2024’TEN BU YANA ANLATTIKLARIMI BUGÜN YAŞIYORSUNUZ!
O günlerde yarın ne olacağını yazmıştım.
Şimdi ise devlet adamları, uzmanlar ve sosyal medya fenomenleri aynı konuları sizlere anlatıyor.
Benim dostlarım bunları 2024’ten bu yana benden duyuyor!
KÜRESEL BİR SIFIRLAMA MEYDANA GELMEK ÜZERE!
Bu sürecin kontrollü ve planlı olacağını anlatmıştım.
Sadece 3 ay düşünün...
ELEKTRİK YOK!
DOĞAL GAZ YOK!
İNTERNET YOK!
Peki, siz hazır mısınız?
Benim dostlarım dinî, manevi ve maddi olarak hazırlıklarını yaptı.
Ticaretle uğraşanlar tedbirlerini aldı.
Barınacakları yerleri hazırladı.
Ne yapacaklarını biliyorlar.
BUGÜN SİZLERE ANLATILANLARI, BEN 2024’TEN BU YANA ANLATIYORUM!
Mesele yarın ne olacağını konuşmak değil, yarın geldiğinde ne yapacağını bilmektir.
TEDBİR BİZDEN, TAKDİR ALLAH’TAN!
🗣️Haluk Bayraktar:
“İsrail, 2004 yılında BAYKAR'a rekor bir fiyatla ortak olmak istedi.
İsterseniz gizli ortağınız oluruz dediler. Reddettik.”
Yer işaretlerine ekleyelim mümkünse
🚨Recep Tayyip Erdoğan döneminde tamamlanan projeler ve atılan stratejik hamleler:
1. İstanbul Havalimanı
2. Marmaray
3. 1915 Çanakkale Köprüsü
4. Avrasya Tüneli
5. Yavuz Sultan Selim Köprüsü
6. Osmangazi Köprüsü
7. Togg (Milli Otomobil Projesi)
8. Şehir Hastaneleri
9. TCG Anadolu
10. KAAN (Milli Muharip Uçak)
11. Bayraktar TB2, Akıncı TİHA ve KIZILELMA
12. Akkuyu Nükleer Güç Santrali
13. Yusufeli Barajı ve HES
14. Yüksek Hızlı Tren (YHT) Ağı
15. Türksat 6A (Yerli Haberleşme Uydusu)
16. Büyük Çamlıca Camii ve Çamlıca Kulesi
17. Kuzey Marmara Otoyolu
18. Yeni Zigana Tüneli
19. Ilısu Prof. Dr. Veysel Eroğlu Barajı
20. İMECE Yerli Gözlem Uydusu
21. İstanbul-İzmir Otoyolu
22. Ankara-Niğde Akıllı Otoyolu
23. Rize-Artvin Havalimanı
24. Ordu-Giresun Havalimanı
25. Çukurova Uluslararası Havalimanı
26. KKTC Su Temin Projesi (Asrın Projesi)
27. T129 ATAK Helikopteri
28. T625 GÖKBEY Helikopteri
29. HÜRJET ve HÜRKUŞ
30. Milli Sondaj Filosu (Fatih, Yavuz, Kanuni, Abdülhamid Han)
31. Karadeniz Doğalgazı Keşfi ve Filyos İşleme Tesisi
32. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi
33. Yeni Atatürk Kültür Merkezi (AKM)
34. Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi ve Rami Kütüphanesi
35. Gaziray, Başkentray ve İZBAN Raylı Sistemleri
36. Ovit Dağı Tüneli
37. Ilgaz 15 Temmuz İstiklal Tüneli
38. Sabuncubeli Tüneli
39. Nissibi Köprüsü
40. Kömürhan Köprüsü
41. Eğiste Hadimi Viyadüğü
42. Suruç Tüneli
43. KOP Mavi Tünel Projesi
44. TCG İstanbul (İlk Milli Fırkateyn) ve TCG Piri Reis
45. Milli Savunma ve Füze Sistemleri (SİPER, HİSAR, TAYFUN)
46. TÜRKSAT 5A ve 5B Uyduları
47. Türkiye Geneli Yeni Nesil Stadyum Projeleri
48. Kuzey Ege Otoyolu ve Malkara-Çanakkale Otoyolu
49. Zonguldak-Kilimli Yolu ve Teoman Duralı Tünelleri
50. Deriner ve Çoruh Havzası Barajları
51. Terörün Kaynağında Kurutulması ve Yurt İçi Terörün Bitirilme Noktasına Gelmesi
52. Türkiye Genelinde Yeni Organize Sanayi Bölgelerinin (OSB) Kurulması ve Genişletilmesi
53. Filyos Endüstri Bölgesi ve Mega Sanayi Alanları
54. Gabar, Cudi ve Kato'da Yeni Petrol Keşifleri ve Üretim Tesisleri
55. Sınır Ötesi Güvenlik Hatları (Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı Harekatları)
56. Mavi Vatan Doktrini ve Denizlerdeki Hak Arayışı Çerçevesinde Sismik Araştırmalar
57. Milli Uzay Programı ve İlk Türk Astronotun Uzaya Gönderilmesi
58. Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi'nin Yeniden İbadete Açılması
59. Savunma Sanayiinde Millilik Oranının Yüzde 20'lerden Yüzde 80'lere Çıkarılması
60. Kanal İstanbul (Planlama ve Hazırlık Aşamasındaki Mega Proje)
61. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Terörden Temizlenen Bölgelerin Yeniden İnşası
62. Türkiye'nin İlk Milli Tankı ALTAY Projesi
63. Yeni Nesil Sismik Araştırma Gemileri (Oruç Reis, Barbaros Hayreddin Paşa)
64. Çanakkale Ayvacık-Küçükkuyu Tünelleri (Assos ve Troya)
65. Ankara Uzay ve Havacılık İhtisas Organize Sanayi Bölgesi (HAB)
Not: Sıralama karışıktır. Yapımı tamamlanan, devam eden projeleri ve Türkiye'nin dönemsel stratejik hamlelerini içermektedir.
Kaynak: T.C. İlgili Bakanlıkları / Savunma Sanayii Başkanlığı / Resmi Veriler
Yer işaretlerine ekleyelim mümkünse
Paylaşalım
Teşekkürler
Seri Devam...
BÖLÜM 7 — HAZIR.!
Selâmün aleyküm kardeşlerim.
Bu bölüm uzun olmayacak. Çünkü bazen yüz sayfalık dosyanın özeti dört satırdır.
Önceki bölümlerde size yolları anlattım. Gazze'yi anlattım. Şam'ın değişimini, Irak'ın yeniden devletleşme arayışını, DAĞ'ın uyanışını, Kürt siyasi damarlarının silahlı yapılardan ayrıştırıldığını, İran'ın Akdeniz'e uzanan koridorunu ve HİÇ'in bütün bunları neden tek tek değil, aynı haritanın parçaları olarak okuduğunu anlattım.
Şimdi haritayı tekrar açın.
Ama bu defa hiçbir şey eklemeyeceğiz.
Çünkü taşlar zaten üzerinde.
SURİYE.
Şimdi Suriye'ye bakın kardeşlerim. Ama bu defa siyaseti bir kenara bırakın. Açıklamalara, diplomatik ziyaretlere, verilen fotoğraflara değil; sahada neyin hazırlandığına bakın.
Çünkü Şam artık yalnızca yönetilmeye çalışılmıyor.
Şam'a yeniden güç inşa ediliyor.
Yıllarca Suriye'nin en büyük problemi buydu. Haritada tek devlet vardı ama sahada tek kuvvet yoktu. Bir şehir başka yapının, bir sınır kapısı başka grubun, bir cephe başka komutanın elindeydi. Aynı ülkenin içerisinde farklı silahlı yapılar, farklı emir-komuta zincirleri ve farklı dış bağlantılar oluşmuştu.
Şimdi bu dağınıklık tersine çevrilmeye çalışılıyor.
Silahlı yapıların önemli bölümü yeni Suriye ordusunun çatısı altında toplanıyor. Birlikler yeniden tasnif ediliyor. Komuta zinciri kuruluyor. Askerî kurumlar yeniden ayağa kaldırılıyor.
Fakat yalnız asker toplamakla ordu kurulmaz.
Orduya para gerekir.
Körfez burada devreye giriyor.
Suudi Arabistan ve Katar, yeni Şam'ın ekonomik ve kurumsal kapasitesinin ayağa kaldırılmasında ağırlık koyuyor.
Para tek başına yetmez.
Orduya akıl, eğitim ve teknoloji gerekir.
Orada da ANADOLU beliriyor.
Eğitim...
Danışmanlık...
Savunma sanayii...
Haberleşme...
İHA-SİHA tecrübesi...
Ve yeni ordunun kurumsallaştırılması.
Yani tabloyu yan yana koyun:
İNSAN SURİYE'DE.
PARA KÖRFEZ'DE.
ASKERÎ AKIL VE TEKNOLOJİ ANADOLU'DA.
Üçü ilk defa aynı noktaya doğru akıyor:
ŞAM.
İşte bizim baktığımız yer burası.
Suriye'nin eksikleri var mı?
Çok.
Yeni yapının önünde ciddi siyasi, ekonomik ve askerî sorunlar var mı?
Var.
Ama HİÇ'in masasında sorulan soru bu değildi.
Soru çok daha soğuktu:
“Yarın emir verildiğinde, Şam'ın emrini sahaya taşıyabilecek merkezi bir askerî yapı oluşuyor mu?”
Cevap artık eskisi kadar belirsiz değildi.
Ordu toparlanıyor.
Para geliyor.
Komuta kuruluyor.
Teknoloji geliyor.
Ve yıllardır onlarca parçaya bölünmüş Suriye sahası, yeniden tek merkezden hareket edebilecek bir devlet kapasitesine doğru çekiliyor.
O yüzden HİÇ dosyanın üzerine uzun değerlendirmeler yazmadı.
Tek cümle yetti:
SURİYE HAZIR.
IRAK.
Irak'taki hazırlık Suriye'den farklı.
Burada yeni bir ordu kurulmuyor; dağınık güç aynı istikamete çevriliyor.
Bağdat merkezî otoritesini güçlendiriyor. Devlet dışındaki silahlı yapıların alanı daralıyor, İran'a yakın milisler üzerindeki baskı artıyor, Irak ordusu yeniden öne çıkıyor.
Para da var.
Basra'nın petrolü, Körfez'in sermayesi, Kalkınma Yolu'nun milyarlarca dolarlık hesabı...
Türkiye kuzeyde. Körfez güneyde. Bağdat ortada.
Ama Irak'ın asıl gücü hâlâ AŞİRETLER.
Musul'dan Kerkük'e, Anbar'dan Selahaddin'e Arap aşiretleri; kuzeyde Kürt aşiretleri ve yerel güç merkezleri... Yıllarca başkalarının birbirine karşı kullandığı bu damarlar yeniden pozisyon alıyor.
Çünkü Irak yalnızca bir ülke değil.
KAVŞAK.
Kalkınma Yolu burada.
PERS'in Akdeniz'e uzanan kara hattının ortası burada.
PKK'nın Irak-Suriye geçiş sahası burada.
Suriye'nin doğusu ile Anadolu'nun güneyi arasındaki kilit burada.
Bu yüzden “hazır” demek tankların sınıra dizilmesi değil.
Bağdat toparlanıyor.
Basra bağlanıyor.
Aşiretler konumlanıyor.
Kuzey yeniden şekilleniyor.
Taşların hepsi yerine oturmadı.
Ama artık eskisi kadar dağınık değiller.
IRAK HAZIR.
ARAP AŞİRETLERİ HAZIR.
KÜRT AŞİRETLERİ HAZIR.
Karahan raporu HF'nin önüne bıraktı.
Tek soru sordu:
“Başlıyor muyuz?”
HF haritaya baktı.
Kahire...
Gazze...
Şam...
Bağdat...
Erbil...
Anadolu...
Basra...
Hürmüz...
Her şey yıllardır olmadığı kadar belirgindi.
Ama emir gelmedi.
Bir gün geçti.
Sonra iki.
Sonra bir hafta.
HİÇ sustu.
İşte kardeşlerim, dikkatinizi çeken yer tam burası olsun.
Çünkü devlet hazırlıksız olduğunda bekler.
Ama bazen hazır olduğunda da bekler.
İkisi aynı bekleyiş değildir.
Birincisinde ne yapacağını bilmiyorsundur.
İkincisinde ise ne yapacağını biliyorsundur...
Sadece doğru anı beklersin.
Peki Ankara neyi bekliyordu?
Amerika'nın Irak'taki son adımını mı?
Gazze'deki yeni yönetimin şekillenmesini mi?
Şam'daki entegrasyonun tamamlanmasını mı?
Hürmüz'deki düğümün çözülmesini mi?
PERS'in vereceği cevabı mı?
Yoksa bütün bunlardan hiçbirini değil de başka bir işareti mi?
HF o gece önündeki dört satırın altına beşinciyi yazmadı.
Kalemi masaya bıraktı.
Çünkü beşinci satır bir ülke adı değildi.
Bir aşiret değildi.
Bir örgüt değildi.
Bir şehir de değildi.
Beşinci satır yalnızca zamandı.
Ve HİÇ'in yıllardır değiştirmediği bir devlet kaidesi vardı:
Hazırlık sizin elinizdedir.
Zaman her zaman sizin elinizde değildir.
O yüzden bugün haritaya tekrar bakın kardeşlerim.
SURİYE HAZIR.
IRAK HAZIR.
ARAP AŞİRETLERİ HAZIR.
KÜRT AŞİRETLERİ HAZIR.
Sahadaki taşlar uzun süredir ilk kez bu kadar belirgin.
Şimdi mesele kimin hazır olduğu değil.
MESELE, ANKARA'NIN NEYİ BEKLEDİĞİ.
Çünkü bazı devletler harekete geçtiğinde hazırlanmaya başlar.
Bazıları ise hazırlığını bitirdiğinde sessizleşir.
Şimdi bakın kardeşlerim.
Musul'dan Kerkük'e,
Anbar'dan Selahaddin'e,
Arap aşiretleri...
Kuzeyde Kürt aşiretleri ve yerel güç merkezleri...
Yıllarca başkalarının birbirine karşı kullandığı bu damarlar yeniden pozisyon alıyor.
Aynı haritayı biraz batıya kaydırın.
Halep'ten Rakka'ya,
Deyrizor'dan Haseke'ye,
Arap aşiretleri...
Kuzey ve kuzeydoğuda Kürt aşiretleri ve yerel güç merkezleri...
Yıllarca farklı devletlerin, örgütlerin ve vekâlet savaşlarının birbirine karşı kullandığı bu damarlar da yeniden pozisyon alıyor.
Şimdi iki haritayı yan yana koyun.
IRAK.
SURİYE.
Sınırlar başka.
Başkentler başka.
Ama damarlar birbirine yabancı değil.
Akrabalıklar sınırları geçiyor. Aşiret bağları sınırları geçiyor. Ticaret geçiyor. Hafıza geçiyor. Bir tarafta yaşanan kırılma öbür tarafta hissediliyor.
İşte HİÇ'in baktığı yer tam burası.
Bağdat toparlanıyor.
Şam toparlanıyor.
Fakat daha önemlisi...
Yıllarca birbirlerine karşı kullanılan Arap ve Kürt damarları aynı anda yeniden konumlanıyor.
Ve kardeşlerim...
Bir coğrafyada devlet toparlanırken, toplumun altındaki eski damarlar da aynı anda hareketlenmeye başlıyorsa artık yalnız siyasetten bahsetmiyorsunuzdur.
ZEMİN DEĞİŞİYORDUR.
İŞTE DEVLET AKLI BUDUR.
Şimdi nereden nereye geldiğimize bir bakın kardeşlerim.
Daha birkaç yıl önce aynı coğrafyada Şam kendi toprağını toparlayamıyordu. Irak, Amerika ile İran arasında sıkışmıştı. Arap aşiretleri başka başka güçlerin hesabında, Kürtler ise birbirinden kopuk siyasi ve silahlı yapıların arasında parçalanmış durumdaydı. Musul başka yere bakıyordu, Rakka başka yere. Erbil'in hesabı başka, Süleymaniye'nin başka, Haseke'nin başka...
Herkes aynı coğrafyada yaşıyor ama başka birinin oyununu oynuyordu.
Şimdi ne konuşuyoruz?
Şam yeniden merkez oluyor.
Bağdat yeniden ağırlık kazanıyor.
Musul'dan Kerkük'e Arap aşiretleri yeniden denklemde.
Erbil'den Süleymaniye'ye Kürt damarları yeniden hesap yapıyor.
Rakka'dan Deyrizor'a, Haseke'den Halep'e kadar yıllarca birbirine karşı kullanılan yapılar yeni dönemde nerede duracağını belirliyor.
Yani mesele Ankara'nın herkesi kendisine bağlaması değildi.
Mesele, Ankara'nın yıllarca birbirine karşı kullanılan parçaların bir gün aynı bölgesel denklemin içine gireceğini görmesiydi.
İşte devlet aklı budur.
Bugün olacak şeyi bugün görmek değil.
Bugün herkesin ayrı ayrı gördüğü şeylerin, yarın nerede birleşeceğini önceden görmek.
Ve şimdi ilk defa o noktaya yaklaşıyoruz.
Çünkü artık soru:
“Suriye hazır mı?”
“Irak hazır mı?”
İkisine de cevabımızı verdik.
Hazır.
Şimdi asıl soru başlıyor:
ANKARA BÜTÜN BUNLARI NE İÇİN HAZIRLIYOR?
(Devam Edecek)
🚨Recep Tayyip Erdoğan döneminde tamamlanan projeler ve atılan stratejik hamleler:
1. İstanbul Havalimanı
2. Marmaray
3. 1915 Çanakkale Köprüsü
4. Avrasya Tüneli
5. Yavuz Sultan Selim Köprüsü
6. Osmangazi Köprüsü
7. Togg (Milli Otomobil Projesi)
8. Şehir Hastaneleri
9. TCG Anadolu
10. KAAN (Milli Muharip Uçak)
11. Bayraktar TB2, Akıncı TİHA ve KIZILELMA
12. Akkuyu Nükleer Güç Santrali
13. Yusufeli Barajı ve HES
14. Yüksek Hızlı Tren (YHT) Ağı
15. Türksat 6A (Yerli Haberleşme Uydusu)
16. Büyük Çamlıca Camii ve Çamlıca Kulesi
17. Kuzey Marmara Otoyolu
18. Yeni Zigana Tüneli
19. Ilısu Prof. Dr. Veysel Eroğlu Barajı
20. İMECE Yerli Gözlem Uydusu
21. İstanbul-İzmir Otoyolu
22. Ankara-Niğde Akıllı Otoyolu
23. Rize-Artvin Havalimanı
24. Ordu-Giresun Havalimanı
25. Çukurova Uluslararası Havalimanı
26. KKTC Su Temin Projesi (Asrın Projesi)
27. T129 ATAK Helikopteri
28. T625 GÖKBEY Helikopteri
29. HÜRJET ve HÜRKUŞ
30. Milli Sondaj Filosu (Fatih, Yavuz, Kanuni, Abdülhamid Han)
31. Karadeniz Doğalgazı Keşfi ve Filyos İşleme Tesisi
32. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi
33. Yeni Atatürk Kültür Merkezi (AKM)
34. Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi ve Rami Kütüphanesi
35. Gaziray, Başkentray ve İZBAN Raylı Sistemleri
36. Ovit Dağı Tüneli
37. Ilgaz 15 Temmuz İstiklal Tüneli
38. Sabuncubeli Tüneli
39. Nissibi Köprüsü
40. Kömürhan Köprüsü
41. Eğiste Hadimi Viyadüğü
42. Suruç Tüneli
43. KOP Mavi Tünel Projesi
44. TCG İstanbul (İlk Milli Fırkateyn) ve TCG Piri Reis
45. Milli Savunma ve Füze Sistemleri (SİPER, HİSAR, TAYFUN)
46. TÜRKSAT 5A ve 5B Uyduları
47. Türkiye Geneli Yeni Nesil Stadyum Projeleri
48. Kuzey Ege Otoyolu ve Malkara-Çanakkale Otoyolu
49. Zonguldak-Kilimli Yolu ve Teoman Duralı Tünelleri
50. Deriner ve Çoruh Havzası Barajları
51. Terörün Kaynağında Kurutulması ve Yurt İçi Terörün Bitirilme Noktasına Gelmesi
52. Türkiye Genelinde Yeni Organize Sanayi Bölgelerinin (OSB) Kurulması ve Genişletilmesi
53. Filyos Endüstri Bölgesi ve Mega Sanayi Alanları
54. Gabar, Cudi ve Kato'da Yeni Petrol Keşifleri ve Üretim Tesisleri
55. Sınır Ötesi Güvenlik Hatları (Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı Harekatları)
56. Mavi Vatan Doktrini ve Denizlerdeki Hak Arayışı Çerçevesinde Sismik Araştırmalar
57. Milli Uzay Programı ve İlk Türk Astronotun Uzaya Gönderilmesi
58. Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi'nin Yeniden İbadete Açılması
59. Savunma Sanayiinde Millilik Oranının Yüzde 20'lerden Yüzde 80'lere Çıkarılması
60. Kanal İstanbul (Planlama ve Hazırlık Aşamasındaki Mega Proje)
61. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Terörden Temizlenen Bölgelerin Yeniden İnşası
62. Türkiye'nin İlk Milli Tankı ALTAY Projesi
63. Yeni Nesil Sismik Araştırma Gemileri (Oruç Reis, Barbaros Hayreddin Paşa)
64. Çanakkale Ayvacık-Küçükkuyu Tünelleri (Assos ve Troya)
65. Ankara Uzay ve Havacılık İhtisas Organize Sanayi Bölgesi (HAB)
Not: Sıralama karışıktır. Yapımı tamamlanan, devam eden projeleri ve Türkiye'nin dönemsel stratejik hamlelerini içermektedir.
Kaynak: T.C. İlgili Bakanlıkları / Savunma Sanayii Başkanlığı / Resmi Veriler
Yer işaretlerine ekleyelim mümkünse
Paylaşalım
Teşekkürler
- Eski Bakan Erkan Mumcu;
Abdullah Gül Kraliçenin Valisidir.
Kendi başına hareket edemez fikirler kendine ait değil.
367 garabetini planlayan, Erdoğan'ı sıkıştıran ve Abdullah Gülün önünü açan Bülent Arınçtır.
Erdoğan'a karşı o günkü birliktelikleri hâlâ devam ediyor.
Bakın Tayyip Erdoğan bu toprakların son 200 yıl içinde gördüğü en büyük liderdir, yakın bir zamanda bunu bir kez daha anlayacak bir gelişme olacak.
Abdulhamid Han yıkılış döneminin padişahıydı, Mustafa Kemal yenilgi döneminde ortaya çıkan bir isimdi.
Recep Tayyip Erdoğan Müslümanların yere düşen onurunu yerden kaldıran, Türkü unutturulmaya çalışan İslam kimliğiyle yeniden buluşturan, bu toprakların mayasında Türkün Kürdün Arabın Zazanın Çerkesin… kanının gözyaşının sevincinin ağıdının birliğini hatırlatan bir liderdir.
Tayyip Erdoğan bu milletin hikayesinin ta kendisidir.
Yiğit düştüğü yerden kalkar ve hikayesi devam eder.
İşte o yeniden ayağa kalkışın hikayesi Recep Tayyip Erdoğan’a nasip olmuştur.
Bunun içindir ki Tayyip Erdoğan’ı Mustafa Kemal ile de Abdulhamid Han ile karşılaştırmak doğru değildir.
Tayyip Erdoğan’ın hikayesi başka bir hikayedir.
Bakın Tayyip Erdoğan bizim sadece liderimiz değildir yeniden doğrulmaya kalkan milyonlarca belki yüz milyonlarca Müslümanın umududur.
2024 ve öncesinde tek kelime yazdım: "Basra."
2025'te dedim ki:
"Şimdi sıra El-Fav'da..."
Bugün ise Türkiye-Irak enerji koridoru, Basra hattı ve bölgesel iş birliği herkesin konuştuğu başlıklar arasında.
O gün tek kelimeydi...
Bugün manşet oldu.
Bunları ilk kez bugün söylemiyorum.
Telegram kanalımızda, aylar öncesinden çok daha açık şekilde anlatmıştım.
(devam edecek)
Ve artık...
Bundan sonra ne olacağını sizlerle paylaşacağım.
Zaman geçecek...
Sonra dönüp birlikte değerlendireceğiz.
Hatırlıyor musunuz?
Sözler unutulur sanılır...
Ama zaman onları tekrar hatırlatır.
Şimdi herkes " #sondakikahaberi " diye geçiyor...
Ben ise bunu size haftalar / ayler önce net olarak söylemiştim.
Sayı tamamlandı.
Doğu uyandı.
Hilal tek başına yürümüyor artık.
Şimdi sıra Turan ellerde.
Merkez: Anadolu.
Masalar kuruldu.
Mühürler vuruldu.
Şimdi herkes haritaya bakıyor.
İlk çatlak Akdeniz'in Kilidinde.
Seri Devam...
BÖLÜM 3 — MERKEZİN İLK İŞARETİ
Devlet dediğiniz şey yalnız önündeki krize bakmaz. Devlet, kriz çıkmadan yıllar önce hangi taşın nereye düşeceğine bakar. Bazen o taşı kendisi koyar. Bazen başkasının koyduğu taşı yerinden oynatır. Bazen de hiçbir şey yapmaz, yalnızca bekler. Çünkü devlet aklının en büyük silahı her zaman ordu değildir. Bazen zamandır. İşte şimdi sizi biraz daha geriye götüreceğim. Ama çok geriye değil. Önce MISIR'a gideceğiz. Çünkü bazen Anadolu'nun doğusuna verilecek mesaj, doğudan verilmez kardeşlerim. Bazen bir dağın uyanması için Nil kıyısında dua edilir.
Selâmün aleyküm kardeşlerim.
14 ŞUBAT 2024 — KAHİRE.
Kameralar çalışıyordu. Gazeteciler sıraya dizilmişti. Yıllardır karşı karşıya gelen iki devletin liderleri aynı kareye giriyordu. Türkiye'nin başındaki YOLCU, MISIR'ın başındaki SİSİ tarafından karşılanıyordu. Basının önünde tokalaştılar. Gülümsediler. Heyetler yürüdü. Devlet televizyonları “normalleşme” dedi. Ekonomi kanalları “ticaret” dedi. Diplomasi muhabirleri “Doğu Akdeniz” dedi. Birileri “Gazze” dedi. Birileri “enerji” dedi. Hepiniz gördünüz. Hepiniz okudunuz. Fakat ben size şimdi başka bir şey soracağım kardeşlerim. Bir devlet yıllarca kavga ettiği başka bir devletin kapısına yalnızca ticaret için gider mi? Elbette gider. Ama devlet dediğimiz şey yalnız bir nedenle hareket etmez. Bir ziyarette herkes kendi dosyasını taşır. Ticaretçi ticareti görür. Asker sahayı görür. İstihbaratçı insanların nerede durduğuna bakar. Tarihçi ise hangi kapıdan içeri girildiğini.
O gece kameralar kapandı. Resmî program bitti. Basın mensupları otellerine geçti. Fakat YOLCU'nun konvoyundan ayrılan iki araç Kahire'nin merkezinden güneye doğru hareket etti. Ön araçta Türkiye'nin Devlet İstihbarat Başkanı İbrahim Kalın vardı. Arka araçta Mısır'ın askerî istihbarat şefi Hasan Mahmud Reşad. Gidilen yer bir saray değildi. Genelkurmay binası değildi. Havaalanı da değildi. Eski Kahire'nin dar sokaklarından birinde, dışarıdan bakıldığında yıllardır kullanılmıyor gibi görünen taş bir yapıydı. Kapıda asker yoktu. Kamera yoktu. İçeride ise yalnızca dört kişi vardı.
HF.
İbrahim Kalın
Hasan Mahmud Reşad
KARAHAN...
Masanın üzerinde anlaşma metni yoktu. Harita vardı. Ama bildiğiniz haritalardan değil. Ortadoğu'yu devlet sınırlarıyla gösteren bir harita değildi bu. Üzerinde ülkeler değil, ağlar işaretlenmişti.
Mısır'ın güneyinden başlayan ince bir çizgi vardı. KIZIL DENİZ'e çıkıyor, oradan BOYNUZ'a uzanıyor, sonra kuzeye dönüyor, HİCAZ'a yaklaşıyor, ardından ŞAM havzasından geçerek ANADOLU'nun güneydoğusuna ulaşıyordu. Oradan üç kola ayrılıyordu. Biri MEZOPOTAMYA'ya. Biri SURİYE'nin kuzeyine. Biri PERS DEVLETİ'nin batısındaki dağlara.
Hasan Mahmud Reşad uzun süre haritaya baktı. Sonunda sordu: “Bu nedir?”
KARAHAN cevap vermedi.
HF masanın başında sessizce oturuyordu.
Hasan Mahmud Reşad tekrar sordu: “Bu askerî hat mı?”
KARAHAN bu kez başını kaldırdı. “Hayır.”
“İstihbarat ağı mı?”
“Tam olarak değil.”
“O hâlde ne?”
KARAHAN önündeki siyah dosyayı açtı.
Dosyanın kapağında tek kelime vardı: DAĞ.
İşte burada durun kardeşlerim. Çünkü devletlerin bazı dosyaları vardır, içindekini anlamanız için ilk sayfasını değil son yüzyılı okumanız gerekir. DAĞ dosyası yeni değildi. İçinde silahlı gruplar yoktu. Bombalar yoktu. Suikast listeleri yoktu. Bunları düşünmeyin. O dosyada başka bir şey vardı. Aileler. Eski medrese çevreleri. Aşiret bağları. Tüccarlar. Şehir eşrafı. Dini kanaat önderleri. Sınırın iki tarafında akrabalığı bulunan soylar. Bir zamanlar aynı pazara giden ama sonra dört ayrı devletin vatandaşına dönüşen insanlar. Türkçe konuşanlar. Kürtçe konuşanlar. Arapça konuşanlar. Farsça bilenler. Hepsi birbirine benzemezdi. Hepsi aynı siyaseti istemezdi. Hatta bazıları birbirinden nefret ederdi. Ama devlet aklı zaten herkesin aynı şeyi düşünmesini istemez kardeşlerim. Devlet aklı kritik anda kimin kimi dinlediğini bilmek ister.
Hasan Mahmud Reşad dosyanın sayfalarını çevirdi. “Bunların hepsi Kürt mü?” diye sordu.
KARAHAN hafifçe gülümsedi. “Hayır.”
“Ama dosyanın ağırlığı doğuda.”
“Çünkü doğuda yüz yıldır çözülmemiş bir mesele var.”
Hasan Mahmud Reşad başını kaldırdı. “Kürt meselesi?”
KARAHAN hemen cevap vermedi. Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra çok yavaş konuştu: “Kürt meselesi diye isimlendirilen şeyin tamamı Kürtlerin meselesi değildir. Bir bölümü bölgenin meselesidir. Bir bölümü sınırların. Bir bölümü büyük devletlerin. Bir bölümü de yüz yıldır parçalanmış coğrafyanın meselesidir.”
HF o ana kadar hiç konuşmamıştı. Önündeki haritaya baktı ve ilk defa sesini duyurdular: “Bir halkı dört parçaya bölerseniz, yüz yıl sonra dört ayrı sorun üretirsiniz. Sonra her parçayı diğerine karşı kullanırsınız. Sonra da buna istikrar dersiniz.”
Hasan Mahmud Reşad sandalyesine yaslandı. “Peki Türkiye ne istiyor?”
İşte asıl soru buydu.
KARAHAN dosyanın bir başka bölümünü açtı. Burada dört bölge işaretliydi.
ANADOLU'NUN GÜNEYDOĞUSU. MEZOPOTAMYA'NIN KUZEYİ. ŞAM DEVLETİ'NİN KUZEYİ. PERS DEVLETİ'NİN BATISI. Her bölgenin yanında farklı kodlar vardı. Ama en üstte tek bir başlık bulunuyordu: DÖRT KAPI.
Hasan Mahmud Reşad, HF'ye baktı. “Birleştirmek mi istiyorsunuz?”
HF hemen cevap verdi: “Haritayı değil.”
“O hâlde?”
“İradesini.”
Hasan Mahmud Reşad sustu ve hafif gülümseme ile memnuniyetini belirtti.
HF devam etti: “Dört ayrı devletin içinde yaşayan aynı kökenden insanlar yüz yıldır ya birbirine düşman edildi ya başka devletlerin vekili hâline getirildi. Biz haritaları değiştirmeyeceğiz. Haritalar değişirse yangın çıkar. Biz başka bir şey yapacağız.” Hasan Mahmud Reşad öne eğildi. “Neyi?”
HF’nin cevabı kısa oldu: “Merkezi değiştireceğiz.”
İşte o kelime ilk defa orada söylendi kardeşlerim. MERKEZ.
Yani; HİLAFET denmedi.
İttifak denmedi.,
Federasyon denmedi.
Birlik denmedi.
Hiçbiri kullanılmadı.
Yalnızca MERKEZ.
Çünkü devletler büyük projelerin adını başlangıçta koymaz. Adını koyarsanız herkes korkar. Herkes safını belli eder. Herkes saldırmaya başlar. Önce yapı kurulur. Sonra yapı kendisine isim arar. Devlet geleneği böyledir.
Hasan Mahmud Reşad kalktı. Haritanın başına geçti. “Mısır bunun neresinde?” diye sordu.
KARAHAN hiç düşünmeden cevap verdi: “Kapı.”
Hasan Mahmud Reşad kaşlarını çattı. “Hangi kapı?”
“Güney kapısı.”
Sonra haritada KIZIL DENİZ'i gösterdi. “Burası kapanırsa Anadolu'nun Afrika'daki bütün eli zayıflar. SÜVEYŞ kapanırsa Akdeniz başka devletlerin gölüne dönüşür. Mısır başka eksene tamamen bağlanırsa Anadolu'nun güneyi kilitlenir. Ama Mısır kendi eksenine dönerse…” Hasan Mahmud Reşad sözünü kesti: “Kendi eksenine?” KARAHAN başını salladı. “Biz sizi Anadolu'nun eksenine istemiyoruz General. Biz sizi Mısır'ın eksenine istiyoruz.” Bu cümle odada kaldı. Çünkü bazen en kuvvetli ittifak, iki tarafın birbirine bağlanması değildir. İkisinin de başka bir güce bağlanmamasıdır.
Ertesi sabah programda İMAM ŞAFİÎ TÜRBESİ vardı. İşte analizcilerin görüp geçtiği yer burasıydı. Kameralar iki lideri takip etti. Dualar edildi. Fotoğraflar çekildi. Televizyonlar bunu dinî ve sembolik ziyaret diye verdi. Doğrudur. Ama GERÇEKTE bunun bir başka anlamı vardı. YOLCU türbenin avlusuna girerken arkasından SİSİ yürüyordu.
KARAHAN ise birkaç adım gerideydi.
YOLCU dua etti.
Başını kaldırdı.
Bir süre hiçbir şey söylemeden durdu.
Sonra SİSİ'nin duyamayacağı kadar alçak sesle KARAHAN'a yalnızca bir cümle söyledi: “Şafak doğudan uyanır.”
KARAHAN cevap vermedi.
Fakat o cümle Kahire'de kalmadı.
Aynı gün gece yarısından sonra ANADOLU'nun güneydoğusunda, küçük bir şehirde yaşlı bir adam eski model telefonuna gelen tek satırlık mesajı okudu:
“MİSAFİR ŞAFİÎ'DEN AYRILDI.”
Mesaj bu kadardı.
Adam cevap vermedi.
Telefonu kapattı.
Duvarındaki eski fotoğrafa baktı. Fotoğrafta 1970'lerden kalma dört adam vardı. Biri Diyarbakır'da yaşamıştı. Biri Musul'da. Biri Kamışlı'da. Biri Mahabad'da. Hiçbiri hayatta değildi. Ama çocukları vardı. Torunları vardı. Aileler vardı. İşte devletlerin hücresi bazen hücre değildir kardeşlerim. Bazen bir soyadıdır. Bazen yıllardır açılmayan bir sandık. Bazen bir düğünde aynı masaya oturabilen iki aile. Bazen bir şeyh. Bazen bir tüccar. Bazen yıllardır siyaset konuşmayan bir öğretmen. Bazen de yüz yıl önce verilmiş bir sözün hatırlanması.
Aynı gece MUSUL'da başka bir adam aynı cümleyi aldı.
“MİSAFİR ŞAFİÎ'DEN AYRILDI.”
KAMIŞLI'da bir başkası.
MAHABAD yakınlarında bir başkası.
Kimse “harekete geçin” demedi.
Kimse “toplanın” demedi.
Kimseye silah verilmedi.
Sadece eski defterler açıldı.
İsimler kontrol edildi.
Kim hayatta?
Kim kiminle konuşuyor?
Kim hangi aşiretle barışabilir?
Kim kimin düğününe gider?
Kim yıllardır birbirine düşman iki aileyi aynı odaya sokabilir?
İşte derin devlet burada başlar kardeşlerim. Televizyonda izlediğiniz adamlarda değil. Bir telefon geldiğinde elli yıllık defteri açan adamlarda.
Bir hafta sonra ilk rapor ANKARA'ya ulaştı.
DAĞ-1: UYANDI.
Ardından:
DAĞ-2: TEMAS KURULDU.
Bir diğeri:
DAĞ-3: BEKLİYOR.
Sonuncusu ise farklıydı:
DAĞ-4: PERS GÖZETİMİNDE.
HF raporu YOLCU'nun önüne bıraktı. “Dördüncüsü zor olacak.” YOLCU rapora bakmadı bile. “Zor olan iyidir.” HF şaşırdı. “Neden?” YOLCU pencerenin önüne geçti. “Kolay olanı herkes yapar. Zor olan, kimin gerçekten seninle olduğunu gösterir.”
Sonra takvim birkaç ay ilerledi.
Türkiye, Afrika'da yeni anlaşmalar yaptı.
BOYNUZ'daki askerî ve eğitim varlığı güçlendi.
LİBYA'daki bağlantılar derinleşti.
KÖRFEZ'de savunma anlaşmaları genişledi.
KIZIL DENİZ'de ticaret hattı konuşuldu.
Irak'ta yeni görüşmeler başladı.
Suriye sınırında başka temaslar vardı.
Basın bunların hepsini ayrı ayrı verdi.
Çünkü gazetecilik dosyaları ayrı ayrı takip eder.
Devlet ise bazen dosyaların aynı masada olduğunu bilir.
İşte burada size yine aynı şeyi söyleyeceğim kardeşlerim:
SOMALİ ayrı dosya değildi.
LİBYA ayrı dosya değildi.
MISIR ayrı dosya değildi.
KÜRTLER ayrı dosya değildi.
GAZZE ayrı dosya değildi.
Hepsi aynı haritanın farklı yerlerine konulmuş taşlardı.
Ama asıl oyun henüz başlamamıştı.
2025'in başında HF'ninn önüne yeni bir rapor geldi. DAĞ ağlarından birinde beklenmedik gelişme yaşanmıştı. Yıllardır birbirine düşman iki büyük aile ilk defa aynı masaya oturmuştu. Aralarında ne Ankara vardı ne Bağdat ne Şam. Yalnızca eski bir medrese şeyhi. Üç saat konuşmuşlardı. Toplantının sonunda hiçbir bildiri yayımlanmamıştı. Fotoğraf yoktu. İmza yoktu. Ama yaşlı şeyh ayağa kalkarken tek bir cümle söylemişti:
“Sınırlar ayrı kalabilir. Kader ayrı kalmak zorunda değildir.”
Rapor Ankara'ya ulaştığında YOLCU yalnızca tarih attı.
Altına:
“Birinci düğüm çözüldü.”
HF sordu.
“Kaç düğüm var?”
YOLCU cevap vermedi.
Masadaki haritaya baktı.
MISIR.
LİBYA.
SOMALİ.
KATAR.
IRAK.
SURİYE.
PERS sınırı.
Ve ANADOLU.
Sonra masanın ortasındaki boşluğa parmağını koydu.
“Merkez.”
HF sessizce sordu:
“MERKEZ'in ilan tarihi var mı?”
YOLCU başını kaldırdı.
“İlan edilmeyecek.”
“Anayasa mı?”
“Hayır.! İlan edilen merkeze herkes saldırır.”
“Peki nasıl kurulacak?”
YOLCU'nun yüzünde ilk defa belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
“Herkes kurulmadığını sanarken.”
İşte şimdi tekrar Kahire'ye dönün kardeşlerim.
İmam Şafiî'nin türbesindeki o dua...
Kameraların çektiği o görüntü...
İki liderin yan yana yürümesi...
Belki yalnızca dua idi.
Belki yalnızca tarihî bir ziyaret.
Hayır kardeşlerim...
Doğuya gönderilen bir işaretti.
Kürt hücrelerinin anlayabileceği bir işaretti.
Çünkü devletlerin çok fazla şifreli mesajı olur.
Bir mezar ziyareti dahi şifre tüm KÜRT liderlerini birleştirir.
Bazen şifreli mesajı olmaz.
Bir fotoğraf şifre olur.
Bazen “uyan” demez.
Yalnızca doğru kişiye, doğru zamanda, doğru görüntüyü gösterir.
Ve yıllardır uyuduğunu sandığınız insanlar aslında uyanmayı beklemiyordur.
İşareti bekliyordur.
O gece ANKARA'daki eski arşiv binasının bodrumunda yıllardır açılmayan bir kasanın kilidi çözüldü.
İçinden tek bir dosya çıktı.
Üzerinde tarih yoktu.
Devlet adı yoktu.
Lider adı yoktu.
Sadece bir mühür:
MERKEZ DOSYASI.
HF kapağı kaldırdı.
İlk sayfada yalnızca dört satır vardı:
MISIR — HAZIR.
DAĞ — UYANIYOR.
BOYNUZ — YERİNDE.
HİCAZ — BEKLİYOR.
HF ikinci sayfaya geçti.
Orada ise tek bir soru vardı:
“PERS KAPISI AÇILMADAN MERKEZ KURULABİLİR Mİ?”
Cevap yazmıyordu.
HF dosyayı kapattı.
Tam o sırada telefon çaldı.
Arayan KARAHAN'dI.
“Dosyayı gördün mü?”
“Gördüm.”
“Ne düşünüyorsun?”
HF birkaç saniye sustu.
Sonra yavaşça konuştu:
“Biz Kürt meselesini çözmeye çalışmıyoruz.”
KARAHAN cevap vermedi.
HF devam etti:
“Biz yüz yıldır çözülmemesi için kurulan sistemi söküyoruz.”
Telefonun diğer ucunda uzun bir sessizlik oldu.
Sonra KARAHAN yalnızca üç kelime söyledi:
“Şimdi anladın.”
Hat kapandı.
HF tekrar haritaya baktı.
Ve o an gördüğü şeyi biz henüz görmüyoruz kardeşlerim.
Çünkü bazen haritaya fazla yakından bakarsanız sınırları görürsünüz.
Biraz uzaklaşırsanız coğrafyayı.
Daha da uzaklaşırsanız...
Merkezi.
Ve ANADOLU'nun asıl hazırlığı hiçbir zaman asker yığmak değildi.
Doğru zamanda doğru yerleri birbirine hatırlatmaktı.
Kahire'yi Diyarbakır'a.
Diyarbakır'ı Musul'a.
Musul'u Şam'a.
Şam'ı Hicaz'a.
Hicaz'ı Gazze'ye.
Gazze'yi Anadolu'ya.
Ve Anadolu'yu...
TURAN'a.
Ama acele etmeyin kardeşlerim.
Çünkü DAĞ henüz tamamen uyanmadı.
Bir hücre daha var.
En eskisi.
En derini.
Ve o hücre ANADOLU'da değil.
PERS DEVLETİ'NİN İÇİNDE.
Onun dosyasında ise yalnızca bir isim yazıyor:
“SELÂHADDİN HATTI.”
(DEVAM EDECEK)
NOT:
*Herkes SİSİ’ye “hain” derken ben “DEĞİL” dedim.
*Herkes YPG denildiğinde içindeki PKK kadrolarıyla bütün Kürtleri aynı kefeye koyarken ben “hayır, ayırın” dedim.
Mazlum Abdi dahil bölgede bugün başka saflarda duran Kürtlerin bir gün kardeşlerini ve tarihin onlara bıraktığı hafızayı yeniden hatırlayacağını söyledim.
*Herkes Peşmerge’ye “terör” derken yine karşı çıktım. “Oraya yalnız bugünün fotoğrafıyla bakmayın; içeride Türkiye’ye sandığınızdan çok daha yakın bir damar var” dedim.
Benim söylediklerim hiç değişmedi:
Bölgeyi anlamak istiyorsanız etiketlere değil, eksenlerin nereye döndüğüne bakacaksınız.
Geriye dönük arşivlerimde göreceksiniz.
ZAMANI GELDİĞİNDE...
BENİ HATIRLAYIN.!
Dünya konuştu ! Bulgar yazar Sophia Proneikos kaleme aldı
Tarihin beni şaşırtmaktan asla vazgeçmeyen bir huyu var: Neredeyse hiçbir zaman yok olmuyor. Sadece kendini o kadar zarif bir şekilde sunmayı öğreniyor ki, modern insanlar ona artık ‘tören protokolü’ demeye başlıyor.
İşte tam da bu yüzden, Ankara’daki NATO Zirvesi’nin en büyüleyici sahnesi müzakere masası etrafında yaşanmadı. Bu sahne, yirmi birinci yüzyılın en güçlü askerî ittifakının liderleri Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde, karşılarında Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı yüzyıllarını temsil eden tarihî üniformalı askerler dururken, dünyanın en eski askerî bandosu olan ‘Mehter’in sesiyle karşılandığında, henüz ilk el sıkışmadan bile önce filizlendi.
Ne olağanüstü bir tarihsel süreklilik duygusu: Savaş sonrası dünyanın bir simgesi olarak 1949’da kurulan bir askerî ittifak, kökleri on üçüncü yüzyıla kadar uzanan bir askerî geleneğin müziği eşliğinde bir cumhurbaşkanlığı sarayına adım atıyordu.
Mehter hiçbir zaman sıradan bir askerî bando değildi; o bir silahtı.
Osmanlı orduları Belgrad’a, Konstantinopolis’e, Rodos’a, Mohaç’a ya da Viyana’ya yürüdüğünde ilk duyulan şey devasa ‘kös’ davullarının gürlemesi olur, ardından ‘zurna’ların keskin sesi, pirinç borular ve birbirine çarpan ziller gelirdi; çünkü bu müzikorduya yalnızca eşlik etmez, bizzat ordunun bir parçasını oluştururdu. Amacı askerleri eğlendirmek değil, düşmanı daha savaş bile başlamadan önce üzerlerine koskoca bir imparatorluğun yürümekte olduğuna ikna etmekti.
Avrupa'nın Osmanlı İmparatorluğu ile karşılaşmalarından sonra Batı ordularının Osmanlı davullarını, zillerini ve daha sonra Mozart, Haydn ve Beethoven’ın müziklerine bile sızacak olan o ‘Türk tarzı’nı (Alla Turca) yavaş yavaş benimsemesi bir tesadüf değildir; çünkü tarih bir medeniyeti bazen kılıçla fethetmez.
Bir ritim yeterlidir.
İşte bu töreni bu kadar büyüleyici bulmamın sebebi de tam olarak buydu; birilerinin Osmanlı İmparatorluğu’nu canlandırmaya çalışması değil, Türkiye’nin büyük medeniyetlerin her zaman anladığı bir şeyi çok iyi bilmesiydi: Geçmiş bir yük değil, bir dildir ve bu dili konuşmayı bilen uluslar tarihlerini asla sadece konuşmalarla anlatmazlar; çünkü bazen birkaç davul vuruşu yeterlidir
“Erdoğan mı İmamoğlu mu?” sorusuna ablamızın verdiği cevap:
“İstanbul'a 2 sene hizmet etme, 10 sene geriye gider.
İstanbul'da sağa bak, Osmanlı eserleri;
sola bak, Erdoğan'ın hizmetleri...
Gerisi angarya!”
Türkiye'nin yeni dönemi bir seçim gecesi başlamayacak.
Bir güvenlik veya istihbarat atamasıyla başlayacak.
Çoğu kişi bunu sıradan bir bürokratik karar sanacak.
Haber değeri birkaç saat sürecek.
Ama o atamayla birlikte devletin öncelikleri değişecek.
Etkisi ise yıllar boyunca hissedilecek.
Terörle mücadeleden dış politikaya, yargıdan bürokrasiye kadar yeni bir çizgi oluşacak.
Bazı atamalar makamı doldurur.
Bazı atamalar ise bir dönemi başlatır.
( devam edecek )
Türkiye Cumhuriyeti PKK'yı bitirdi;
bölgesel güç oldu.
Tüm siyasi görüşler, ortak milli hedeflerde birleşebilirse;
küresel güç olacak.
Tarihinden aldığı vizyonu, bugünün teknolojisi ve devlet kapasitesiyle birleştirebilirse;
uluslararası bir süper güç olacak.
Çünkü güçlü devletler sadece sınırlarını koruyan değil,
bulunduğu coğrafyaya yön veren devletlerdir.
2 önemli liderin aynı gün gelen yorumları:
-Trump:
NATO Zirvesine sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hatırı için katılıyorum.
-Putin:
Türkiye ile ilişkilerimiz resmî olmaktan çıkıp dostane bir ilişkiye dönüşmüşse bu tamamen Erdoğan sayesindedir.
—-
Bakın bunu size açıkça söyleyen ilk benim;
Sevin veya sevmeyin, CB Erdoğan’ın dünya siyasetindeki ağırlığı ve karizması, Türk devletinin vaz geçebileceği seviyede değil.
Devlet ve bürokrasi bu imajdan faydalanmak için Erdoğan’ı sonuna kadar ülkenin başında tutmak ister, istiyor.
Gerçekleştikten sonra bir olaya yorum yapmak kolaydır.
Asıl imkansız olan, henüz ortada hiçbir gelişme yokken yaklaşan süreci dile getirebilmektir.
Temmuz 2026 dönemi sonrası dünya YUNANİSTAN / TÜRKİYE savaşı ile çalkalanacak.
Gerekli uyarıları yapmamıza rağmen İsrail’in kuklası olan Yunanistan geri adım atmadı.
(devam edecek)
HAREMDE KAPILAR AÇILDI.
Herkes gücün kimde olduğunu tartışıyor.
Kimse gücün ne olduğunu tartışmıyor.
Çünkü eski çağın gücü para değildi.
Asker de değildi.
Nüfuzdu.
Telefon açabilmekti.
Bir yere ulaşabilmekti.
Bir kapıyı açtırabilmekti.
Türkiye'de yüz yıldır görünmeyen bir aristokrasi vardı.
Soyadı aristokrasisi.
Makam aristokrasisi.
Çevre aristokrasisi.
İnsanlar seçimlerle hükümetlerin değiştiğini sandı.
Ama birçok masada aynı soyadları kaldı.
Aynı aileler.
Aynı çevreler.
Aynı ilişkiler.
Şimdi ilk kez başka bir şey oluyor.
Sistem sadakati, geçmişten daha değerli hale geliyor.
Soyadından daha değerli.
Çevrenden daha değerli.
Hatta servetinden daha değerli.
Bu yüzden önümüzdeki yılların en büyük çatışması iktidarla muhalefet arasında olmayacak.
Eski seçkinlerle yeni seçkinler arasında olacak.
Kameralar bunu göstermeyecek.
Manşetler bunu yazmayacak.
Ama büyük kavga burada yaşanacak.
Çünkü tarihte her dönemin sonunda aynı soru sorulur:
Ülkeyi kim yönetecek?
Bu kez farklı bir soru geliyor:
Ülkeye kimlerin yöneteceğine kim karar verecek?
Kapı tam burada açıldı.
Çoğu insan daha eşiğe bile gelmedi.