Dikkat ⚠️ Benim yatırım tavsiyesi verme amaçlı bir Whatsapp, teleften vb grubum yoktur. Böyle bir işim ya da yetkim de yok zaten. Aman dikkat dolandırılmayalım.
Our internal data shows Claude is accelerating AI development—a possible path to recursive self-improvement, or AI autonomously building a more capable successor.
It’s happening faster than we thought, and the implications deserve greater attention. https://t.co/OVVPJO7VQx
Yıl 1989
Ankara amatör kümede mücadele veren Haymanaspor formasına aldığı reklamla 11 ay boyunca sahalarda fırtına gibi esiyor.
Sonuçta yasadışı bir örgüt sponsor oldu diye ihbar ediliyorlar ve soruşturma başlıyor.
Soruşturma sonucunda THKO nun Turistik Haymana Kaplıcaları Otobüsleri isminde bir firmanın kısaltılması olduğu ortaya çıkıyor.
Olsundu!
Yine de Yaşasın Haymanaspor ✊
"Cimriliğin, gelecek kaygısıyla bir alakası var"
Meryem Kenan (@Meryemkenan) ile Doğru Sorular'ın yeni bölümünde sevgili Hakan Özerol (@hakanozerol), cimriliğin kültürel bağlarını yorumladı.
Bölümün tamamını izlemek için 👉 https://t.co/p6LPkZWxZ3
A basket of groceries in Istanbul is now more expensive than in the UK.
I compared two online shopping baskets - 1 from Carrefour for delivery in Istanbul; one from Sainsbury's.
The price of 19 basic items in the UK totalled £44.53.
The price of the 19 basic items in Istanbul totalled 4,425.18 TL / £71.99 at today's exchange rate.
I compared using the cheapest available options and the most similar items/quantities available.
There are a few items that really push up the cost of the grocery basket in Turkey, namely beef and instant coffee (?!). Some goods such as olive oil are roughly the same price as in the UK, while some items such as eggs, milk and onions are quite a bit cheaper in Turkey.
The gross minimum wage in Turkey is 33,030 (£537.88) a month.
The gross minimum wage in the UK is £12.71 an hour for people over 21. Assuming a 35 hour working week, this is £444.85 a week.
None of this is to say that people in the UK have it easy. I know the cost of living crisis - already years in the making and now exacerbated by the war in Iran - is hitting many people very very hard.
The point I'm rather trying to make is that inflation in Turkey is crazy, pushing living costs up to levels that far outstrip what many people earn.
Okuldan artan zamanlarımda, Anadolu'da köy köy gezerek halk müzikleri kaydeden sıradan bir müzik öğretmeniyim. Kayıtlarımı tüm dünya tanısın istiyorum. Sizden ricam bunu retweetlemeniz. Ayrıca kanalıma abone olmanız için link:https://t.co/uGfixT0jMs
🇩🇰 A journalist in Venice hits Nikolaj Arcel (director of The Promised Land) with:
“Why is your Danish film entirely Nordic? It’s missing Black people, it’s missing diversity…”
Mads Mikkelsen, right next to him: “What?? From the start…” 😆
Arcel, calmly: “Hmm… Well, first of all, the film is set in Denmark in 1750.”
The answer is so obvious it becomes hilarious.
Are we really at this point? You can’t make a historical film anymore without ideological quotas?
We don’t ask a film about 15th-century Mali to have Vikings or a Chinese film to feature Senegalese people.
Why does only Europe have to constantly erase itself?
This isn’t diversity, it’s rewriting. Props to the Danes for the perfect dose of common sense.
🗣️ What do you think?
“Ucuz ürün alacak kadar zengin değilim” diyenleri buraya alalım…
Çünkü “Doğru Sorular”ın yeni bölümü yayında!
Meryem Kenan (@Meryemkenan), bu bölümde sevgili Hakan Özerol (@hakanozerol) ile cimrilik üzerine konuşuyor.
Bölümün tamamı 👉 https://t.co/QKXhHKIBFL
« Ne touchez pas aux plus de cinquante ans »
Sérieusement, ce ne sont pas juste une autre génération : ce sont de véritables survivants.
Durs comme du pain rassis , rapides comme les claquettes de mamie lancées à la nuque avec une précision chirurgicale.
À cinq ans, ils savaient déjà “lire” l’humeur de leur mère au tintement de la casserole.
À sept ans, ils avaient un trousseau de clés avec ces instructions :
« Tu trouveras la nourriture dans le frigo, réchauffe-la… mais ne la brûle pas. »
À neuf ans, ils cuisinaient sans recette ; à dix ans, ils savaient fermer un robinet et fuir le chien du voisin avec un seau sur la tête.
Ils passaient toute la journée dehors, sans téléphone, avec un programme clair : jouer dans la rue avec les voisins et rentrer à la tombée de la nuit, les genoux pleins d’égratignures — la carte de leurs petites batailles victorieuses.
Ils soignaient les bobos avec un peu de salive , mangeaient du pain avec du sucre, buvaient l’eau directement du tuyau d’arrosage et ne connaissaient pas les allergies — et si elles existaient, ils n’en parlaient pas.
Ils connaissent encore des astuces pour enlever les taches sur les vêtements , car il fallait toujours rentrer « présentable ».
Et ce n’est pas tout ; ils ont connu :
– la radio à piles
– le téléviseur à lampes
– les tourne-disques et vinyles
– les cassettes
– les CD et le Discman
… et maintenant, ils transportent des milliers de chansons sur leur téléphone, mais regrettent le crrr du rembobinage d’une cassette avec un stylo.
Permis en poche , ils traversaient le pays dans une vieille voiture , sans hôtel, sans climatisation, sans GPS — juste une carte routière , un sandwich au jambon ou aux œufs durs … et ils arrivaient toujours à destination, sans Google Maps !
Ils sont la dernière génération à avoir vécu sans Internet , sans batterie de secours et sans l’angoisse de tomber en panne de charge.
Ils se rappellent du téléphone à cadran , des livres de recettes écrits à la main et des anniversaires notés sur un carnet (ou oubliés).
Eux :
– réparent tout avec du scotch ou un bout de fil
– avaient une seule chaîne TV en noir et blanc et ne s’ennuyaient pas
– feuilletaient l’annuaire
– pensaient qu’un appel manqué voulait dire : « Je vais bien, je te rappelle. »
Ils sont différents : dotés d’un « bouclier émotionnel », d’un système immunitaire forgé dans la pénurie, et de réflexes de chat.
Ne cherchez pas à provoquer un cinquantenaire : il a vu plus, vécu plus profondément et transporte dans sa poche un bonbon plus vieux que votre enfant.
Il a survécu à une enfance sans siège auto, sans casque, sans crème solaire ; à l’école sans téléphone, à la jeunesse sans défilement infini.
Il ne cherche pas ses réponses sur Google : il fait confiance à son instinct et à sa mémoire.
Et il a plus de souvenirs que vous n’avez de photos dans votre cloud.
Epik Dengesizlik 🎭
Panagiotis Kokkoris ve Serpil Özcan ile 2 günlük yoğun clown atölyesinde; kaosla oynamayı, başarısızlığı kucaklamayı ve içindeki özgür tarafla tanışmayı deneyimle.
Detaylar için:
https://t.co/d75UHrXqol
#panagiotiskokkoris@serpilozcantr@ilkercnklgl
Kayıtlı tarihte ilk kez, Avrupalıların ABD'ye göçünden fazla Amerikalı Avrupa'ya taşındı.
"Amerikan Rüyası" Avrupa'dan göçü çekerdi; şimdi iş tersine dönüyor.
Arka planda ne var?
Politik kutuplaşma, sağlık sistemi kaygısı, yükselen yaşam maliyeti, eğitim borçları özellikle eğitimli orta sınıfı Avrupa'ya göç ettiriyor.
Para yoksa düşünmek zorundasınız.
1940 yazında 300.000 İngiliz askeri Fransa’nın batısında Dunkirk sahilinde sıkıştı. Arkalarında Almanlar önlerinde Manş denizi vardı.
İngiltere bir şekilde askerlerini kurtardı. Ama silahlar Fransa’da kaldı.
Hitler, Fransa’dan sonra İngiltere’ye gözünü dikmişti ve İngiltere’nin silaha ihtiyacı vardı. Çok silaha ihtiyacı vardı. Ama para yoktu.
Amerika’nın ürettiği Thompson markalı tüfekler mükemmeldi. Ama tanesi 200 dolardı. Ve zaten Amerika kendine silah yetiştirmeye çalışıyordu, sipariş alacak durumda değildi.
Yani gidişat pek de parlak görünmüyordu: Avrupa çökmüş, Hitler kapıda, silah lazım. Ama ne para var ne satıcı…
İşte tam da bu ortamda, Winston Churchill çıktı ve o tarihi cümleyi söyledi:
"Paramız yok. Düşünmek zorundayız."
İngilizler duruma ve ellerinde ne olduğuna bakmışlar.
Neye ihtiyaçları var? Hızlı biçimde bolca silaha…
Ama iyi tasarlanmış ve dayanıklı silahlar üretmek için zamanları yok. Paraları da…
Önce bu durumu kabul etmişler.
Sonra ne yapmışlar?
Elde ne var diye bakmışlar? Pres makineleri var. Metal levha var. Boru var. Yay var. Kaynak makinesi var. Ve bolca iyi mühendis var.
Hızlıca iki iyi mühendise görevi vermişler.
İki mühendis oturmuş hemen bir silah tasarlamış.
Sten isimli silah böyle doğmuş.
Kolayca bulunan malzemeler kullanmışlar. Otomobil egzozlarında kullanılan metaller, her hırdavat dükkanında bulunan vidalar ve civatalar…
Toplam 47 parça. 5 saat üretim süresi. Maliyeti de 2 sterlin.
Amerika’dan gelecek Thompson’lardan çok çok daha ucuz.
Ve üretimi o kadar kolaymış ki, ilk üretim bir oyuncak fabrikasında başlamış. Teneke oyuncak fabrikası bir gecede silah üretmeye başlayabilmiş.
Harika bir silah mı olmuş? Hayır. Askerler bayılmış mı? Hayır.
Ama o şartlarda yapılabilir olanı yapmışlar.
Yani asıl önemli olanı yapmışlar: Öyle ya da böyle bir silah yapmışlar.
Hızlıca üretim başlamış. Savaş bitene kadar da 4 milyon adet üretilmiş.
Fransız direnişçilere paraşütle atılmış. Norveç dağlarında, Polonya sokaklarında, Hollanda’da Nazilere karşı kullanılmış.
Bütçe mi yok?
Çok normal. Bazı şanslı markalar dışında kimsede yok.
Bu yüzden her girişimcinin önünde iki yol var.
Birinci yol: "Bütçem yok, influencer’la çalışamıyorum, büyüyemeyeceğim, ah vah.”
İkinci yol: "Paramız yok. Düşünmek zorundayız."
Ne düşüneceğiz?
Canva var. ChatGPT var. Claude var. Telefon kamerası var. Substack var. Twitter var. Linkedin var. Instagram var. Bedava.
Beyin de bedava.
"Ama bunlarla profesyonel iş çıkmaz. Onlar ajansla çalışıyor, influencer’la çalışıyor.”
O zaman bekleyin, Hitler gelsin.
Mesele kaynakların azlığı değil
Mesele, kaynakların azlığına bakıp "olmaz" demek.
Yapılabilecek bir şey mutlaka vardır.
Para yoksa, düşünmek zorundasınız.