TÜRKİYE hakkında SON twitim:
Sevgili Fon Mağdurları ve Hisse Mağdurları, bu twiti tüm Türkiye'ye yayarsanız sevinirim.
Biliyorsunuz ben YILLAR önce Türkiye hakkında bir daha asla yazmama ve konuşmama kararı almıştım. Bu kararımdan dolayı bana kızanlar, küsenler çok olmuştu. Bu kararıma saygı duyanlarda oldu. Ama ben bu kararıma uydum.
Sonra tam da UZMANLIK alanımda (hem de yıllar önce ÇOK FAZLA uyardığım bir konuda), YÜZYILIN krizi patlak verdi.
O yüzden bir haftalığına bu konuşmama kararımı bozdum sizler için. Kararımda bir değişiklik yok aslında. O yüzden Paranız Kurtarmamızın yolunu çok detaylı bir şekilde yazarak JÜBİLEMİ yapacağım.
Vatandaşı olduğum ülkeme ve mağdurlara karşı görevimdir bu. Her satırını dikkatlice okuyun lütfen.
Önce bu satırları yazan kişinin yani benim hakkımda bir paragraflık bilgi vermek istiyorum. Bunun da nedeni FİNANSIN F'sinden anlamayan DOLANDIRICI Finansal Teröristlerin ben ve benim gibi alanının uzmanlarını yıllarca hakaret, finanse edilmiş saldırılarla sindirmeye çalışmasıdır. Bu operasyonları yapma sebepleri de sonunda ortaya çıktı: Ben ve benim gibi akademisyen, profesyonel, pratisyen veya uzmanların sizleri UYARMASINI engellemek. Uyarsak bile itibarımızı düşürmek.
Ben bir Finans Profesörüyüm. Lisans derecem Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği. Doktora Derecem ise Finansal Ekonomi. Doktoramı, Yardımcı Doçentliğimi, Doçentliğimi ve TENÜRÜMÜ Amerika Birleşik Devletlerinde elde ettim. 15 yıl orada okudum, yaşadım, çalıştım. Yani Profesörlüğümü BABAMIN veya DAYIMIN bir Üniversitede olması ile ya da adam akıllı akademik yayın yapamadan almadım (Babam Avukattır, Avukatlıktan önce de ÇOBANdı), Kendi Tırnaklarımla kazıyarak aldım. Finans altında 3 tane ANA ALAN vardır. Bunlardan biri Bankacılık (bu benim alanım değil), biri Corporate Finans (bu da benim alanım değil), biri de ASSET PRICING yani Varlık Fiyatlama Modelleri işte bu TAM benim alanım.
Yani Uzmanlığım Finansal Ekonomi, Alt alanım Finansal Varlık Fiyatlamaları. Bu alanda ULUSLARARASI prestijli dergilerde 45 üzerinde akademik yayınım var. Bunlardan bazıları A Seviye dediğimiz en üst düzey dergilerde ( Journal of Financial Economics, Management Science, Journal of Financial and Quantitative Analysis, Journal of Monetary Economics, Review of Finance gibi gibi).
Dolayısı ile TERA ve PUSULA gibi Ponziye karışmış fonların Ponzi ile şişirdikleri hisselerin ne zaman ne kadar ŞİŞİRİLDİĞİNİ hesap etmek benim için çok kolay gözü kapalı yapabileceğim bir olay. Aynı zamanda Kamuoyunun bilmediği şekilde Amerika Birleşik Devletlerinde fon yönetimi alanında Akademi dışı tecrübem var (Bu son cümlem de: Akademisyenler ne anlar bu işten diyecek KIVAMA gelenler içindi).
Yani az sonra yazacaklarım konusunda bilgiliyim ve tecrübeliyim !
Başlıyorum.
Bu yazıyı şöyle planlıyorum:
1)Önce bunu yapanların bu işi NASIL yaptıklarını anlatacağım.
2)Sonra bu işi yapanların hangilerinin ne kadar SUÇLU (Etik veya Cezai) olduğunu düşündüğümü yazacağım.
3)Sonra bu işlerden zarar gören Mağdurların NE KADAR ve NASIL mağdur olduklarını yazacağım.
4)Son olarak da Mağduriyet nasıl giderilir onu yazacağım.
BU İŞİ NASIL YAPTILAR? NASIL BAŞARDILAR?
1)Önce 2021 civarında bu fonları Tefasa kapalı olarak kurdular. TEFAS’a kapalı fon demek herkesin alım satım yapamadığı, herkesin bankadan para göndererek fona giremediği zaman demek. İşte bu zamanı REKLAMLAR olarak düşünebilirsiniz. TEFAS’a kapalı olsalar bile getirileri TEFAS web sitesinden görülebiliyordu. Bu aşamada inanılmaz getiriler elde ederek, küçük (hatta bazen de büyük) yatırımcıya gel gel diyorlardı. TEFAS’a kapalı oldukları dönemde getiriler şişirildikçe, web sitesinden bu inanılmaz getirileri gören Küçük yatırımcı gözlerine inanamadı. Aslında bu dönemde finansal okur yazarlığı olmayan kişiler bu getirilerden etkilenmişti.
2)Bu dönemde halka arz olan küçücük şirketlerin bir kısmını kendi ayrı şirketlerini alıyor ve fona devretmek üzere bekliyorlardı. Hiçbir likiditesi olmayan küçüçük hisse senetleri içeri giren 10 Milyon Dolar gibi küçücük paralar ile ŞİŞİRİLİYOR ve fon getirileri uçuyordu.
3)Sonra TEFAS’a açıldılar. Ilk başta bu getirileri yöneticilerin ZEKASI zannedenler fona para yatırmaya başladılar. Halbuki bu kişilerin ne EĞİTİMİ ne de ZEKASI Dünya çapındaki Hedge Fund yatırımcıları kadardı. Onların yanında SIFIRDI diyebilirim. Ama olayı her zamanki gibi MİLLİYETÇİLİKTEN vurdular. Maalesef Türk halkının en zayıf noktası vatansever olduğunu iddia eden herkese kanması. Dediler ki işte biz Dünyanın en zeki, en eğitimli, en çalışkan Hedge Fund sahiplerinden bile daha iyiyiz. İnananlar ilk paraları yatırdılar.
4)Olay daha yeni başlıyordu. Bu küçük yatırımcıların parasının yanında bu Dolandırıcıların çevresinden bazı insanlar da buraya para koydular. Onların küçük yatırımcılardan farkı bu olayın nasıl yapıldığını MUHTELEMEN bilmeleriydi. Ama sonunda küçük veya büyük yatırımcılar fonlar TEFAS’a açıldığında paralarını fona soktular.
5)Fon sahiplerinin şimdi yeni şirketler bulması gerekiyordu. Çünkü o getirileri gerçekten Ekonomi ve Finanstan anladıkları için değil, Warren Buffet gibi C. Munger gibi gerçekten bilanço okumayı bildikleri için değil, isimsiz İÇİ BOŞ şirketlerin patronları ile anlaşarak hisselerini şişirdikleri için elde ediyorlardı. Ama bu şişirme için sürekli ve ekstra paraya ihtiyaçları vardı. O parayı da oltaya takılan zavallı balıklar gibi fona para yatıranlardan aldılar (olayın nasıl yapıldığını bilerek yatıranlar da vardı elbette).
6)Yeni şirketler bulundu, şirket sahipleri ile dışarıda anlaştılar. Olay çok basitti. Şirket sahibine biz senin şirketinin değerinin 100 TL olduğunu biliyoruz ama 15 katına çıkaracağız. Sen de ses etmeyeceksin ve elindeki hisseleri satmayacaksın dediler. Çünkü şirket patronu eğer ses çıkarsa olay ortaya çıkacak, sistem büyümeden çökecekti. Aynı şekilde 100 TL değeri olan şirketin patronu değer saçma sapan 1500 TL’ye çıktığında elindeki ÇOK FAZLA hisseyi satsa bu sefer fonun getirisi düşecekti. O yüzden patronun susması ve satmaması (En azından çok fazla satmaması) gerekiyordu.
7)Bu SUÇUN karşılığında Patronlara ya dışarıdan para verildi. Ya da çok cüzzi de olsa hisse satmalarına izin verildi. Ama 100 TL değerinde olan hisse 1500 TL olup 15 katına çıkınca sadece %1’lik hisse satan patron resmen şirketin %15 değeri kadar parayı sistem dışına çıkarıyordu.
8)Olay böyle devam etti. Daha fazla fon şirketi kurdular. Artık 1 Milyar Dolar geçilmişti. Daha fazla kurban sisteme giriyordu. Ama bu bir SAADET Zinciri idi. Bu bir PONZİYDİ…. Ponzinin devam etmesi için uyaranların olmaması gerekiyordu. Burada ayrı illegal olaylar başladı. Paralı troller (siyasi veya siyasi olmayan) devreye girdi. Para karşılığı bu konuda uyarma kapasitesi olanlar itibarsızlaştırıldı. Uyaranlar gözaltına alınma ile tehdit edildi. Hatta alındı. Bir çok iyi kalpli insana eziyet ettiler. Tehdit ettiler. Bana olan bunlar arasında az olanlardan olsa da çok üzücü idi.
9)Bu fonların sahipleri ayrıca SOSYOLOJİK Terörizm yolları da uyguladılar. Örneğin Emre Tezmen twitter hesabından sürekli YERLİ ve MİLLİ vurgusu yapıyor. Bir çok bu konuda hassas vatandaşı kandırıyordu. Televizyonlar, yayınlar ve videolar yolu ile nasıl tüm Dünyayı geçeceklerini anlatıyordu. Bunlara Türkün gücü dese de bu aslında bir dolandırıcının olayı süslemesi idi.
10)Bu arada gerçekten bu vatanı seven siyasi görüşünden bağımsız gerçek Milli insanlar atak altındaydı. "Eğitim 5 para etmez", "Borsa başka bir şeydir", "Herkes bilemez" şeklinde söylemler ile vasatlık pompalandı.
11)Sosyal medyada bu şirketlerin ödeme yaptığı (belki de komisyon) twitter hesapları her gün bu fonların AKIL ALMAZ getirilerini paylaşıyor. Uyarmaya çalışan herkes Piyasayı bozucu hareketten suçlanıyordu.
12) Olay o kadar büyüdü ki 10 Milyar dolar üzerine çıkan fonlar yüzünden UYDURUK şirketlerin değeri Türkiye’nin DEV Sanayi, Holding ve Bankalarından daha değerli hale geldi.
13)İşte burada olay koptu. Tam bu aşamada Finansal okur yazarlığı olan, bu işin ne olduğunu anlayıp bilen insanlar bile NEFİSLERİNE yenik düştüler ve fona girdiler. Çünkü bunlar buralara kadar gelebildilerse o zaman siyasi bağlantı vardır belki de izin veriliyordur dediler. Halbuki MİLYONLARCA kişinin MAĞDUR olması %100 olan bir hadisede siyasetin BİR KISMI bu işin içinde olsa da TÜMÜNÜN olması imkansızdı. Ama insanlar TÜMÜ diye düşünüp tamamen içeri girdiler.
14)Artık Miktarlar 20-25 Milyar Dolar civarına ulaşmıştı. VE AÇIK yazayım eğer bu yıl sonuna kadar müdahale edilmese Miktar 100 Milyar dolara ulaşırdı. 2027 sonuna kalsa ülkemizde Sermaye Piyasaları kalmazdı.
15)Sonunda SPK’dan düzenleme geldi. Bu fonlara dendi ki tuttuğunuz TEK bir hisse senedi toplam portföyünüzün falanca kısmını GEÇEMEZ… Bu fonlar için bu ölüm demekti. Çünkü getirileri tek bir hisseyi uçurarak elde ediyorlardı. Bu düzenleme ile uçan o hisselerin bazılarını satmaları gerekti.
16)Satışa ilk olarak PUSULA geçti. Fon bu sefer değer kaybetmeye başlamıştı. Yani HER ZAMAN olduğu ve HER ZAMAN olacağı gibi PONZİ çökmeye başlamıştı. Bu çöküş zaten ben ve benzer kişiler tarafından YILLAR önce biliniyordu. Ama sesimiz çıkamıyordu. Bunu bilen yöneticiler son hamle ile yurtdışına kaçmaya başlamıştı.
17)Tera son dakikada PUSULA’yı alacağım derken sadece ZAMAN kazanıyordu. Yani kendi çöküşünü bir parça ertelemek istiyordu. (Unutmayın Tarihte ÇÖKMEYEN Ponzi yoktur)
18)Bu fonların hiçbiri LİKİT değildi, çünkü o getirilerin hepsi 100 TL değerindeki şirketi 2000 3000 5000’e çıkararak ama sadece KAĞIT üzerinde çıkararak elde edilmişti. Hiçbir yabancı yatırımcının ya da AKLI BAŞINDA yerli yatırımcının o hisseleri o fiyattan almayacağı belliydi.
19)Amaç KAFESE sıkışan fon mağdurlarının parası ile kendi çıkışlarını GARANTİ altına almaktı.
20)Yaz aylarında (ve öncesinde) suçlulardan bir çoğu fonlardan çıkış sağladı. Bir nevi 100TL den aldıkları hisseleri 30-40-50 katına zavallı insanların üstüne yıktılar.
21)Çöküş olmuştu. Geri dönüş yoktu. Hapse girdiler.
BU İŞİ YAPANLARIN HANGİSİ NE KADAR SUÇLU?
1)Fonları kuranlar FECİ SUÇLU bir finansal terörizme imza att��lar. Bu vatana bu devlete büyük bir darbe indirdiler. Hem Cezai hem Maddi hem Etik hem de Manevi olarak SUÇLULAR
2)Fonlara bu fonların ne yaptığını bilerek fon kurucuları ile bağlantılı şekilde ilk yatırımları yapanlar FECİ Suçlu. Yine Hem Cezai hem Maddi hem de Manevi olarak SUÇLULAR.
3)Fonlara bu fonların ne yaptığını bilerek fon kurucuları ile bağlantılı şekilde yatırım yapan siyasiler FECİ Suçlu. Yine Hem Cezai hem Maddi hem de Manevi olarak SUÇLULAR.
4)Bu fonların bu getirileri NASIL elde ettiğini FİNANSAL OKUR YAZARLIKLARI ve Matematikleri güçlü olduğu için BİLEREK giren ama fon yönetimi ile bağlantıları olmayanlar sadece SUÇLU ama MANEVİ ve ETİK olarak.
5)Bu fonların bu getirileri NASIL elde ettiğini düşünmeyen ve bilmeyen ama EMRE TEZMEN ve türevlerini gerçekten gerçek fon yöneticisi ve Zeki sananlar SUÇSUZ.
6)Bu fonların bu getirileri NASIL elde ettiğini meslekleri gereği bilen BANKACILAR eğer bu fonları önerdiyse hem ETİK olarak hem Maddi olarak suçlu. Eğer bu önermeler karşığında KOMİSYON aldılarsa FECİ suçlular.
Mağdurların hangisi NE KADAR ve NASIL mağdur?
1)Burada EN MAĞDUR kısım garanti olduklarını düşündükleri için bu fon şirketlerinin PARA PİYASASI fonlarına girenler… Para piyası normalde Mevduat benzeri getiri getiren fonlar olmalı. Ama bu ÇAKAL fon Şirketleri maalesef para piyasası fonu içine riskli varlıkları da koydu. Aynı zamanda riskli varlıkları TEMİNAT olarak gösterdiler. O yüzden EN MAĞDUR kesim bu para piyasası fonlarına yatırım yapanlar.
2)İkinci sıradaki mağdurlar Hisse senedi fonlarına yatırım yapanlar.
3)Üçüncü sıradaki mağdurlar Fon şirketlerinin SANAL olarak ŞİŞİRDİĞİ hisselere bizzat kendileri girenler.
4)Bir de elbette genel olarak piyasa düşüşünden etkilenenler var.
ÇÖZÜM nedir? Gelin ÇÖZÜYORUZ:
1)Devletin elinde bu fonlar ilk kurulduğu günden bu yana kimin içeri ne kadar para koyduğu ve ne kadar para çektiği var.
2)Aynı şekilde Devletin elinde kimin Manipülasyon yapılan hisselere ne kadar para girdiği ne kadar para çektiği var.
3)Devletin elinde her birinin Adı Soyadı, kimlik numarası, banka numaraları, adresleri var.
4)Devletin elinde bu şahısların 1. Derece akrabalarının da bilgileri var.
5)Devletin elinde bu şahısların ne zaman nereye ne akdar para transferi yaptıkları da var.
6)Bu dosyalar toplasanız 50-100 GB büyüklüğündedir. Kolayca STATA veya MATLAB gibi kodlar ile analiz edilir. Tabii bunlar fil tarihinden kalma yazılımlar artık yapay zeka bile diyeceğimi sadece 1-GÜN içinde yapar.
7)Yapılacak şey şu. Para çekenlerin hepsinin çektiği para EKSİ yatırdığı para hesaplanıp bu kişilerden o para istenecektir. Bu kişiler suçludur ASLA diyemeyiz. Suçlu olanlar sadece Fon sahipleri ile ilişkili olanlardır, bunların arasında yetki ve konum sahibi olanlardır. Normal vatandaş suçlu değildir ama yinede suçlu olsun olmasın elde edilen kar SUÇTAN kaynaklanan gelirdir. Bu fark sepete konulmak zorundadır der CLAWBACK kavramı.
8)Bu kişilerin bazıları FAHİŞ karları ile araba, ev almış olabilirler. Farketmez. Haciz yoluna bile gidilmelidir. Bu karlar onların değil parasını buraya kaptıranlarındır.
9)Sepete toplanan para toplanırken: ÇIKAN PARA – GİREN PARA rakamı EN YÜKSEK olanlardan ilk olarak toplanmalıdır.
10)Sepetten ödeme yapılırken ana parasını kaybedenlere ödeme küçük meblağlardan başlanarak yapılmalıdır. AMA Bir Milyon TL gibi sınır koymak haksızlık olacaktır. Sadece parayı sepete alırken BÜYÜKTEN KÜÇÜĞE, parayı fon mağdurlarına dağıtırken KÜÇÜKTEN BÜYÜĞE yapılabilir. Ama Küçükten büyüğe yapılırken Toplam ÜÇ liste yapılmalıdır. Önce Para Piyasası fonlarında sıkışanlar küçükten büyüğe ondan sonra hisse fonlarında sıkışanlar küçükten büyüğe, sonra manipülasyon yapılan hisselerdekilerin ana paraları (elbette bu da küçükten büyüğe).
11)BÜYÜKTEN-KÜÇÜĞE fahiş karlar elde edenlerden bu karlar geri çağrılırken YASAL Devlet faizi uygulanmalıdır diye düşünebilirsiniz. Örneğin bu fona 14 ay önce 10 Milyon TL sokup 13 ay önce 34 Milyon TL çeken bir kişiden 34-10=24 Milyon değil, 24 Milyon TL artı 13 ayın yasal faizi alınmalıdır diyebilirsiniz. AMA BEN BÖYLE DÜŞÜNMÜYORUM. Çünkü bu sefer de bu o karları alanlara HAKSIZLIK olur. Karları alan herkes bu suçun içinde değil. Sadece ŞANSLI oldukları için orada olanlar da var ve bazıları bu karlara faiz geliri elde ETMEMİŞ olabilir o yüzden bunu yapmamak lazım.
12)Bu söylediklerim olayın sadece Finansal kısmı için geçerlidir. Hukuki ve Cezai kısmını Devlet ayrıca halleder diye düşünüyorum. Yani kar edenlerden ŞANS ESERİ bu fonlarda kar edenler sadece karları geri öderken, Fon sahipleri ike komünikasyon halinde bu karları edenler hem karları sepete geri ödeyip hem de cezai işlem görebilir.
13)Bu konuda Türkiye Cumhuriyeti Devleti bazı şirketlerden DANIŞMANLIK alabilir. Bu konuda dünyada bilinen danışmanlık şirketlerini yazmak isterim:
FTI Consulting - Forensic & Litigation
AlixPartners
Alvarez & Marsal (A&M)
Kroll (daha önceden adı Duff & Phelps)
Bunlar arasında benim en fazla okuma yaptığım ve bildiğim KROLL adlı firmadır. Bu firma aynı zamanda FTX borsası çöküşünde de yer almıştır.
Elbette Devlet olarak bunlar ile çalışırsak indirim de almalıyız diyeyim !!
Çünkü bunlar pahalı şirketler. Ama işin güzel kısmı yukarıda anlattığım CLAWBACK uygulamasında en fazla parayı maalesef HUKUK şirketleri yer. Ama bizim durumumuzda ülkemizdeki hukukçular bu işi devralacağı için masrafı çok az olur.
Bunlara MASRAF diyorum çünkü bu firmalara verilen paralar Mağdurlara verilen paradan düşer.
14) Sepete konulan paralar sadece eski giriş çıkış yapan kişilerin KARlarından OLUŞMAZ.
15)Aynı zamanda bu fonların ŞİŞİRMEKTE kullandığı tüm hisse senetlerinin geçmiş 5 yıllık işlemleri geri sarılmalıdır. Buradan elde edilen karlar da sepete konur. 2 tane ŞUBESİ olup da değeri Türkiye’nin MİLLİ SANAYİ şirketlerinin değerini aşan hisselerde KAR edenler heralde bunu kendi ZEKA ve BİLANÇO okuma kabiliyetlerine bağlamıyorlardır. Bağlıyorlarsa da bağlamasınlar ….
16) Sepete aynı amanda Fon şirketlerinin topladığı %2’lik TÜM işletim ücretleri geri konulmalıdır.
17) Son olarak Sepete eğer Maliyemiz bu işlemlerden geçmişte alınan stopajları koyarsa büyük bir iyi niyet göstergesi olur.
Bu işlemler yurtdışında HUKUK firmalarının büyük ayak diremesi nedeni ile ÇOK uzun sürer. Ama Türkiye’de çok daha kısa sürebilir.
18) Sepete Konan paraların Mağdurların tam zararını karşılamaması durumunda fon gelecek yıllarda açık kalabilir. Devlet bankaları açığı kredi olarak kapatır. Sepete zamanında para atmayanlar, Devlet bankalarının ipoteği ve HACZİ altında olur. Ben bu açığın eğer işlemi doğru yaparsak düşük olacağını düşünüyorum.
Tüm Devlet yetkililerini son 1 hafta içinde yaptıkları tutuklamalar ve mal dondurmalar için tebrik ederim. Eğer bu işi temiz bir şekilde ülke olarak çözersek BORSAYA ciddi yabancı yatırımcı da çekeriz. Dünya basınında pozitif olarak da yer alırız.
Ben bu sefer sonsuza kadar Türkiye ile ilgili siyasi, ekonomik, finansal konularda konuşmayı bırakıyorum. Tüm ülkeye geçmiş olsun.
28 Nisan Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Günü
Güvenli, sağlıklı ve insana yakışır çalışma koşulları en temel insan hakkıdır. Her yıl milyonlarca işçi, güvensiz çalışma koşulları nedeniyle yaralanmakta, hastalanmakta ya da hayatını kaybetmektedir.
Bu acı tablo, tedbir almanın ve iş güvenliği bilincinin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha bizlere göstermektedir.
Güvenli çalışma ortamlarının oluşturulmasının bireysel bir tercih değil, toplumsal bir sorumluluk olduğunun altını çiziyoruz.
28 Nisan Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Günü vesilesiyle, iş kazalarında kaybettiğimiz tüm emekçilerimizi rahmetle anıyor, daha güvenli yarınlar için mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğimizi ifade ediyoruz.
Petrol-İş Sendikası Mobil Uygulama Yayında
Sendikamızın Antalya’da gerçekleştirdiği Genel Temsilciler Kurulu’nda duyurusunu yaptığımız Petrol-İş Mobil Uygulaması kullanıma açılmıştır.
Petrol-İş Mobil Uygulaması ile toplu iş sözleşmelerine, güncel duyurulara, maaş hesaplama aracına, yasal bilgilere, üyelere özel avantajlara, video içeriklerine, dergilere ve çeşitli yayınlara kolaylıkla erişebilirsiniz.
Uygulamayı, mobil uygulama mağazalarından indirerek hemen kullanmaya başlayabilirsiniz.
-Android cihazlar için PLAY STORE
https://t.co/8xI8ls4vBm
-İOS (Apple) cihazlar için APP STORE
https://t.co/bCrn51FsGS
Uygulama hakkında gerekli teknik desteği şubelerinizden alabilirsiniz.
Bizler; daha musluğu açtığında üç ayrı vergi veren, bir telefon kendine bir telefon devlete alan, otomobilde radyo var diye TRT Bandrol ücreti ödeyen, tırnak makasından özel tüketim vergisi tahsil edilen, işsizlik maaşından bile damga vergisi kesilen milyonlarız.
O nedenle unutmamak gerekir ki, bu topraklarda en iyi vergi yetişir…
"İzmir'in dağlarında çiçekler açar" sıradan bir mısra değildir. Aylarca süren kanlı bir işgalin sona erişini haykıran müjdenin ifadesidir.
9 Eylül'de yaşanan kurtuluşu anlamak için işgalin ne kadar kanlı ve milletin haysiyetini ne kadar zedelediyici bir illet olduğunu çok iyi bilmek gerekir.
15 Mayıs günü Saat 08.00’e geldiğinde ilk gemi İzmir Limanı’na girdi. Karaya çıkan askerler, başlarında Hrisostomos'un bulunduğu kalabalık Papaz Heyeti tarafından dini törenle takdis edilmeye başlandı. Bu esnada gemiler düdüklerini öttürürken bando takımı Yunan milli marşlarını çalıyor ve tüm bu gürültüye kilisenin çan sesleri eşlik ediyordu. Hrisostomos, yaşlı gözlerle gördüğü her subaya “Zito!” diye haykırarak sarılıyor ve intikam telkininde bulunarak kanlı bir gerilim kapısını ardına kadar alıyordu.
Saatler 10.00'da kıkarma işlemi tamamlandıktan sonra Yunan birlikleri Kremer-Splandit Palas Oteli’ne doğru yürüyüşe geçti. Otelin önünde âdeta şenlik başladı. Milli oyunlar oynanıyor, Rum ahali ile askerler büyük bir Yunan bayrağı açarak işgali kutluyordu.
Başka bir birlik de bu esnada Yunan bayrağıyla kışlaya doğru yürüyüşe başladı. Tramvay hattının bulunduğu yola varıldığında üzerinde siyah elbise, kafasında şapka ve elinde silah bulunan bir Rum, Yunan askerlerin önüne geçti. Onları yüreklendirecek birkaç cümle söyleyip eliyle kenarda askeri geçidi izleyen Türklerin işaret etti ve ani bir hareketle Türklere doğru atıldı. Bir Yunan askeri de ona katılıp sokak kenarında bekleyen Türklerden birine dipçikle vurdu. Onu, süngüsünü Türklerin üzerine gelişigüzel savuran başka bir asker izledi. Bunun üzerine kalabalık bir anda iç içe girdi. Yaşanan boğuşma ve yükselen uğultular arasında bir el ateş sesi duyuldu. Kısa süreli sessizliğin ardından siyah elbiseli Rum yüzükoyun yere yuvarlandı. Yunan askerleri derhal silahlarına sarılıp Türklere doğru âdeta yaylım ateşine başladı. Kaçışan insanlar, ezilen çocuklar ve kanlar içinde yere yığılanlar... Ortalık bir anda kan gölüne dönmüş, kanlı bir katliam başlamıştı.
O esnada Ragıp Paşa Oteli’ne bitişik küçük saat dükkânında bulunan Aziz Efendi, katliamın ilk çığlıklarını duyar duymaz silahını cebine koyup Kemeraltı Caddesi’ne doğru yürümeye başladı ve kurşunlarını ilk gördüğü Yunan askerlerine doğru korkusuzca saçtı.
Çatışma haberleri kısa süre içinde şehrin tamamına yayıldı. Kışlaya ve Hükümet Konağı’na yönelen Yunan askerleri karşılarına çıkan Türklere acımadan ateş ediyor, fırsatını bulanlar ise süngülerini kullanmaktan çekinmiyordu. Bir Yunan birliği, beraberindeki makineli tüfeği çalıştırarak kışlayı taramaya başlayınca süreç kontrolden çıktı.
Ali Nadir Paşa beyaz bir bayrak bularak tüm maiyetini kışlanın önüne dizdi ve ne olursa olsun karşılık verilmeyece��i yönünde emir vererek teslim olmak için beklemeye başladı. Nizamiyeden içeri giren bir Yunan teğmen, karşısında teslim olmak için hazır duran Ali Nadir Paşa’ya küfürler savurarak tokat attı. Onu gören diğer askerler, kışla girişinde dizilen askerlere saldırdı. Ağır bir dayağın ardından sıra sıra dizilen Türk askerleri, Yunan askerlerinin nezaretinde sahile doğru yürüyüşe geçirildi.
Yunan askerleri yürüyüş esnasında şiddet uygulamaya devam ediyor, Türk askerlerinin “Zito!” diye bağırmasını istiyordu. Yürüyüşün başından beri buna direnen Albay Süleyman Fethi Bey, bir Yunan askerinin dikkatini çekerek durduruldu. Yunan askeri “Zito Venizelos!” diye bağırmasını emretmesine rağmen Süleyman Fethi Bey söylememekte ısrar etti. Ardından darp başladı. Fakat Süleyman Fethi direnmeye devam ediyordu. Bütün tehditler karşısında “Bir Türk askeri ancak milletinin büyükleri için ağzını açar!” diye haykırınca Yunan askerlerinden biri öne çıkarak süngüsünü Süleyman Fethi’nin göğsüne sapladı. Onu başka bir süngü darbesi izledi. Akabinde pek çok asker aynı anda süngüleriyle saldırdı. Üzerindeki üniformasıyla kanlar içinde yere yığılan Süleyman Fethi, ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı ve bir süre sonra son nefesini verdi.
Sağ kalanlar sahile doğru yürürken tokat, dipçik ve süngü saldırıları devam etti. Yüzbaşı Necati Bey, o saldırılardan biri esnasında yere yığılınca başka bir Yunan askeri tarafından süngülenerek şehit edildi. Türk askerlerinin maruz kaldığı vaziyeti cadde kenarlarından izleyen sivil Türkler de nasibini alıyordu. Bir Rum, sustalı çakısıyla bekleyenlere saldırıp eline geçen herkesi öldürüyor, sahilde sıkıştırılan başka Türkler de önce denize atılıyor, akabinde silahla vuruluyordu.
Katliam dalgası kısa süre sonra Hükümet Konağı’na sıçradı. Gözleri dönen Yunan askerleri öfke içerisinde Hükümet Konağı karşısındaki oteli işgal edip Hükümet Konağı’na ateş açmaya başladı. Akabinde binadaki herkes darp edilerek elleri havada avluya indirildi. Onları avluda eli sopalı Rumlar bekliyordu. Nitekim memurların hepsi yağmur altında sopalarla dövüldü. Sonrasında yağmur eşliğinde sahile doğru yürüyüşe geçirildi. Vali Kambur İzzet, o esnada yanında bulunan oğluna çaresizce “Zito bağır, Zito bağır!” diye uyarılarda bulunuyordu.
Rumlar gruplar halinde evden eve dolaşarak bulabildiği her şeyi alıp götürüyordu. Dükkanlar, iş yerleri, imalathaneler... Bulabildiklerini gasp etmekten çekinmiyor, karşı koyanları öldürmekte tereddüt etmiyorlardı.
Benzer hadiseler İzmir Lisesi’nde de cereyan ediyordu. Bir yüzbaşı komutasındaki yirmi Yunan askeri tarafından basılan lise, silah arama bahanesiyle boşaltıldı. Bahçeye indirilen öğrencilerden çoğu esir alınarak sahile doğru yürüyüşe geçirildi. Yürütülen kafilelerin yolları çakıştığında sekiz yaşlarında bir çocuk, az ileride yerde yatan askerin babası Necati Bey olduğunu fark etti. Yunan askerlerinin arasından geçip koşmaya başlayan çocuk, kanı yağmur suyuna bulanmış şekilde yerde cansız yatan babasına sarılıp ağlamaya başladı. Birkaç saniye sonra aniden nefessiz kaldığını hissetti. Önce şiddetli bir acı bedenini sardı. Akabinde hareketsiz halde babasının üzerine düştü. Bir Yunan askeri, babasının cesedi üzerinde ağlayan çocuğu, sırtından süngüleyerek öldürmüştü.
Katliam bitmiyordu. Sıra Gümrük İdaresi’ne gelmişti. Baş Müdür Agâh Bey, bina kapısının şiddetle vurulduğunu duyunca her şeyden habersizce aşağıya indi. Karşısında elinde Revolver’iyle öfkeli biçimde bakan Yunan askerini ve beraberindekileri görünce ellerini havaya kaldırdı. Askerler öfkeyle bağırarak üst kata çıktı ve Agâh Bey’in odasına girdi. Çekmeceler ve kasa didik didik edildi. Bulunan paraların tamamı gasp edildi. Yaklaşık yirmi beş memur Agâh Bey’le birlikte sağanak yağmur altında bahçede toplandı. Yunan askerleri önce memurların başlarındaki fesleri attı. Akabinde “Zito Venizelos!” diye bağırmalarını isteyerek dipçiklerle vurmaya başladı. Bir müddet bu şekilde yürütülen memurlar, bir Yunan askerinin emir vermesi üzerine koşmaya başladı.
Bu şekilde rıhtıma kadar koşturulan memurların artık takati kalmamıştı. Kimisi istemeyerek de olsa duraklıyor ve nefeslenme ihtiyacı hissediyordu. Onlardan biri de Veznedar Nâzım’dı. Alsancak İskelesi’ne vardıklarında fazlaca kilolu olmasından dolayı nefesi kesilmiş ve yere çömelmişti. Vaziyeti gören bir Yunan askeri yanına yanaşıp kalkmasını söyledi. Fakat Veznedar Nâzım kalkacak durumda değildi. Yunan askeri ikinci bir uyarıda bulunma gereksinimi hissetmedi. Bunun yerine silahının dipçiğiyle Veznedar Nâzım’ın başına sert bir darbe indirdi. Aldığı darbenin etkisiyle sersemleyip yere yığılan Nâzım, başına toplanan Yunan askerleri tarafından tekmelerle dürtülmesine rağmen hareketsizce yerde yatıyordu. İçlerinden biri süngüsünü çekip sırtına sapladı. Veznedar Nâzım, oracıkta şehit oldu.
Yunanlar tarafından sahile getirilen Türkler, kötü muamele eşliğinde iskeleye yanaşan vapura bindirildi. Önce güvertede bekleyen sopalı askerler tarafından dövüldüler, akabinde at dışkısıyla dolu ambar içine hapsedildiler. Türkçe konuşmayı bilen bir Yunan subayı, “Hepinizi köpek gibi boğazlayacağız, haydi mezarlarınıza!” diyerek ambarın kapısını sürgüledi. Gemilere sığmayan Türkler ise bir toplama merkezine götürüldü.
Toplama merkezine varıldığı vakit herkes sıraya dizildi. Yunan askerleri, Türkleri aşağılamak için başta Allah, peygamber ve Kur’an-ı Kerim olmak üzere bütün kutsallara en ağır hakaretleri etmeye başladı. Bazı Yunan askerleri öfke nöbetine girerek savunmasız Türkleri katletmekten çekinmedi.
Bir İngiliz kontrol subayı o anları “İzmir civarındaki kırsal kesimde yaşayan Rum halkı, ordunun silah depolarını yağmalayıp Türk köylerini talan ettiler ve Müslümanları av sürer gibi kovalayıp öldürdüler” yazarak not aldı.
O sabah İzmir’de onlarca sivil, asker, kadın ve çocuk katledildi. Yüzlercesi yaralandı. Süvari polislerinden Halit, Manisalı Sağır Hasan, Ispartalı Ahmet, Sanayi Mektebi öğrencilerinden İhsan ve polis memurlarından Fahri ile Refik Hüseyin acımasızca katledildi. Urla Polis Komiseri Giritli Hüseyin’in, Giritli Ahmet’in, gazeteci Hasan Tahsin’in ve gazete dağıtan iki çocuğun bedenleri parçalanmış halde bulundu. İnzibat askerlerinden Refik’in cesedi neredeyse tanınmaz hale getirildi. Hükümet Konağı’na ateş açmak için Yunan askerleri tarafından işgal edilen otelde, aralarında çocukların ve kadınların bulunduğu sekiz ceset tespit edildi. Boğulmuş kırk beş ceset sahile vurdu. Tilkilik Maliye Tahsil Şubesi Memuru Nuri Bey’in ölü bedeninde elliye yakın süngü darbesi sayıldı.
Tüm bunlar, yalnızca bir günde gerçekleşti. Fakat işgal tam 1214 gün sürecekti. İşte, biz 9 Eylül günü tüm bu haysiyetsizliklerden kurtulduk. Kıymetini bilelim. Sahip çıkalım.
"Ben yirmi üç yıllık öğretmenim. Her tipten, her karakterden, her anlayıştan çocuk, genç, anne ve baba gördüm. Oğlunun mafya üyesi olmasını isteyen baba da gördüm; oğlunun bir kızı tâciz etmesinin gâyet normal olduğu (erkek değil mi, yapacak demişti) söyleyen anne de gördüm. Cezâevine giren, ama gerçekten suça sürüklenmiş olan çocuk da gördüm. Hattâ üç aylık tutukluluğunda cezâevinde bana tesbih yapmıştı, sonra beraât edip, çıktı.
Bir çocuk, suça eğilimli doğmaz. Suç öğrenilen bir şeydir. Şiddet, öğrenilen ve bağımlılığa dönüşen bir şeydir. Suça sürüklenen çocuk tâbiri kadar yanlış bir şey yoktur. Böyle dedim diye kimse, bir üst paragrafı hatırlatmasın. Bir çocuk, ekmek çalar, baklava çalar ya da kendisini, nâmusunu korumak için harekette bulunur. Bu tip çocukların yaptığı şey bir suç ise o zamân bu çocuklardan "suça sürüklenen çocuk" diye söz edilebilir. Ama sâdece bunlardan...
Okuldaki kıza tecâvüz eden, kameraya çeken ve bunu arkadaşlarına paylaştırıp, organize tecâvüzün sürmesini sağlayan organize suçlular, suça sürüklenen çocuk değildir.
Bir insanı ya da çocuğu, planlayarak, âdetâ ava çıkmış gibi organize bir biçimde öldüren ve ardından bir zafer edâsıyla bu durumu kutlayan organize suçlular, suça sürüklenen çocuk değildir.
Aşîret ya da çete bağlantısının etkisiyle, hedefe alınan birini, sırf daha az cezâ alacağı için öldüren biri, suça sürüklenen çocuk değildir.
Dolayısıyla bu tip ağır cezâ gerektiren büyük suçlarda, çocuk indiriminin kaldırılması ve bu suçları işleyenlerin yetişkin gibi yargılanması da çocuk haklarına aykırı falan değildir. Tam tersine, özellikle aşîret ve çete bağlantıları ile sırf yaşı küçük diye cinâyet işlettirilecek olan çocukları koruyacak olmasından dolayı olumludur da...
Ancak tüm bu gerçeği kavrayacak bilgisi, zekâsı ve tecrübesi olmasına rağmen, bu suçluların da mağdûr olduğunu söyleyen, bunların yetişkin gibi yargılanmasını istemeyi, saçma sapan bir şekilde çocuk evliliği, yâni çocuk istismârına bağlayıp, hükûmetin adamısınız diyen herkes ama herkes, istisnâsız şerefsizdir."
Anayasa 3. Madde:
“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.”
Tişörtünün cebine Doblo ruhsatıyla sigarayı koyup,belinde bi ton anahtarla şangur şungur gezerken kendisine uzatılan mikrofona “gençler iş beğenmiyor” diyen dayıların bahsettiği iş ilanı
Sokak hayvanları konusunu çalışan izleyicimizden gelen bir not:
Birinci basamak, köpeğin sokağa düşmesinin engellenmesi için insanlara yaptırım uygulanmasıdır.
İngiltere'de sadece 3 doğum yaptırabilirsiniz 1 yılda. Satmak için vergi dairesine bildirimde bulunmalısınız. eğer köpeği terkederseniz o küçücük cezası için yavaş ingiliz hukuk sisteminde sürünürsünüz. ideal bakımını yapmazsanız abuse ederseniz 20.000£ a kadar cezası vadir.
Fakat siyasetçiler, yirmi koyun için 5 kangal besleyen ve kızan zamanında dişileri kapalı tutacak bilince sahip olmayan dayının, her yıl üreyen 30 yavru için yavru basına 30.000 TL ceza öderse kendisine bir daha oy vermeyeceğini biliyor.
Odaklanmamız gereken nokta bu.
Köpek yılda 2 defa 12-14 sağlıkl�� yavru doğurabilir. Her iş yeri bahçesine, depoya bağlanan, arada ava çıkıyor diye köpek besleyen avcının köpeği yılda 10'ar 10'ar ürediği sürece en muhtesem yasayı çıkaralım, ne öldürerek ne sokakta bakarak bas edemeyiz.
İkinci yanılgımız, ithal köpek. Asla ahlaklı bir şey değil Romanya'da kafeslerde seri köpek üretimi fakat bilmemiz lazım ki sokak köpekleri bu köpeklerden üremiyorlar, ithal edilen en popüler köpekler lapdog kategorisi ve bulldog, danua, viszla... fakat sokak köpekleri : anadolu çoban köpeği ve av köpeklerinin kırmaları. Sadece yazlık muhitte belki 1 tane kurt- husky melezi belki bulunur. İthal köpek olmasın tabi, ama programınıza katılıp her ağzını açan ilk önlem olarak köpek ithalatı diyor da kaç tane bu saydığım cinslerden sokak köpeği gördüler ki? Yıllardır melez sokak köpeği sahiplenirim ama cins köpeklerin sokağa düşme oranları sıfıra yakındır, İngiltere için konuşursam sahiplendirme dernekleri cins bazındadır, sıraya girersiniz beklersiniz sahiplenmek-foster için.
Sokak köpeklerinin kaynağını araştırmadan çözmeye çalışıyoruz. Hiç bir üniversitenin raporu yok o sene o bölgede yeni görülen köpeklerin nereden geldiğiyle alakalı. Ama size kendi gözlemimi söyleyeyim, 7 yil Silivri'de bulundum , İstanbul -tarım -Sanayi ve Ormanın buluşma noktasıdır. Her yıl mayıs ayında köylerden sürü halinde 5-6 aylık yavrulardan oluşan köpekler iner. O aylarda silivri sahili yavrudan geçilmez. Çünkü genellikle 21 aralıkta en yoğun doğumlar yaşanır, mayıs ayında yavrular mesafe aşacak boya gelmiş olur. Köyün çöpleri sınırlıdır, yerel köpekler en başta uzaklaştırır sokağından, yavrular da yolu arabaları insanları takip ederek Silivri'yi bulur.
Bu köpekler çiftliklerde alan koruyanların ve Trakyalı avcıların yavrularıdır. Odaklanmamız gereken bunları sonsuzlarca üretenlerdir.
🔴TÜİK dalga geçti!
Milyonlar enflasyonun altında ezildi!
📌 6 aylık resmi enflasyon yüzde 24,73
❓ Peki, kim ne kadar zam alacak?
🔴 Resmi enflasyonun üstünde zam alan kimse yok ama milyonlarca işçi, memur ve emekli enflasyonun altında ezildi!
📌 İşte işçinin, memurun ve emeklinin Temmuz 2024 zam oranları:
➡️ Asgari ücretle çalışanlar yüzde 0️⃣ zam!
➡️Kök aylığı 8 bin liranın altında olan işçi ve Bağ-Kur emeklileri yüzde 0️⃣zam!
➡️ Kök aylığı 9 bin lira olan emekliler yüzde 12,3 zam
➡️ Tüm memurlar yüzde 19,3 zam (enflasyonun 5,4 puan altı).
➡️Tüm memur emeklileri yüzde 19,3 zam! (enflasyonun 5,4 puan altı)
Emeklililere para olmadığı için zam yapılmıyor değil!
Ana muhalefetin bu iddiası çok ciddi bir yanılgıdır!
Emeklilere neoliberal dogmaya dayalı bir ekonomi politikası izlendiği için zam yapılmıyor.
Alım gücünün talebi, talebin enflasyonu artıracağı dogmasına dayalı neoliberal politika yüzünden emekli aylıklarına ve asgari ücrete zam yapılmıyor.
Hadi emeklilere "para yok" diye zam yapılmıyor dediniz. Peki asgari ücrete niye zam yapılmıyor? Asgari ücretle devletin alakası yok.
Demek ki mesele "para" değil! Üstelik asgari ücrete zam yapılması SGK prim gelirlerini artıracağı için Hazine'nin lehine bile olabilir! Buna rağmen zam yapmıyorlar!
Emeklilere ve asgari ücretliye para veya kaynak olmadığı için zam yapılmıyor değil.
Kaynağı da parayı da devlet yaratır!
Kaynak değil tercih sorunu var!
Ana muhalefetin acilen neoliberal dogma ve kavramlardan kurtulması şart!