? Çünkü bir akademisyenin, bir fikir işçisinin mirası, onun en popüler olduğu, kitlelere en çok hitap ettiği veya dönemin siyasi/bürokratik rüzgarlarına en çok kapıldığı dönemle değil; disiplinine kattığı "temel" eserlerle, ortaya çıkardığı corpus (külliyat) ile ölçülür. Tıpkı bir klasik dönem yazarının veya filozofunun son yıllarındaki politik tutumlarının, onun kaleme aldığı başyapıtların filolojik veya felsefi değerini sıfırlamaması gibi. Özgünlüğü tartışmalı olan Platon'un mektuplarına bakarak tüm Platon külliyatını dışlar mısınız?
Ortaylı'nın Türkiye'de yerel yönetimler, kadı sicilleri veya Osmanlı'nın en uzun yüzyılı üzerine yaptığı o erken dönem çalışmalar ortada. Keza İnalcık'ın Osmanlı sosyo-ekonomik tarihini menkıbelerden ibaret olmaktan çıkarıp, belgeye dayalı, uluslararası saygınlığı olan bir bilim dalına dönüştüren o muazzam külliyatı da ortada. Onlar, bizim bugün onlara yönelttiğimiz eleştirilerin bile kavramsal araçlarını bize hediye eden ustalardır. Bir metni, bir olguyu kendi tarihsel koşulları içinde okumayı bize öğreten bizzat onların erken dönem metodolojileridir.
Bir tarihçinin yaşlılığında "devletin ve nizamın" savunuculuğuna soyunması, entelektüel yorgunlukla, toplumsal bir "baba figürü" olma arzusuyla veya sadece kaosa karşı düzeni, belki dış tehditlere karşı güvenlikçi politikaları savunma refleksiyle açıklanabilir. Coğrafyamızda yaşananları düşünürsek, herbirimizin kendisine has bir cepheye çağrılma vakti olduğunu düşünüyorum. Bu çağrıya nasıl yanıt vereceğiniz size kalmış elbette.
Ne var ki, bilimin ve akademinin vefası, kişilerin son sözlerinden ve eylemlerinden ziyade, masaya koydukları o ilk ve en sarsıcı metinlere olabilir. Birbiriyle çelişen iki dönemsel katkı objektif bir şekilde masaya yatırılıp, hakkı verilmesi gereken şeylerin hakkı verilirken, diğer şeyler eleştiriye tabi tutulabilir. İkisi bir arada var olabilir.
Arşive inip o zorlu malzemeyi gün yüzüne çıkaran, tasnif eden ve analitik bir süzgeçten geçiren o "eski" tarihçinin emeği, sonradan büründüğü popüler figürün gölgesinde bırakılamayacak kadar kıymetlidir. Onları saygıyla anmak, tam da bu emeğin, o "malzemeye sadık" ve hakikati arayan yılların hakkını teslim etmektir.
Ayrıca tarihçinin son döneminde dönüştüğü o popüler kimlikle başkalarının yaşamına pozitif dokunmuş olabileceği gerçeğini de gözardı etmemek gerekir. Youtube'daki, size cıvık görünen bir video, başkasını bilgilendirebilir, ona moral verebilir veya başka bir katkı sağlayabilir. Kimin kimden ne alacağına, bırakın da, insanlar karar versin, değil mi? Hayat sadece hakemli dergilerden veya ciddi tezlerden ibaret değildir.
Dün İş Sanat'ta Vergilius'un Aeneis'i üzerine bir konuşmam vardı ve dinleyiciler arasında, hatta en ön sırada sevgili hocam Erendiz Özbayoğlu'nu gördüm. İleri yaşına rağmen Vergilius'u, Aeneis'i ve belki benim adımı görünce dinlemeye gelmiş. Kendisini görür görmez gözümün önünden yıllar, yıllar boyunca sergilediği emek, ortaya koyduğu eserler, yetiştirdiği öğrenciler geçti.
Düşünceleri ve eserleriyle halklara yıkım, insanlığa zulüm getirmemişlerse, böyle hocalara, yaşarken de, arkalarından da hürmette kusur edilmemeli diye düşünüyorum.
Son olarak, Ortaylı 13 Nisan 2013'te, Hürriyet'te yayınlanan "Thatcher'a Veda" başlıklı yazısında şöyle der: "Seçmenleri dahil halk kendisini sevmiyor. Ama takdir edenlerin sayısı fazla; iki duyguyu ayırt etmek de Britanyalılara mahsus. İngilizler adamın gözünün yaşına bakmaz. İhtilal yapmazlar ama sevmediklerini fena yaralarlar."
Galiba biraz Britanyalılara benziyoruz, sevmediklerimizi fena yaralıyoruz.
@ardtnca Yeni bir strateji gerekiyor demek ki, moraller bozuk ama bir kaç güne geçer ,ben de aynı hisler içerisindeyim ama bu hisleri takip edersem istediğimi elde edemem, atamız gibi stratejik olalım ,onun gibi inatçı olalım 😀 tam da Atatürk kitapları okuma zamanı, umut olur
Babam abimi ziyaret için gittiği Hollanda'da bayıldı ve kalçası kırıldı. Kan değerleri düşük olduğu için tedavi olamıyor. Hastanede sinir krizi geçiriyor. Acil olarak Türkiye'ye transfer edilmesini ve burada tedavi edilmesini talep ediyoruz. Cuma gününden beri hastanede bekliyor
Diyelimki balkonunuza veya pencerenizin önüne böyle yavru bir kumru veya başka bir kuş kondu. Yarası yok, yavru olduğu üstündeki sarı tüylerinden belli. Yürüyebilir kanatlarını açabiliyor ama gitmiyor. Hemen yardım etmek için eve alacaksanız almayın! Neden mi? +
Çözüm üretin siz , lojistik için çözüm üretin ,biz kendi sesimizi kendimiz duyuruyoruz, sanatçılar sizden daha çok somut çözüm getiriyor, kimse senin onları dinlemeni beklemiyor, yemeği onlara ulaştırmanı bekliyor
📌Meral Akşener: “Depremin ilk günü ‘bizim susma zamanımız’ demiştim ve buna uyduk. Şimdi bugün buradayım, şimdi de milletimizin sesini duyup kamuoyuna yansıtma zamanı.”
"Kendin hakkında ne düşündüğünün önemi yok. Hatta kendini sevmen bile gerekmez ama kendinle bu şekilde konuşamazsın. Başka birinin seninle hakaret ederek konuşmasına izin vermeyeceğin gibi, kendinle bu şekilde konuşamayacağını bil."
- Karol Darsa, Travma Haritası
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu: Bu parayı ihtiyaç sahiplerine dağıtmayıp kamuya geçirenlere, o zor günleri yaşayan ve yaşamaya devam eden binlerce insan beddua edecek. Beddua aldılar.