Bu platformda paylaşılanlar yatırım danışmanlığı/yatırım tavsiyesi içermez.
Yatırım Danışmanlığı, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri ve yatırım bankaları tarafından, Yatırım Danışmanlığı Çerçeve Sözleşmesi imzalamış olan müşterilere verilebilir.
Yatırım Danışmanlığı Hizmeti verecek Kurumların öncelikle SPK’dan izin almaları gerekmektedir.
SPK, 'Yatırım Danışmanlığı Yetki Belgesi'ni bireylere değil kuruluşlara verir. Aralık 2012'de yürürlüğe giren 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununa göre aracı kurumlar, yatırım ve kalkınma bankaları ve portföy yönetim şirketleri SPK'dan izin ve yetki belgesi alarak yatırım danışmanlığı faaliyeti yapabilirler.
DİZEL HERŞEYDİR
Dünyanın dönmesini sağlayan görünmez ve sarsılmaz bir çark vardır.
Çoğu insan modern dünyayı elektrik kablolarından ya da benzinli araçların hızından ibaret görür.
Oysa küresel medeniyetin asıl taşıyıcı omurgası dizeldir.
Dizel yalnızca bir yakıt tercihi değildir; üretimin, lojistiğin ve ağır sanayinin mekanik kalbidir.
Gaza basıldığı anda alt devirlerde ürettiği o saf tork, insanlığın doğaya karşı kazandığı fiziksel üstünlüğün simgesidir.
Topraktan başlar her şey. Sabah masanıza gelen ekmekten manavdaki meyveye kadar her besin dizele borçludur.
Tarlayı derinlemesine süren dev traktörler de, tonlarca buğdayı kaldıran biçerdöverler de bu ağırbaşlı güç olmadan tek bir karış ilerleyemez.
Üretilen mahsulün ve fabrikanın ürettiği malın tüketiciye ulaşması bir başka dizel operasyonudur.
Otoyolları gece gündüz aşan yüz binlerce tır, kıtalararası rotalarda dev dalgaları yaran yük gemileri ve demir rayların devi lokomotifler dizel motorların torkuyla yol alır.
Şehirlerin silüetini kuran inşaat sektörü ile yerin altındaki zenginlikleri çıkaran madencilik dizelsiz düşünülemez.
Tonlarca kayayı parçalayan ekskavatörler, temelleri kazan dozerler ve ağır vinçler yalnızca dizelin sağladığı yüksek verimli güçle çalışabilir.
Modern çağın en hassas teknolojileri dahi dizele sığınır.
Gelişmiş veri merkezleri, internet altyapıları ve acil durum hastaneleri, merkezi şebeke çöktüğünde dizel jeneratörlerin o tok homurtusu sayesinde saniyeler içinde hayata tutunur.
Tam da bu kritik bağımlılık yüzünden, dizel kıtlığı sıradan bir ekonomik kriz değil, doğrudan bir medeniyet felaketidir.
Dizel akışı durduğu anda tedarik zinciri felç olur; tırlar kontak kapattığında şehirlerdeki market rafları 48 saat içinde tükenme noktasına gelir.
Kıtlığın ikinci büyük darbesi gıda güvenliğine iner.
Yakıt bulamayan çiftçi tohumu toprağa atamaz, hasat zamanı ürün tarlada kalır ve şehirlere sevkiyat yapılamadığı için çok geçmeden küresel ölçekte bir açlık krizi baş gösterir.
Sanayi bantları hammadde yokluğundan susar, şantiyeler durur ve üretim çarkları kilitlenir.
Rafta ürün kalmaması ve lojistik maliyetlerinin kontrolden çıkması kaçınılmaz bir hiperenflasyonu tetikler; modern şehir hayatı bir anda savunmasız kalır.
Benzin kişisel konforu, elektrik ise yarının hayallerini simgeleyebilir.
Ancak bugünün somut dünyasını besleyen, inşa eden ve sırtında taşıyan yegane kudret dizeldir.
Savaşlar Patladıkça Bizim Evdeki Hesap Neden Tutmuyor?
Rusya ile Ukrayna arasındaki çatışma ilk çıktığında kimse buralara kadar uzanacağını tahmin etmiyordu.
İki komşu ülke savaşa tutuşunca bir anda ayçiçek yağı, un ve gübre fiyatları uçtu; fatura anında bizim mutfak masrafına yansıdı.
Amerika ile İran arasındaki bitmek bilmeyen gerilim ve karşılıklı restleşmeler her alevlendiğinde, petrol piyasası doğrudan altüst oluyor.
Mazota ve benzine gelen her zam, pazardaki domatesten içtiğimiz suya kadar her şeyin etiketini bir gecede değiştiriyor.
Savaş ortamı yüzünden küresel tedarik zinciri kilitleniyor. Basra Körfezi'nden veya Karadeniz'den mal taşıyan gemilerin sigorta ve navlun bedelleri katlanınca, ithal edilen her hammadde cep yakar hale geliyor.
Büyük güçlerin kapışması dünyada risk algısını fırlatıyor; yatırımcı güvenli liman ararken bizim gibi gelişmekte olan piyasalarda döviz kuru hop oturup hop kalkıyor. Doların yerinde durmadığı bir düzende kimse önünü görüp de uzun vadeli birikim yapamıyor.
Haberlerde füze saldırılarını veya askeri tatbikatları izlerken "Yarın sabah neye uyanacağız?" kaygısıyla yaşanıyor. Bu güvensizlik ortamında insan geleceğe güvenip beş yıl sonrasına plan yapamıyor, herkes sadece günü kurtarma derdine düşüyor.
Savaşların tetiklediği bu küresel enflasyon dalgası, maaşlara yapılan zamları daha cebe girmeden eritiyor.
Ay başında kenara koymayı hayal ettiğiniz o üç kuruş tasarruf, zamlanan temel ihtiyaçlar yüzünden daha ilk haftada buharlaşıp gidiyor.
Yükselen maliyetlerle baş edemeyen vatandaş ister istemez kredi kartına ve kredilere yükleniyor. Borcun faizi katlanarak büyüdükçe, bütçede geleceğe dönük birikim yapacak hiçbir hareket alanı kalmıyor.
Böyle fırtınalı zamanlarda bir de acil durumlar için ayrılmış bir kara gün akçesi yoksa, ilk ekonomik dalgalanmada tüm hesaplar şaşıyor.
Ansızın gelen zamlar karşısında mecburen elde avuçta ne varsa bozduruluyor.
Piyasalardaki bu kaos havasında insanlar panikle "Şu fırlayacak, bu çökecek" söylentilerine kapılıp kulaktan dolma adımlar atıyor. Savaş dedikodularıyla savrulan tasarruflar, yanlış kararlar yüzünden pul oluyor.
Netice olarak sınırların ötesinde sıkılan her kurşun ve atılan her füze, dünyanın ta öbür ucunda da olsa dönüp dolaşıp bizim cüzdanımızdaki nakit akışını kurutuyor; ne hedef kalıyor ne de plan.
#Ekonomi #finans #borsa
Elbette insana en lâzım iş en mühim vazife, o Bâki'ye karşı alâka peyda etmektir ve esmasına yapışmaktır.
Çünkü Bâki yoluna sarf olunan her şey, bir nevi bekaya mazhar olur.
"Ben buğdayı bıraktım nefesi seçtim, siz hâlâ neyin peşindesiniz?" #modarnite
Şimdiki devir öyle bir devir oldu ki, neye elini atsan para, nereye baksan dünya malı. İnsanın aklı fikri karnını doyurmakta, cebini doldurmakta; ne ruh kaldı ne de bir lokma huzur.
Eski zamanlarda, köyde kıtlık varken bizim Yunus Emre düşmüş yollara. Çoluk çocuk aç, millet perişan; tutmuş Hacı Bektaş Veli’nin dergâhının yolunu, "Bize biraz buğday verin de karnımız doysun" demiş.
Pir ona bakmış, halini anlamış da sormuş: "Sana buğday mı verelim, yoksa nefes mi (himmet mi) edelim?" Aç insanın gözü bir şey görür mü? Yunus da "Nefes karın doyurmaz, bana buğday lazım" deyip çuvalları sırtlamış.
Yolda giderken içine bir dert, bir pişmanlık düşmüş. "Yahu" demiş, "bu buğdayı yer bitiririz, yarın yine aç kalırız. Nefes dedikleri koca bir mana, ben ne halt ettim?" Dönmüş geri ama iş işten geçmiş, nasibi Taptuk Emre’nin kapısına yazılmış.
Yunus o kapıda kırk yıl odun taşımış, nefsini ezmiş. Sonunda anlamış ki asıl zenginlik cepte, ambarda değil; insanın gönlünde, rızkı verene duyduğu aşkta. Malı mülkü elinin tersiyle itip derviş olmuş.
Gelelim bizim bugünkü halimize... Biz ne yaptık dersiniz? "Bana dünya gerekmez" diyen koca Yunus’un resmini tuttuk, en büyük banknotumuz olan 200 liranın arkasına bastık.
Şimdi markete gidiyorsun, pazara çıkıyorsun, kasapta sırada bekliyorsun; elinde Yunus Emre. Arkasında da "Sevelim, sevilelim" yazıyor ama biz o parayla sadece buğdayın, ekmeğin, faturanın peşinde koşuyoruz.
İşin tuhafı da burada ya; adam ömrünü maddiyattan kaçarak geçirmiş, biz onu tam da paranın, pulun göbeğine oturtmuşuz. Bir lokma nefes almaya vakti olmayan millet, cüzdanında Yunus’la geziyor.
Cebimizden 200 lirayı her çıkardığımızda, aslında Yunus bize dergâhın kapısından bakar gibi bakıyor. "Ben buğdayı bıraktım nefesi seçtim, siz hâlâ neyin peşindesiniz?" der gibi sessizce duruyor.
Velhasıl, dünya hali işte. Biz her gün o buğday derdiyle koşturup dururken, Yunus Emre banknotun arkasından bıyık altından gülüyor; anlayana çok şey söylüyor da duyan kim?
"Ömür sermayesi pek azdır, lüzumlu işler pek çoktur."
Vakit kısıtlı, yapılacaklar çok. Kısa hayatı ebedi bir kazanca çevirmek şart.
Günde yirmi dört altın değerinde saatimiz var. Çoğunu boşa harcayıp, bir tek saati asıl sahibine ayırmaktan kaçınıyoruz, evet kaçıyoruz!
Dün bitti, yarın meçhul. Elde sadece "şu an" var. Olmayan zamanların derdiyle bugünü tüketmek büyük hata.
Dünyanın geçici zevkleri zehirli bal gibidir. Bir anlık lezzet verir, arkasından bin pişmanlık bırakır.
Sermayeyi bunlara yedirmememiz lazım.
İnsan sadece yiyip içmeye gelmedi. Asıl vazife; kendini bilmek, kainatı düşünmek ve kalbi imanla doyurmaktır.
Gençlik ve sağlık baki sanılır ama rüzgar gibi geçer. Helal dairede harcanmayan enerji, geriye sadece hüsran bırakır.
Dünya bir ekim yeri, ahiret ise hasat meydanı.
Bugün ne ekersek yarın onu biçeceğiz; boş tarladan ürün çıkmaz.
Bu dünyada hepimiz birer misafiriz. Han sahibi gibi yerleşmek yerine, yolcu gibi azık hazırlamak gerekir.
Amelin çokluğu değil, içindeki samimiyet mühim. İhlasla yapılan küçücük bir iyilik, kısa ömrü bereketlendirip sonsuz kılar.
Her nefese hayırlı bir niyetle başlamak lazım. O zaman fani dakikalar baki olur, az sermaye tükenmez bir hazineye dönüşür.
Hem hiç mümkün müdür ki: O Rahman-ı Rahîm'in kendini tanıttırmasına mukabil, iman ile tanımakla ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü'minlere bir dâr-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin?
Hakan Fidan’ın Mısır’da yaptığı manifesto gibi çok önemli açıklama:
“Zalim, zulmüyle beraber tarihten silinecektir. Bunun Netanyahu'nun da başına geldiğini göreceksiniz. Açlığa mahkûm edip öldürdüğü insanların kanında boğulacağını göreceksiniz.”
Etik de kimya dır!
Bir enflasyon döneminden geçiyoruz. Bunu yok saymak ya da görmezden gelmek büyük bir hata olur. Gerçeği kabul edip adımlarımızı buna göre atmak zorundayız.
Çünkü enflasyon dönemi bildiğimiz tüm ezberleri bozar.
Yıllardır doğru bildiğimiz ne varsa bir anda yerle bir olur.
Bu bozulan ezberler içinde bence en tehlikeli olanı, insanın içindeki o "bencillik" duygusunun ve "yarın ne olacağım" korkusunun öne çıkmasıdır.
Gelecek kaygısı insanı sadece kendini düşünen, bireysel bir kabuğa çekiyor.
Ne yazık ki bu durum, toplumu bir arada tutan etik değerlerimizin yitirilmesine yol açıyor.
Gelelim asıl meseleye, yani ekonomiye. Ekonomi öyle ya da böyle bir gün düzelmek zorunda.
Sistem eninde sonunda yeniden bir dengeye oturacaktır.
Tarihe baktığımızda da bunu görürüz. "Bozulan ekonomi" dediğimiz şey, aslında kontrolden çıkan spekülasyonların insan hayatına yansımasından ibarettir.
Ekonomi elbette yeniden toparlanma eğrisine girecektir. Evet, bu eğriyi tırmanmak zorlu ve sancılı bir süreçtir, bunu kabul etmek gerekir.
Ancak asıl tehlike şurada: Dolar, enflasyon, piyasa düzelir; ama bu süreçte kaybettiğimiz ahlaki ve etik değerleri insanların psikolojisinde yeniden yerine koymak çok daha zordur.
İşte bu yüzden, kriz anlarında etik ilkeleri korumak en kritik meselemizdir.
Yaşadığımız ekonomik zorluk ne olursa olsun, niyetimizdeki iyilik anlayışını ve insanlığımızı kaybetmemeliyiz.
Saygı, hoşgörü, yardımlaşma, cömertlik, dürüstlük, güven ve sabır gibi insanı insan yapan davranışlar, her türlü iktisadi kuralın önüne geçmelidir.
Rakamlar ve grafikler bir şekilde düzelir. Ama toplumsal dokumuz ve insanlık kimyamız bozulursa, sadece rakamların düzelmesi bizi kurtarmaz.
Vicdanen çürümek, ekonomik krizlerin bize verebileceği en büyük zarardır.
#ekonomi #ahlak #etik
Devlet ahbap değil, babadır!
Depremin o ilk acısıyla, daha neyin ne olduğunu bile anlamadan ortalığı ayağa kaldıranları dün gibi hatırlıyoruz.
Millet enkaz altından can kurtarmaya, acısını yaşamaya çalışırken, birileri sıcak odalarında çayını yudumlayıp "Devlet yok, devlet nerede?" diye sosyal medyada feryat figan ediyordu.
Yahu koskoca bir coğrafya yerle bir olmuş, yollar yarılmış, havalimanları çatlamış; sen neyin tribindesin?
Bizim devletimiz öyle iki dakikada pes edecek, üç beş yaygaracıya meydanı bırakacak bir yapı değil ki.
Mehmetçik'inden AFAD’ına, belediyesinden bakanına kadar herkes daha ilk saatlerden itibaren canını dişine takıp yola koyulmuştu bile.
O sırada bizim o "sosyal medya kahramanları" ne yapıyordu dersiniz?
Devlete çamur atıp, millete "Bize güvenin, devlet bir şey yapmıyor, parayı bize gönderin" diye sahte gözyaşı döken o meşhur derneklerin arkasına saklanıyor, onlara amigo kızlık yapıyorlardı.
Sonra ne mi oldu? Reklamını yapa yapa bitiremedikleri, devletten büyük göstermeye çalıştıkları o şovmen derneğin foyası çok geçmeden ortaya döküldü.
Meğer milletin acısından, gözyaşından nemalanan bildiğin bir dolandırıcılık tezgahıymış o yere göğe sığdırılamayan oluşum.
Şimdi soruyorum o günlerde "Devlet yok, her şeyi bu dernekler yapıyor" diye yırtınan klavye delikanlılarına:
Neredesiniz yahu?
Sizin o pek güvendiğiniz maskeli kahramanlar, milletin deprem yardımlarıyla kendilerine saltanat kurarken kafanızı kuma mı gömdünüz?
Devlete güvenmeyip paralarını o dolandırıcı fırıldaklara kaptıranlar, şimdi hangi yüzle sokağa çıkıyor acaba?
Sizin devlet düşmanlığınız gözünüzü öyle kör etmiş ki, burnunuzun ucundaki hırsızı bile görememiş, üstüne bir de baş tacı etmişsiniz.
O beğenmediğiniz, "yok" dediğiniz devlet ise sessiz sedasız yaraları sarmaya, yıkılan şehirleri yeni baştan ayağa kaldırmaya devam etti.
Binlerce konutu teslim edip, depremzedenin aşını, ekmeğini, sıcak yuvasını kurarken öyle kameralar karşısında şov yapıp kimseden alkış da beklemedi.
Çünkü devlet babadır; evladı hata yapsa da, nankörlük edip arkasından konuşsa da günün sonunda yine döner onun arkasını toplar.
Günü kurtarmaya çalışan o vurguncu dernekler gibi parayı alıp kaçmaz, her zaman o toprağın altında da üstünde de dimdik durur.
Sizin o çok güvendiğiniz parıltılı reklamlar, süslü kelimeler söndü gitti; geriye sadece dolandırılmış olmanın verdiği o acı hüsran ve sessizlik kaldı.
Biz ise yine devletimizin gölgesinde, onun o sarsılmaz güvencesiyle geleceğe umutla bakıyoruz.
Lafın kısası beyler; devlet her zaman yerindedir, asıl yerinde olmayan sizin o samimiyetinizdir. Bir dahaki sefere devlete dil uzatıp çamur atmadan önce, o çok alkış tuttuğunuz maskeli kahramanların ceplerini iyi kontrol edin ki yine çarpılmayın.