Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği’nde yıllardır kol kola yürüdüğümüz yol arkadaşımız Çisel Demirkan’ın hukuksuz şekilde 4 gündür gözaltında tutulmasına, gazeteci dostlarımız Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan Onlar TV’de ses oldu.✊
Sevgili Barış, Çisel'in gözaltına alınmasını anlatırken kelepçe takılmak istenenin Çisel değil, büyük bir mücadele olduğunu da anlatmış...
Savaşların en büyük mağdurunun kadınlar ve çocuklar olduğu gerçeğinden hareketle, NATO’nun savaş politikalarına karşı durmaya; her koşulda kadından ve çocuktan yana mücadele etmeye devam edeceğiz.
Çisel için, gözaltına alınan yurttaşlar için, kadınlar ve çocuklar için...
@oncecocukkadin@MujdeTozbeyy@baristerkoglu@barispehlivan
Ankara’da “Bağımsız Türkiye” için NATO’yu protesto eden TKP üyelerine dönük polis şiddetinde yedi arkadaşımız kafalarından ağır darbe almış, bazı arkadaşlarımızın kol ve göğüs kafeslerinde kırıklar oluşmuş, bir arkadaşımız kalp krizi şüphesiyle anjiyoya alınmıştır.
Yaralanan ve gözaltına alınan yoldaşlarımızın durumlarını yakından takip ediyoruz. Gözaltılar derhal serbest bırakılsın!
⚪Kaldığımız yerden, daha gür bir sesle!
Gazeteci dostlarımız @baristerkoglu ve @barispehlivan'ın ekranlardan gösterdiği dayanışma ve sizlerin desteğiyle mücadelemize kaldığımız yerden devam ediyoruz. NATO’nun bir emperyalist terör örgütü olduğunu, halkı satanların korkularını yazmaya ve duyurmaya kararlıyız.
📌Ortaklaşa dergisi yurtseverlerin, eşitlik ve özgürlükten yana olanların sesi olmaya devam edecek. Takipte kalın, videoyu paylaşarak sansürü birlikte kıralım!
@tkpninsesi
İstanbul İl yöneticilerimiz ve partili avukatlarımız ile birlikte Deniz Göktaş’ın gözaltı sürecini takip etmek için Çağlayan Adliyesi’ndeyiz.
Halkın vicdanına seslenen, düzenin ürettiği akıldışılıkları görünür kılan mizaha duyulan tahammülsüzlüğün karşısında, Deniz Göktaş’ın yanındayız.
#DenizGöktaşSerbestBırakılsın #DenizGöktaş
Ankara Valiliği 7-8 Temmuz’da düzenlenecek NATO zirvesine ilişkin kentte 13 gün sürecek utanç verici bir yasaklama kararına imza attı. Dünyanın en büyük terör örgütü NATO’nun liderleri Ankara’ya gelecek diye başkentte NATO karşıtı eylem ve etkinliklerin yasaklanmasını öngören bu karara karşı partili avukatlarımız bugün yürütmenin durdurulması ve iptali talebiyle dava açmıştır. Bu ülkenin sahibi ne NATO temsilcileri ne de onların işbirlikçileridir. Bu vesileyle bir kez daha ülkemizin tüm yurtseverlerini, cumhuriyetçilerini, onurlu halkını emperyalizme karşı mücadeleyi birlikte yükseltmeye çağırıyoruz.
Tavrımız ve çağrımızdır
Sol kimlikçi bir tartışmanın parçası olamaz. Yurttaşlarımızın etnik ya da mezhepsel kökeni Türkiye’yi aydınlığa, eşitliğe, özgürlüğe, bağımsızlığa, refaha taşıyacak bir mücadelenin doğrultusunu değiştiremez. Şu ya da bu makama gelecek kişinin dünya görüşü, çalışkanlığı, halka adanmışlığı, yurtseverliği, bilgi ve becerisi, dürüstlüğü dışında hiçbir kriterin önemi yoktur.
Bu ülkede etnik ve mezhepsel eşitsizliklerin, ayrımcılığın olduğu açık bir gerçektir. Önemli olan, bu gerçeğe nasıl yaklaşılacağı ve nasıl çözümler üretileceğidir. Kimliklerin birbirinin karşısına konduğu bir taraflaşmanın herhangi bir çözüme yardımcı olması mümkün değildir. Çözüm, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu derin sömürü, ağır yoksulluk ve adaletsizliğin kaynaklarını kuruturken bu eşitsizlik ve ayrımcılığı da birleştirici bir perspektifle ortadan kaldırmaktadır.
Türkiye solu bu çok basit gerçeği unutmuş ve emekçi halkımızı bölen kimlikçi politikaların peşinden gitmiştir. “Alevi Cumhurbaşkanı seçilemez”, “anadili Kürtçe olan bir Cumhurbaşkanı adayını desteklemeyiz” gibi siyasal ve kamusal alanda hiçbir yeri olmaması gereken açıklamalara yol açan da solun kimlikçi siyasetin yarattığı sıkışmadan kurtulamamasıdır.
Bütün bu yalpalamaların ortasında bir kesim sola haksız ithamlarla, genellemelerle düşmanlık geliştirmekte, sosyalist hareketin milliyetçi hezeyanlarla hedef alınması ve günah keçisi ilan edilmesi için kampanyalar düzenlemektedir. Oysa sol, başından beri her tür milliyetçilik ve liberalizm karşısında başka hiçbir hesap gütmeden, yalnızca kendi ideolojik-siyasal ilkelerine ve devrimci hedeflerine sadık kalarak dik dursaydı, bağımsızlığını korusaydı, birlik ve müttefiklik ilişkilerini bu zeminde kursaydı, bugün tamamen farklı bir ülkede yaşıyor olurduk.
Solun tartışılamayacak ilkeleri vardır ve bu ilkeler korunarak çoğalmak, güç olmak mümkündür. Yıllardır söylediğimiz gibi, DEM Parti ve CHP gölgesindeki bir sol ilkelerini gözden çıkarmış bir soldur. Anti-emperyalizm, laiklik savunusu ve kapitalist sömürüye karşı olmak sekterlik ya da küçük düşünme değildir. Tersine, Türkiye’nin geleceği bu ilkelerden hareketle inşa edilecektir.
TKP, çok uzun bir süredir DEM Parti ve CHP gölgesinde sosyalist hareketin gelişemeyeceğini ve bu partilerin peşinden gidilmemesi gerektiğini yüksek sesle ifade etmektedir. Solun bir dönem CHP’ye, sonra DEM Parti’ye, sonra tekrar CHP’ye bel bağlayarak siyaset yapar hale gelmesi bugün toplumun umutsuzluk ve örgütsüzlüğünün en önemli nedenlerinden biridir. Bazı sol kesimlerin DEM Parti merkezli politikaları terk ederek CHP yörüngesinde siyaset yapmasını bir olumluluk olarak görenler, meselenin özünü kavrayamamaktadır. Kuşkusuz DEM Parti ve CHP farklı tarihsel ve ideolojik dinamiklerin ürünüdür. Ancak bu farklılıklar Türkiye’nin sömürüden, zorbalık ve adaletsizlikten arındırılması mücadelesinde sosyalist hareketin bağımsızlığı söz konusu olduğunda önemsizleşmektedir.
İşte bu koşullarda bir kez daha bütün samimiyetimizle çağrımızı yineliyoruz: Düzen siyasetinden bağımsız; devrimci, yurtsever, sermaye karşıtı, emperyalizmin bütün biçim ve kurumlarından kopmuş, Aydınlanmacı ve Cumhuriyetçi bir solun toplumsal ve siyasal bir güç haline gelmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur.
"Amalar" ve "fakatlar" bir köşeye bırakılabilirse, sol gerçek bir kimlik kazanacak ve başlı başına bir siyasal güç merkezi haline gelecektir. Solu ilkelerinden uzaklaştıran "en geniş güçlerin birliği" yaklaşımı derhal terk edilmelidir. AKP iktidarıyla mücadele o iktidarın kaynakları iyi teşhis edilerek başarıya ulaşabilir. Tarikatlarla, holdinglerle, NATO’yla, Avrupa Birliği ile hesaplaşmayı erteleyen bir solun “en geniş güçlerin birliği”ni kime ve neye karşı oluşturmak istediği emekçi halk açısından kocaman bir belirsizlik içermektedir. Oysa sol ancak açık, yalın ve tutarlı bir siyasal-ideolojik kimlikle çaresizlik içindeki yoksul halk kesimlerine umut verebilir, seçenek oluşturabilir.
Madem son gelişmelerle birlikte solun kendisine yabancı ideolojik-siyasal zeminlerde mevzi elde etmeye çalışmasının maliyetleri ve çıkışsızlığı açık bir biçimde görüldü, o zaman cesaretle ders çıkarmanın zamanı gelmiştir. TKP geriye dönük tartışma ve ayrım noktalarını bir kenara koyarak tamamen geleceğe odaklanmaya ve üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye hazırdır.
Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komite
Müzisyen @halukpolat'a kampanyamıza desteği için teşekkür ederiz.
DAYANIŞMA YAŞATIR 🇨🇺 ☀️ 🇹🇷
#Küba’nın maruz bırakıldığı enerji krizi, halkın sağlık hizmetine ve tıbbi bakımına erişimin önünde bir engel.
Ülkede kanser ve diğer hayati hastalıklara öncelik verilmesi nedeniyle binlerce acil olmayan ameliyat ertelenmiş durumda. Ameliyat sırası bekleyen hasta sayısı 100 binden fazla ve bunların yaklaşık 12 bini çocuk.
Güneş enerjisi sistemleriyle hastanelerin kesintisiz çalışmasına katkı sunmak için “Küba’ya Güneş Topluyoruz!” ☀️
#Cuba
#CubaNoEstáSola
#CubaEstáFirme
#100AnosConFidel #Fidelle100Yıl
@siempreconcuba@Embacuba_Turqui@CubaMINREX@PresidenciaCuba
Aramızdan ayrılışının 63. yılında Nâzım Hikmet, eşit, aydınlık ve bağımsız bir ülke için mücadele edenlerin yolunu aydınlatmaya devam ediyor.
Büyük Usta Nâzım Hikmet 63 yıl önce bugün aramızdan ayrıldı. Yaşamı boyunca insanlığın kurtuluşu için verilen mücadelenin parçası oldu. Hayatındaki en önemli iki şey memleketi ve partisiydi. Sanatını ve kişiliğini komünist kimliğinden ayırmak isteyenler hiçbir zaman başaramadı.
Sömürünün ve emperyalist saldırganlığın yoğunlaştığı bugün de, Nâzım’ın partisi, kendi çıkarları uğruna tüm kaynaklarımıza çöken, ülkemizi NATO’nun kanlı planlarının ortağı haline getirmeye çalışan asalak patron sınıfı ve onların siyasi temsilcilerinden kurtulmak için, hep birlikte mücadeleye çağırıyor.
Bu halk zorbalara boyun eğmez!
2013 yılının 31 Mayıs akşamı binlerin akın ettiği Taksim’de başlayan ve memleketin dört bir yanına yayılarak milyonlarca emekçinin parçası olduğu Haziran Direnişi halkın boyun eğmeyeceğini, bu memlekette umudun tükenmeyeceğini gösterdi.
AKP, muhalefetin ve iktidar ortaklarının da yardımlarıyla Türkiye’yi esir almış ve düzen siyaseti halkı bu esarete alıştırma görevini üstlenmişti. AKP Türkiye’yi dönüştürmek için cüretli adımlar atarken ona engel olabilecek hiçbir güç yok gibi gözüküyordu.
Haziran Direnişi her şeyden önce bunun doğru olmadığını ispat etti: Düzen siyaseti ve meclis muhalefeti yıllar boyunca halkı oyalamıştı, oysa ki halk hareketi AKP’yi durduran ve Erdoğan’a sınırlarını gösteren asıl güçtü.
Haziran Direnişi’nden sonra 13 yıl boyunca yaşananlar da bunu kanıtladı. Halkın öfkesinden ve Haziran’da ortaya çıkan enerjisinden korkulmuştu. AKP bunu her fırsatta direnişin meşruiyetine saldırarak, direnişin kökünün dışarıda olduğuna dair kanıtlar uydurarak gösterdi. Muhalefet ise kendi kontrolünde olmayan bir hareketin mevcut sistemin meşruiyetini de sarsabileceğini bilerek buna yol açmaması için sorumluluk üstlendi.
Halbuki Haziran Direnişi’nde özgürlükleri için mücadele edenler laik ve yurtsever duyarlılıklarla hareket etmiş, AKP projesinin zıttı olarak “dış güçler”in müdahalelerine izin vermemiş, ayaklarını memleketin toprağına basmasını bilmişti. Haziran Direnişi’nin bu karakteri, topraklarımızın AKP eliyle yeni NATO birliklerine açıldığı, ülkemizin daha Amerikancı ve NATO’cu bir eksene doğru sürüklendiği bugünlerde daha büyük anlam kazanmaktadır.
Bu halk kaderini kendi eline aldığında parlamış, özgüvenini kazanmış ve Türkiye tarihinin en önemli toplumsal olaylarından birine imzasını atmıştır.
Karanlığın içerisinde bir işaret fişeği gibi parlayan bu direnişi selamlıyoruz.
Türkiye Komünist Partisi’nin Özgür Özel ve arkadaşlarına, bir bütün olarak CHP’ye dönük değerlendirmeleri ortadadır. Hiçbir ideolojik, siyasal yakınlığımız olmadığını her defasında tekrarlamak durumunda değiliz. Ayrıca kimseye kefil de olmayız. Ancak…
Şu anda “hukuken” CHP’nin başına getirilen Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin Genel Başkan olarak kabul etmemiz de, yalnız bugün değil gelecekte de imkansızdır.
Bu “atama” işlemi iktidar olanakları kullanarak bir başka parti tarafından gerçekleştirilmiştir. AKP diğer partileri doğrultu ya da yönetici tayin edemez. Kendi meşruiyeti bu kadar zedelenmiş bir partinin siyaset alanını tasarlama girişimleri, bu girişimlere ortak olanların da meşruiyetini sıfırlar.
CHP tabanının bu operasyonu kabullenmeyeceği açıktır. Bir siyasi parti programı, örgütsel yapısı ve toplumsal ağırlığı ile bir bütündür. Daha önce birçok adımı kendi partisinin tabanındaki hoşnutsuzluklara rağmen dayatıp yoluna devam eden Kılıçdaroğlu’nun bu defa şansı yoktur.
Bizi en fazla ilgilendiren ise siyasi partilerin iç dinamiklerine müdahalenin önünü tamamen açan bu uygulamanın toplum tarafından kararlılıkla mahkum edilmesidir. Bu büyük ölçüde gerçekleşmiştir. Protesto gösterilerine katılımın az ya da çok olmasının bu aşamada bir önemi bulunmamaktadır.
AKP, medyasından vekiline, bürokratından trolüne başka partilere akıl ve yön verme konusunda kendini kaybetmiş durumdadır. Yandaş köşe yazarları sürekli olarak muhalif parti ve siyasetçilere not vermektedir. Burada siyaset alanının daraltılması isteğinin yanı sıra kadar ideolojik ve kültürel bir sorun da vardır. Her şeyin sahibi olma dürtüsü iktidar için artık bir davranış kalıbı haline gelmiştir. CHP tabanının bunu kabullenmemesi iyi bir şeydir.
İlginç olan, AKP’nin diğer partileri kendisine benzetmeye çalıştıktan sonra kendi alanında beliren rakiplerden şiddetle rahatsız olmasıdır. Ekrem İmamoğlu’nun başına gelenler bu açıdan çok öğreticidir.
Velev ki, Kılıçdaroğlu yönetimi tutsa, parti AKP’yle uyumlu bir biçimde güçlenip ona rakip haline gelse, iktidar aynı operasyonu ona da çekecektir. Ancak bu imkansızdır. Kılıçdaroğlu’nun da bunun farkında olduğu ve CHP’nin yönetilmesinden çok yönetilemez hale gelmesi doğrultusunda adımlar attığı görülmektedir.
Biz CHP gerçeklerini siyasal ve ideolojik zeminde halkımıza anlatmaya devam edeceğiz. Bunu yaparken, Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin Genel Başkanı olarak görmemiz mümkün değildir.
Çocuklarımız için bir kez daha Cumhuriyet, Egemenlik ve Eşitlik!
Ülkemizin en ileri kazanımlarına imza atan Türkiye Büyük Millet Meclisi 106 yıl önce bugün kuruldu. Bağımsızlık mücadelesine önderlik etti, saltanatı ve hilafeti kaldırdı, cumhuriyeti kurdu.
Bu büyük atılımdan bugün eser kalmadı. Yurttaşlarımızın büyük bir yoksulluğun, eşitsizliğin, sömürünün kucağına itildiği, çocuklarımızın tarikatlara, gerici bir eğitim sistemine teslim edildiği, her gün işçi ve kadın cinayetlerinin gerçekleştiği bir ülkede ne halkın egemenliğinden ne de cumhuriyetten bahsedebiliriz.
23 Nisan’dan daha birkaç gün önce Şanlıurfa’da ve Kahramanmaraş’ta çocuklarımız ve öğretmenlerimizin karşı karşıya kaldığı saldırı ülkemizin içine düştüğü karanlığın boyutlarını göstermektedir.
Uzun bir süredir ülkenin kurumları bir avuç patronun tüm zenginlikleri yağmalamasına, cumhuriyetin kazanımlarının tasfiye edilmesine, halk düşmanı politikaların hayata geçirilmesine yarayan bir oyun alanına dönüştürülmüştür.
Bugün egemen siyaset ve meclis hiçbir biçimde emekçi halkımızı temsil etmemektedir.
23 Nisan’ın anlamı ise açıktır: 23 Nisan bağımsızlık, laiklik ve halkın kendi kendisini yönetme iradesidir. Çocuklarımızın yüzünün güldüğü aydınlık bir ülkedir. Bu ülkenin gerçek sahibi olan emekçiler kendi gelecekleri hakkında söz sahibi olacakları bir düzeni ve meclisi mutlaka kuracaktır.
Eşitlikçi, özgür, bağımsız, aydınlık bir ülkeyi kuracağımıza olan inançla tüm halkımızın ve çocuklarımızın 23 Nisan’ını kutluyoruz.
soL’dan kamuoyuna açıklama
***
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığına bağlı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, Kahramanmaraş’ta öğrenci ve öğretmenlerin hedef alındığı saldırı sonrası açıkça soL Haber’in görselini kullanarak yalan haber iddiasında bulunmuş, soL’un “toplumsal kaos yaratmaya çalıştığını” öne sürmüştür.
Öncelikle soL’un yalan olduğu söylenen haberinin kaynağı, doğrudan bölgede görev yapan eğitim emekçileri ve bölgedeki eğitim sendikası yöneticileridir.
soL, olayın sıcaklığı ile dile getirilen bu iddiaya ihtiyatla yaklaşmış, iddiayı haberleştirirken resmi kurumların açıklamalarının aksi yönde olduğunu, bölgedeki kaynakların ise ısrarla söz konusu durumu dile getirdiğini aktarmıştır.
Başkanlık, tüm yayıncılık geçmişi büyük bir özen ve titizlikle dolu olan soL’u hedef göstermek, yargı sopasıyla tehdit etmek yerine halkın resmi kanallardan doğru şekilde bilgilenmesini sağlama görevini yerine getirmelidir.
Öte yandan Başkanlığın hedef gösterme tarzının “seçiciliği” de ayrıca dikkat çekicidir.
soL’u asılsız şekilde hedef göstermeyi büyük bir kolaylıkla yerine getiren Başkanlığın, “Şanlıurfa’daki saldırganın olaydan bir gün önce gözaltına alınıp serbest bırakıldığını” yazan Sabah gazetesini işaret etmeyi “unutmuş” olması da gerçekten hayret vericidir.
Tekrarlıyoruz, Başkanlık soL’u tehdit etmek ve asılsız iddialarda bulunmak yerine halkın resmi kanallardan sağlıklı bilgi alması görevini yerine getirmelidir.
Okurlarımıza saygıyla…
Türkiye Komünist Partisi işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ta, Adana, Ankara, İstanbul ve İzmir olmak üzere dört ayrı merkezde miting düzenliyor.
1 Mayıs mitingleri işçi sınıfının kapitalist sömürüye ve emperyalist barbarlığa karşı devrimci ve cumhuriyetçi meydan okuyuşunu temsil edecek.
1 Mayıs'ta emekçiler sosyalizm ve cumhuriyet için toplanacak.
İstanbul Kartal Meydanı- Saat 15.00
Ankara Anıtpark- Saat 15.00
İzmir Karşıyaka Demokrasi Meydanı- Saat 15.00
Adana İller Bankası Kavşağı- Saat 12:30
TKP 1 Mayıs için çağırıyor
Türkiye Komünist Partisi işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ta Adana, Ankara, İstanbul ve İzmir’de olmak üzere, dört ayrı merkezde miting düzenlemeye karar vermiştir. İşçi sınıfının kapitalist sömürü ve emperyalist barbarlık karşısında devrimci ve cumhuriyetçi bir meydan okuyuşun öncü gücü haline gelmesi bugünün ertelenemez temel görevidir.
1 Mayıs emekçi halkın bu görev doğrultusunda irade gösterdiği, enerji ve umut çoğalttığı, örgütlendiği bir gün olmadığı sürece anlamsızlaşmaya mahkumdur.
Ne yazık ki, Türkiye’de 1 Mayıslar anlamsızlaşma tehlikesi ile karşı karşıyadır.
Sendika konfederasyonlarının uzun yıllar boyunca 1 Mayısların kutlanması için gösterdiği çabayı yok saymak, hükümetlerin baskısı karşısında gösterdikleri kararlılığa karşı haksızlık yapmak niyetinde değiliz. Ancak bu emek ve mücadeleye gölge düşüren tutum ve davranışlar da yıllar içinde ne yazık ki kalıcılaştı ve 1 Mayıslarda belirleyici olması gereken işçi sınıfının bağımsız ideolojik ve siyasal kimliği iyice silikleşti.
Konfederasyon ya da bağlı sendika yönetimlerinin siyasal tercihlerine kimse karışamaz. Ancak birleşik ve kapsayıcı bir 1 Mayıs düzenlemek doğrultusunda irade ortaya koyanların 1 Mayıs’ın evrensel ilkelerine uygun bir içerik hazırlamaları ve katılımcı örgütlere eşit mesafede durmaları gerekmektedir. Bütün çağrılarımıza, açıklamalarımıza, görüşmelerimize rağmen 1 Mayıslarda CHP ve bazen de DEM’li siyasetçilere konuşmacı olarak yer açılması, bazı kentlerde miting düzenleyicilerinin CHP seçim otobüslerini kürsü ve propaganda aracı olarak kullanması basit bir özensizliğin ürünü değil, Türkiye’de sendikal hareketin içine düştüğü durumla ilgilidir. Türkiye Komünist Partisi’nin CHP’nin 1 Mayıslara katılımından rahatsızlık duymadığı herhalde açık olmalıdır. Tersine, partimiz CHP’nin 1 Mayıslara daha büyük bir kitle ile katılmasını arzu etmektedir. Ancak TKP büyük bir ciddiyet, kararlılık ve yüksek katılımla parçası olduğu işçi sınıfının mücadele gününde, hangi gerekçeyle olursa olsun, kapitalist sömürü düzeni ve emperyalizmle sorunu olmayan siyasetçileri dinlemek ya da onların sahne şovlarını izlemek zorunda değildir. 1 Mayısların düzen partilerinin işçi sınıfının çıkarlarıyla ilgisi olmayan gündemlerine bağımlı hale getirilmesinin bir diğer sonucu Taksim Meydanı ile 1 Mayıs arasındaki tarihsel ilişkinin değer yitirmesidir. Taksim, Türkiye’de 1 Mayıs’ın ilk kez kitlesel ve merkezi olarak kutlandığı alandır. Bu alanda yüz binlerce emekçi toplanmış işçi sınıfının taleplerini dile getirmiş, halaylarla, türkülerle umut tazelemiştir. Diyarbakır'dan, Çukurova’dan, Trabzon’dan, İzmir ve Ankara’dan saatlerce yolculuğu göze alarak toplanan işçilerin oluşturduğu güçlü irade bir yıl sonra burjuvazinin kalleşçe provokasyonu ile kana bulanmış ve işçiler bu katliama 1978’de daha büyük bir kararlılıkla ve birleşik bir 1 Mayıs için Taksim’e akın ederek yanıt vermiştir. Bunun ardından gelen yasaklama ve baskı dönemlerinde Taksim doğal olarak bir mücadele alanına dönüşmüştür. Partimiz yıllar boyunca Taksim’in 1 Mayıs Alanı olarak işçi sınıfına açılması için sürdürülen mücadelenin parçası olurken, birkaç kez iktidarların yasakçı tutumunun örgütlü bir iradeyle delinebileceğini göstermiştir.
Öte yandan 1 Mayıs’ın bir alan inatlaşmasına indirgenmesi, tam da iktidarların istediği bir olgudur. 1 Mayıs, işçi sınıfının enerji topladığı, çoğaldığı, kendine güven tazelediği ve toplumun diğer kesimlerinin işçi sınıfı gerçeğini bir kez daha gördüğü bir gün olmak durumundadır. Taksim gündeminin bağlamından kopması, giderek kimi popüler kişilerin “görüntü verme” işlemine dönüşmesi işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma ruhunu güçlendirmemektedir. Her yıl ortaya atılan ve sonrasında hakkı verilmeyen “Taksim kararlılığı” bir noktadan sonra inandırıcılığını yitirmekte, daha da önemlisi başka alanlarda düzenlenen eylem ve etkinlikleri peşinen değersizleştirmektedir. Taksim Meydanı’nın işçi sınıfına açılması konusunda iktidar üzerinde kurulacak sistematik baskı kadar, işçi sınıfının bu talebin karşısında durulamayacak bir siyasal ve toplumsal ağırlık kazanması da önem taşımaktadır. Taksim Meydanı, 1970’lerde, İstanbul’un değil, Türkiye’nin 1 Mayıs Alanı’ydı. Bugün bu yaklaşımın terk edilmesi, “teknik” zorluklarla değil siyasal ve ideolojik gerilemeyle açıklanmalıdır. Bu anlamda, 1 Mayıslarda önceliğimiz işçi sınıfının çıkarlarını temsil eden birleşik ve bağımsız bir kuvvetin vücut bulmasını sağlamak olmalıdır. Taksim’in bir daha sermaye tarafından işçi sınıfına kapatılamayacak bir biçimde yeniden kazanılması da ancak bu çabanın sonucu olarak mümkün olacaktır. Böylesi bir birlik ise, protokol açıklamalarla, “biz Taksim’deyiz, herkese çağrımızdır” diye ilan edip 1 Mayıs’a kısa bir süre kala başka bir alanı miting adresi olarak göstererek sağlanamaz. 1 Mayıslar işçi sınıfın sözünün ve eyleminin sömürücü sınıflar dışında bütün topluma umut verdiği bir gün olmalıdır. TKP’nin bütün çabası bu yöndedir. Partimizin önümüzdeki yıllarda işçi sınıfının örgütlenmesine, siyasal ve toplumsal gücüne katkı koyacak, düzen partilerinin gölgesinden kurtulmuş ve alınan kararların arkasında durulacak birleşik ve kapsayıcı 1 Mayıslar için elinden gelen katkıyı koymanın yollarını arayacağından kuşku duyulmamalıdır.
2026’da ise TKP, Türkiye’nin devrimci, yurtsever, cumhuriyetçi birikiminin ve en önemlisi işçi sınıfının öncü kesimlerinin 1 Mayıslarda boynunun bükük durmaması, tersine 1 Mayıs’ın hemen ertesinde daha büyük bir umut ve kararlılıkla mücadeleye devam etmesi için sorumluluk almaktadır. Benzer kaygı ve yaklaşımlarla hareket eden siyasi ve sendikal yapıları bu sorumluluğu paylaşmaya, dört merkezde düzenlenecek 1 Mayıslara aktif bir biçimde katılmaya çağırıyoruz.
ABD ve İsrail kaybetti, direnen İran halkı kazandı!
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik 39 gün süren saldırısı, Trump’tan gelen “bütün bir medeniyet yok olacak” tehditlerine karşın 40. günde varılan ateşkesle şimdilik sonlandı.
Sağlanan bu ateşkesin nedeni Trump’ın gözü dönmüş tehditleri değil, İran halkının zorbalara boyun eğmeyeceğini başta Trump ve Netanyahu olmak üzere tüm dünyaya göstermesidir.
28 Şubat'tan beri hiçbir sınır tanımadan İran halkının üzerine bomba yağdıran emperyalist haydut ABD ve soykırım suçlusu İsrail açıkça yenilmiş, savaşın başında dile getirdikleri hedeflerin hiçbiri gerçekleşmemiştir.
İsrail ve ABD’nin yenilmez olduğu efsanesi bir kez daha çökmüştür. Bu, tüm dünya halkları için güzel haberdir.
Şimdi, bu haydutların insanlığın başına yeni belalar açmaması için emekçilerin tüm dünyada ayağa kalkma zamanıdır!
Yıllarca komünistler için “evinizi, arabanızı elinizden alacaklar” yalanını attılar. Oysa komünistler barınma hakkının en temel hak olduğunu savundu yıllarca. Komünistlerin devletleştirme programı, büyük işletmeleri, sanayiyi, madenleri, bankacılık sektörünü vb. kapsar. Ve hiçbir yerde bunu gizlemezler. “Üretim araçlarında özel mülkiyeti” esas alan bir toplumsal sistemin yıkılacağını ilan ederler. Peki yurttaşların evine göz dikenler kimdir? Her şeyden önce insanları evsizliğe mahkum edenlerdir. Bugün milyonlarca kişinin evi zaten yok! Bir de emlağı bir yatırım aracı olarak görenler, onar onar, yüzer yüzen konut ve arsa alanlar var. Onlar şiştikçe daha fazla insan evsizleşiyor. Komünistlerin devletleştirme programı, tüm toplumun beslenme, barınma, ulaşım, sağlık, eğitim, kültür, spor, dinlenme gibi temel ihtiyaçlarını sağlamaya dönük eşitlikçi ve refah üreten bir programdır. Bir de holdingler için “kamulaştıranlar” var. Akbelen’de olduğu gibi. Köylere, insanların yaşam alanlarına zorla el koy, sonra özel şirketlere tahsis et, karşı çıkanları tutukla! Sıkışınca da “komünistler evinizi elinizden alacak” diye yalan at!
Mehmet Şimşek "Türkiye, küresel yetenek ve sermaye için yeniden bir çekim merkezi haline geliyor" demiş. Küresel sermaye denetimsizliğe, bastırılmış ve ucuz işgücüne, tepe tepe kullanacağı kamu kaynakları ve altyapıya, yüksek kâr ve ranta gelir. Eserinizle övünebilirsiniz!
Bir Gün Daha Bekleme, TKP’ye Katıl!
Değerli yurttaşlar, emeğiyle geçinen kardeşlerimiz;
Hayatın karmaşası içinde çoğu zaman yorgunluk, kaygı ve umutsuzlukla savruluyor, durup düşünmeyi ihmal ediyoruz. Oysa sormamız gerek: Bu düzen kimin için işliyor, kimin sırtında yükseliyor? Biz bu hikâyenin neresindeyiz?
Düşündünüz mü? İktidarlar ve sermaye sahipleri, milyonlarca asgari ücretliye neden daha iyi bir yaşam sunsun? Çarklar tıkır tıkır işlerken, kârlarına kâr katarlarken hayat pahalılığını niye dert etsinler? Başımızdaki azınlık neden yıllarca emeğiyle yaşamış, bugün en düşük emekli aylığıyla geçinmeye çalışan yurttaşların derdiyle ilgilensin? Gençlerin işsizliği, umutsuzluğu kimin umurunda? İşsizlik yaygınken çalışanları daha kötü şartlara razı etmek kolay değil mi? Kadınların aynı işte daha az ücret alması umurlarında mı? “Beğenmiyorlarsa gitsinler” demek onlar için yeterli değil mi?
İşçiler, çiftçiler, öğrenciler, esnaf… Bütün ülke sabahın köründen gecenin yarısına kadar çalışıyor, üretiyor. Ama en zengin %10, zenginliğin %70’ine el koyuyor. Geri kalan için insanlar birbirine düşüyor. Söyleyin, niye son versinler bu kardeş kavgasına?
Şirketler büyürken, faizciler kazanırken; vitrindeki siyasetçiler zenginlere hizmet etmeyi sürdürüyor. Yoksullaşan emekçiler kimsenin umurunda değil.
Ayağa kalkana dek de kimsenin umrunda olmayacak!
Yalanlara, kirli propagandaya, demagojiye kulak asma. Tehditlere, göz boyamalara boyun eğme.
Emeğiyle yaşayanların mutlu, huzurlu ve güvende olmaya hakkı var. Bunun için birlikte mücadele edecekleri bir Parti de var.
Doğruyu savunuyorsa, emekçinin yanında duruyorsa, mücadeleden kaçmıyorsa; TKP’ye katılmak, komünist olmak gerek!
Aynı soruları soruyorsan, “Bu düzen değişmeli” diyorsan; Bir gün daha bekleme. Türkiye Komünist Partisi gönüllülerine katıl. Ülkemizi hak ettiği geleceğe birlikte taşıyalım.
Siempre es un placer recibir al secretario general del Partido Comunista de Turkiye, Kemal Okuyan, quien nos visita para reiterar solidaridad en el contexto actual de amenazas del gob de EEUU. Intercambiamos también sobre iniciativas de apoyo material a nuestro país en el área de la salud.