Osman Hocam’ın bazı tespitlerine katılıyorum; özellikle ölçme-değerlendirme kapasitesinin gelişmesi, öğretmenlerin soru yazma becerisinin artması, kaynakların yaygınlaşması ve eğitim araştırmalarındaki nicelik/nitelik artışı göz ardı edilemez. Ancak ben PISA’daki yükselişi, doğrudan “eğitim sistemimiz PISA’nın ölçmek istediği becerileri daha iyi üretmeye başladı” biçiminde okumakta daha ihtiyatlıyım.
Bence tartışmanın merkezine şu ayrımı koymak gerekiyor:
PISA’ya uygun bir eğitim sistemi kurmak başka şeydir; eğitim sistemini PISA’ya hazırlamak başka şey.
Aşağıdaki fotoğraf beni tam da bu nedenle rahatsız ediyor. Bir okul panosunda “PISA 2025 – Ülkem için sıra bende” denildiği anda, OECD’nin örnekleme dayalı bir eğitim araştırması çocuk açısından artık düşük riskli bir ölçme aracı olmaktan çıkıyor; ülkeyi temsil edilen, başarı kazanılması gereken bir tür millî müsabakaya dönüşüyor.
Üstelik bu yalnızca fotoğraftan yaptığımız bir çıkarım değil. PISA 2025’e girecek 203 okul için Ocak 2025’te, uygulamadan aylar önce bilgilendirme çalıştayı yapıldığını MEB kendisi açıklıyor. Bazı il müdürlükleri ocak ayında örnekleme giren okulların isimlerini yayımlıyor; bu okullarda “PISA köşeleri” oluşturulduğunu ve “okul özelinde çalışma planları” hazırlandığını açıkça yazıyor. Bazı örneklem okullarının kendi sayfalarında ise PISA uygulamasından önce ikinci deneme, hatta doğrudan “PISA 2025 uygulaması deneme sınavı” yaptıkları görülüyor. Bu konuda etüt yapan okullar, özel öğretmen desteği alan okullar ve akıl almaz çabalar var. Seferberlik gibi. Branda profesyonel reklam hizmeti alıp okula bunu asan okulları "çocuklar Türkiye'nin gücünü gösterin" diyen müdürler vardı. Özbekistan ve Azerbaycan eğitim bakanlarının kafasını yemek üzere konu. Asya ülkelerinin sistemi dejenere ettiği ile ilgili tartışmalar ayyuka çıktı. Ama OECD'nin Çini izlemek zorunda olması kol kırığını yen içinde tutuyor.
Burada kimseyi direk “hile yapmakla” suçlamıyorum. Ama bu yıl MEB işin tadını kaçırdı. Özellikle Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünün bu ölçme sürecini milli maç rekabeti gibi gündemde tutan paylaşımları çok "arabesk" bir görüntü verdi. OECD’nin örnekleme tekniği ayrıntılı standartlara bağlı. Okullar bilimsel örnekleme ile seçiliyor, ardından okul içindeki 15 yaş grubu öğrencilerden örneklem oluşturuluyor. Ama biz o okullarda SED açısından düşük ya da yüksek x ya da z kim varsa özel kampa aldık. (OECD) Sorun başka: Ölçülmekte olan sistemi iyileştirmek yerine, ölçülecek örneklemi ölçme aracına alıştırmaya başlarsanız, sonuç artık yalnızca sistemin doğal çıktısını göstermeyebilir. OECD bize karışacak mı emin değilim ama bu konuda bir ikaz gelecek.
Ben bunu biraz trafik kurallarının tarihine benzetiyorum. Otomobili, yolu ve trafiği üreten toplumlar milyonlarca kilometrelik deneyim, kaza, mühendislik ve insan davranışı üzerinden kurallarını geliştirdi. Otomobile daha geç kavuşan toplumlar ise ortaya çıkmış kuralları alıp uyguladı. İkisi dışarıdan aynı kurala uyuyor görünebilir; fakat o kurala götüren kurumsal birikim aynı değildir.
PISA’da da benzer bir risk var. PISA esasen bir eğitim modelinin kendisi değil; sistemlerin 15 yaşındaki çocuklarda üretebildiği okuma, matematik ve fen okuryazarlığını görmek için geliştirilmiş bir gösterge sistemidir. O nedenle “sınav sistemimizi PISA’ya yaklaştırdık ve PISA puanımız yükseldi” cümlesi bende aynı anda hem olumlu hem de ciddi bir metodolojik soru işareti yaratıyor.
Çünkü PISA tipi soruyu daha çok çözebilmek ile PISA’nın ölçmeye çalıştığı zihinsel kapasiteyi eğitim sistemi içinde gerçekten üretmek aynı şey değildir. Kaldı ki OECD gibi kapitalist bir oyuncunun öncelikleri ve bu konuda devletler arası eğitim politikalarında öne çıkmış olması zaten ayrı bir sorun. Ama sınav da okumalar da değerli. Sorun eğitim dünyasının konuyu tartışma ve içselleştirme dilindeki vurgu ve heyecan.
Yeni nesil soruların yaygınlaşmasının elbette olumlu etkisi oldu. Öğretmenler bu dilde soru üretmeyi öğrendi. Ölçme-değerlendirme merkezleri gelişti. Ücretsiz ders kitapları ve ülke çapında yayılan soru bankaları, özellikle dezavantajlı çocukların eskiden erişemediği ortak bir hazırlık tabanı oluşturdu. Dershane sisteminin dönüşümü sonrasında ölçme materyalinin daha geniş kitlelere yayılması da farkın kapanmasına katkı sağlamış olabilir. Teknoloji ise bazı çocukların okulun yetersiz kaldığı alanları kendi başlarına aşabilmesine, bilgiye ulaşmasına ve aktif öğrenmesine imkân verdi. Eğitim araştırmalarının artmasının da uzun vadeli bir katkısı olduğunu düşünüyorum.
Bunların tamamı Türkiye’nin yükselişinin gerçek bileşenleri olabilir.Fakat bunlardan, “Türk eğitim sistemi aynı ölçüde yapısal olarak iyileşiyor" sonucuna kimse geçemez.
Çünkü şimdi asıl bakılması gereken yer toplam puan değil, alt veridir: sosyoekonomik düzeye göre değişim, okul türleri, bölgeler, başarı dağılımının alt ve üst yüzdelikleri, öğretmen niteliği, öğrenci başına kaynak, okul iklimi, devamsızlık, motivasyon, dijital öğrenme, örnekleme giren okulların özellikleri ve geçmiş döngülerle karşılaştırmalı kırılmalar... Bunları R gibi araçlarla mikroveri düzeyinde incelemeden tek bir nedensel hikâye anlatmanın erken olduğunu düşünüyorum.
Doğu Asya için de yıllardır benzer metodolojik tartışmalar yapılıyor. Özellikle Çin/Şanghay sonuçları üzerinden okulda kalan 15 yaş nüfusunun kimleri kapsadığı ve sosyolojik seçilim gibi konular ciddi biçimde tartışıldı. Bu, “Asya'nın başarısı sahtedir” demek değildir; fakat uluslararası sıralamayı eğitim politikasının prestij göstergesine dönüştürdüğünüz anda göstergenin kendisi davranışı değiştirmeye başlar.
Türkiye’nin PISA 2025 başarısını küçümsemiyorum. Aksine MEB verilerine göre Türkiye 2025’te 203 okul ve 7.702 öğrenciyle katıldı ve üç temel alanda da 2022’nin üzerine çıktı. Bu önemli bir sonuçtur.
Ama benim okuduğum hikâye biraz farklı:
Türkiye yıllardır ��ok büyük olan bazı temel açıklarını birkaç doğru ve pratik müdahaleyle hızla kapattı. Başlangıç noktası düşük olduğunda böyle sıçramalar mümkündür. Bu, küçümsenecek bir şey değildir. Fakat bu sıçramayı, sistemin bütünüyle sürdürülebilir ve yüksek nitelikli bir rotaya girdiğinin kanıtı olarak okumak da aynı ölçüde hatalı olabilir.
Bundan sonraki 15 basamaklık yükseliş, ilk 15 basamak kadar kolay gelmeyecektir. Türkiye dershane denen parazit bir yapının hakim olduğu sınav ve ölçme materyali alanını tek tip ve bakanlık odağına alarak iyi bir iş yaptı. Bu bizim iç çarpıklığımızdan kaynaklanan ve geçilmesi çok kolay büyük bir adımı çok pratik geçmemizi sağladı. Alt analizler ve buna ilişkin ön göstergeler verinin bizim için ciddi çarpık alanlarına işaret ediyor. Çin gibi, Ermenistan gibi, Özbekistan gibi...
Çünkü bundan sonrası soru formatını değiştirmekten çok daha zor şeyleri gerektiriyor: öğretmen niteliği, okul iklimi, erken çocukluk, sosyoekonomik eşitsizlik, gerçek okuma kültürü, bilimsel düşünme, problem çözme, çocukların psikolojik iyi oluşu ve öğrenme motivasyonu.
Ve sanırım aşağıdaki fotoğrafın bende yarattığı asıl burukluk burada:
Biz kimi kandırıyoruz. Dünya PISA’yı eğitim sisteminin nasıl çalıştığını anlamak için bir araç olarak geliştirdi. Biz aracı hedefe dönüştürürsek, bir gün PISA’da çok iyi olan ama PISA’nın aslında ölçmek istediği insanı yetiştiremeyen bir eğitim sistemi kurabiliriz.
Bence asıl tehlike budur.
@ErhanErkut
@aalpersahinn
🇹🇷 PISA 2025'te Türkiye’de “Öğrencilerin Çevre Duyarlığı”, OECD Ortalamasını Aştı 🌱
📌 Türkiye, Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2025 sonuçlarına göre fen bilimleri alt ölçeği olarak ilk kez değerlendirilen “çevre bilimi” alanında 494 ortalama puanla, 85 ülkenin ortalaması olan 447 ve OECD ortalaması olan 480 puanın üzerinde performans gösterdi.
📌 PISA 2025'in çevre bilimine yönelik sonuçlarında Türkiye, 85 katılımcı ülke arasında 17'nci sırada yer alırken 38 OECD ülkesi arasında ise 12'nci oldu.
📌 Türkiye; aralarında Avusturya, Polonya, Çekya, Litvanya, Fransa, İsveç, Belçika, Hollanda, İtalya ve Almanya'nın da bulunduğu 26 OECD ülkesiyle birlikte toplam 68 ülkeyi geride bıraktı.
#PISA2025ZirveninAdıTürkiye
👉🏻 https://t.co/jgjz2kWFqQ
OECD genelinde puanların gerilediği bir dönemde Türkiye yükselişini sürdürdü.
Son 10 yılda üç alanın tamamında puanını artıran tek OECD ülkesi olan Türkiye, PISA 2025’te de bu ilerlemeyi devam ettirdi. #PISA2025
Modern eğitimin manevi babası sayılan Jean-Jacques Roussea rahatlık uğruna beş çocuğunu neredeyse kesin bir ölüme kasıtlı olarak mahkûm etmiştir.
Tarih, Jean-Jacques Rousseau'yu hümanistlerin putu ve iyilikseverliğin büyük teorisyeni yapmıştır. Ünlü eseri Émile bugün hâlâ ilerici eğitimcilerin kutsal kitabıdır.
Gerçek ise korkunç bir bencilliktir.
Rousseau 1746 ile 1752 yılları arasında bir çamaşırcı kadın olan Thérèse Levasseur ile hayatını birleştirir. Çiftin beş çocuğu doğar.
Şefkatine meşhur büyük filozof ise çocukllarından birini bile yanına almaz.
Doğar doğmaz onları annelerinden kopararak Paris'teki Enfants-Trouvés yetimhanesine isimsizce bırakır.
O dönemde bu kurum klasik bir yetimhane değildir; bir ölüm evidir. Tarihi kayıtlar buralardaki bebek ölüm oranının rahatlıkla %70'i aştığını doğrular.
Onlara ne oldu? Kimse kesin olarak biliyor. Tarihten tamamen ve basitçe silinip gitmişlerdir.
Yıllar sonra filozofun zengin bir hâmisi onları bulup yoksulluktan kurtarmak için soruşturma başlatmaya çalışır. Fakat araştırmaları iğrenç bir duvara toslar.
Rousseau çocuklarının doğum tarihlerini bile tam olarak not alma zahmetine katlanmamış, bir gün onları geri alabilmek umuduyla bezlerine yaygın bir şekilde konulan ayırt edici bir işaret bile bırakmamıştır.
Böylece beş çocuğu da mutlak anonimlikte yutulup gitmiştir. İstatistiklere göre muhtemelen emeklemeye bile başlamadan önce yetimhnenin toplu mezarına gömülmüşlerdir. Hayatta kalmışlarsa Paris'in lağımlarında serserilerin saflarını şişirmişlerdir.
Eğitimin babası bundan utanmaz bile. İtiraflar adlı kitabında bu terk edilişi korkunç bir soğukkanlılıkla üstlenir.
Resmi gerekçeleri nedir? Çocuklar çok gürültü yapıyormuş, düşünür olarak çalışması sükûnet gerektiriyormuş ve kendi soyundan gelenlerin mali yükünü üstlenmeyi reddediyormuş.
Filozof bir yandan insanlığa gençliği nasıl yeti��tirmeyi, dinlemeyi ve sevmeyi öğretmek için binlerce sayfa yazar. Öte yandan eser yazma sürecinde rahatsız edilmemek için kendi neslini sistematik olarak siler.
Böylece büyük hümanist eğitimci miti çöker. Aydınlanma'nın mutlak putu, ahlakçı efsanesini kendi çocuklarının sistematik terk edilişi üzerine kurmuştur.
Via @AugusteBardamu dan tercüme
Sivas Cumhuriyet Üniversitesi'nden MEB ve UNICEF Ortak Projesine Bilimsel Katkı
Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hamdi Karakaş, Millî Eğitim Bakanlığı ile UNICEF iş birliğinde yürütülen “Birleştirilmiş Sınıflarda Kapsayıcı ve Nitelikli Öğretim İçin Öğretmen Gelişimi Projesi”nde araştırmacı olarak yer alacak.
Millî Eğitim Akademisi Başkanlığı bünyesinde yürütülen proje; birleştirilmiş sınıflarda görev yapan öğretmenlerin farklı yaş, sınıf düzeyi, öğrenme düzeyi ve yeteneklere sahip öğrencilerle yürüttükleri öğretim süreçlerini daha etkili, kapsayıcı ve nitelikli şekilde planlayabilmelerine yönelik mesleki bilgi ve yeterliklerinin geliştirilmesini amaçlıyor.
Proje kapsamında birleştirilmiş sınıflara yönelik etkinlik ve video içerikleri hazırlanacak, eğitici kılavuzu ile etkinlik kitapları oluşturulacak. Ayrıca birleştirilmiş sınıflarda görev yapan öğretmenlere yönelik eğitimler düzenlenecek.
Doç. Dr. Hamdi Karakaş’ın farklı üniversitelerden araştırmacılarla birlikte katkı sunacağı proje ile öğretmenlerin mesleki gelişiminin desteklenmesi, birleştirilmiş sınıflarda yürütülen eğitim süreçlerinin niteliğinin artırılması ve kapsayıcı eğitim anlayışının daha da güçlendirilmesi hedefleniyor.
Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, akademisyenlerinin ulusal ve uluslararası paydaşlarla yürüttüğü bilimsel çalışmalarla eğitim alanına katkı sunmaya ve toplumsal fayda odaklı projelerde aktif rol almaya devam ediyor.
#sivascumhuriyetüniversitesi
#eğitimfakültesi
#meb
#unicef
#kapsayıcıeğitim
Diyarbakır’ın zeki çocukları, Robert ve Galatasaray yerine neden Bitlis’i tercih etti?
Bir arkadaşımın mesajı ile öğrendim ki Diyarbakır’da LGS sınavında ful çeken ve çok iyi puan alan öğrencilerin büyük kısmı, Robert Koleji, Galatasaray ve Koç Liseleri yerine Bitlis Eren Kolejini tercih etmiş. Konu ile ilgili kısa bir araştırma yaparak, İstanbul yerine Bitlis’in neden tercih edildiğini bulmaya çalıştım.
-Eren Holding’e ait olan Bitlis’teki Eren Koleji, İngilizce ve Çince eğitim veriyor
-Kolej, öğrencilerini her yıl 1 ay İngiltere, 1 ay Çin’e götürüyor
-Öğrencilerine Eren Üniversitesine giriş garantisi veriyor
-Örencilerine Üniversiteden sonra Eren Holding’te çalışma garantisi
-Öğrencilere ayrıca burs veriyor
Bütün bunlara bakıldığında Koç Holding gibi, Bitlis kökenli Eren Holding’in de eğitim konusundaki yatırımlarında zirveye oynadığı görülüyor.
📍Bakanlığımız ile UNICEF iş birliğinde yürütülen “Birleştirilmiş Sınıflarda Kapsayıcı ve Nitelikli Öğretim İçin Öğretmen Gelişimi Projesi” kapsamında düzenlenen İçerik Geliştirme Çalıştayı, 3-7 Ağustos 2026 tarihleri arasında Millî Eğitim Akademisi-Gümüşhane’de gerçekleştiriliyor.
Proje kapsamında birleştirilmiş sınıflarda görev yapan öğretmenlerin farklı yaş, sınıf düzeyi, öğrenme düzeyi ve yeteneklere sahip öğrencilerle yürüttükleri öğretim süreçlerini daha etkili ve kapsayıcı şekilde planlayabilmelerine yönelik mesleki bilgi ve yeterliklerinin geliştirilmesi amaçlanıyor.
Çalıştayın açılış programına Millî Eğitim Akademisi Araştırma, İzleme ve Politika Geliştirme Daire Başkanı Sayın Ercan Yıldız, Gümüşhane İl Millî Eğitim Müdür Vekili Sayın Musa Uncu, farklı üniversitelerden akademisyenler, birleştirilmiş sınıflarda görev yapan öğretmenler ile Bakanlık temsilcileri katıldı.
@tcmeb@Yusuf__Tekin@farukyelkenci@afarici
"Deniz Göktaş komedi mi yapıyor inançlara hakaret mi ediyor?"
Gelin hep beraber Pınar Fidan vakasına bakalım ve kıyaslayalım.
Pınar Fidan Aleviler ve siyasiler hakkında şakalar yaptı.
CHP'liler ve Alevi dernekleri kadını linç etti. Yargılanmasını istedi. Ve kadın yargılandı.
Not: Pınar Fidan Alevi
@bdonmez44 Ülke eğitim sisteminin en önemli problemlerinden biri zaten sendikalar sayın hocam. Dertleri eğitimi daha nitelikli hale getirmek değil, nereye hangi yönetici atayayım ve eğitim adına hayırlı bir iş olacaksa hemen dava edeyim…
Nüfus artışına göre 10yıl içinde ilkokul öğrenci sayısı %30 oranında düşeceği ve sınıf öğretmeni sayısının 100bin civarında azalacağı tahmin edilmektedir. Her yıl 10bin sınıf öğretmeninin emekli olduğu varsayıldığında yeni sınıf öğretmeni atanmazsa sistem kendini dengeleyecektir+
Gençlerin aile kurmasının desteklenmesi ve annelerin çalışma/çocuk sahibi olma noktasındaki tereddütlerinin giderilerek, annelerin çalışma saat ve ücretlerinin çocuk bakmalarını kolaylaştıracak (daha uzun ücretli izin, mesai esnekliği) şekilde düzenlenmesi gerekir.
Bu yalnızca alanım olan sınıf öğretmenliği ile ilgili. Diğer meslekler düşünüldüğünde üretim ve istihtam anlamında problemler daha da artacaktır. Tüm planlamaların nüfus artışına yönelik yapılması ve önceliğin nüfus artış oranının yükseltilmesi olmalıdır.+++
Milli Eğitim Akademisi Hazırlık Eğitimi Programı ile ilgili bazı görüşler
1. Program modern başlıklar içeriyor, uygulamayı ciddiye alıyor; fakat öğretmen yetiştirmeyi üniversiteden Bakanlığa kaydıran, eleştirel pedagojiden çok uyum ve standardizasyon üretme riski taşıyan bir model.
2. Programın bazı yönleri doğru tespitler içeriyor; öğrenmen yetiştirmede eksiklikleri görmüş ama teşhis yanlış. Bir reform aklı ile değil, reaksiyoner bir yaklaşım benimsenmiş, üniversite ve eğitim fakültesini geliştiren bir yaklaşım yerine üniversiteyi ve özellikle eğitim fakültelerini uzun zamanda yok edecek, merkezî ve tek tip bir öğretmen yetiştirme hattına dönüşme riski çok yüksek bir yapı kurulmuş.
3. Bu program bir “mesleğe girişte uyum ve uygulama dönemi” olarak mı tasarlandı, yoksa üniversitenin yapması gereken öğretmen yetiştirme işini fiilen MEB içine mi çekiyor? Yasal metinler öğretmenlik mesleğini, genel kültür, özel alan eğitimi ve öğretmenlik meslek bilgisi bakımından hazırlık gerektiren bir ihtisas mesleği olarak tanımlıyor. Bu tam da üniversite–Bakanlık sınırını bulanıklaştıran nokta. Bu yönü ile de anayasaya aykırı, bakanlık örtük lisans eğitimi veriyor, oysa bu iş üniversitelere verilmiş.
4. Eğitim fakültesi zayıf idiyse çözüm, fakülteyi güçlendirmek olmalıydı; ikinci bir öğretmen yetiştirme kurumu kurmak değil. Çünkü bu model, “üniversite diplomayı versin, asıl öğretmenliği Bakanlık öğretsin” anlayışına kapı açıyor. Bu da eğitim fakültelerini bilgi üreten, araştırma yapan, eleştirel düşünen kurumlar olmaktan çıkarıp yarım kurum hâline getirebilir.
5. Merkezi bir yapı içerisinde ve geçerli not alınmazsa atanamayacak olma korkusu, öğretmende eleştirel muhakeme, pedagojik karar verme ve sınıf içi esneklik üretme konusunda yaratıcı bakış açılarını sınırlayacaktır. Bunun yerine resmî çerçeveye uyum ve söylem tekrarı üretecek bir sistem, Akademiyi öğretmen yetiştiren değil, öğretmeni standardize eden bir yapıya dönüştürecektir.
6. Ölçme-değerlendirme mantığı. Bir taraftan uygulama vurgusu yapılıyor; öte taraftan her teorik ders için en az iki yazılı sınav öngörülüyor ve başarı barajı 60 olarak belirleniyor. Bu yapı, öğretmen adayını “iyi ders anlatan, iyi gözlem yapan, iyi geri bildirim kullanan, sınıfı yöneten, öğrenme kanıtı toplayan” bir profesyonel olmaktan çok, yine sınav performansına göre şekillendirebilir. Uygulama puanının yüzde 60 olması önemli; ancak uygulamayı kim gözleyecek, hangi rubrikle puanlayacak, uygulama merkezleri arasında standart nasıl sağlanacak, bu sorular yanıtlanmadan bu oran tek başına güven vermiyor. Uygulama okullarının öğrenme standartları ve mentör durumları da bilinmiyor. Uygulamayı nerede yapacağım ve kimler nezaret edecek sorusu yanıtlanmamış.
7. Uygulamanın niteliği. Kâğıt üzerinde “son dönem tamamen uygulama” çok iyi duruyor. Fakat öğretmen yetiştirmede kaliteyi belirleyen şey süre değil; mentorluk kalitesi, uygulama okulunun niteliği, gözlem rubrikleri, geri bildirim döngüsü ve adayın gerçek sınıf problemleriyle çalışıp çalışmadığıdır. Eğer bu taraf güçlü kurulmazsa, bir yıl süren program bile törensel bir staja dönüşebilir. Resmî metin şu an bize süreyi ve ağırlığı söylüyor; fakat uygulamanın kalite güvencesine dair ayrıntıyı göstermiyor.
8. Bakanlık ne yaparsa yapsın üniversitelerin sahip olduğu akademik kadro çeşitliliğinin ve niteliğinin üzerine çıkamaz, sistem kapalı bir yapı olarak kalır.
9. Millî Eğitim Akademisi, üniversiteyi tamamlayan bir mesleğe giriş uygulama okulu mu? Yoksa üniversiteyi gölgeleyen bir paralel öğretmen yetiştirme mekanizmasına dönüşecek bir yapı mı? Sorun, “Akademi var mı yok mu?” değil; “Akademi üniversitenin bıraktığı boşluğu kaliteyle mi dolduruyor, yoksa üniversiteyi işlevsizleştiren yeni bir merkezi kontrol katmanı mı kuruyor?” sorusudur. Eğitim fakültelerini işlevsizleştirecek bir yapı kuruyor.
10. Eğitim Fakültesi dışından gelen adaylar, genel kültür ve öğretmenlik meslek bilgisi derslerini hiç almadıkları için akademi programına uyum sağlamakta oldukça zorlanacaklardır. Eğitim Psikolojisi, Eğitim sosyolojisi vb dersleri hiç almamış bireyler çok eksik olacaklardır.
11. Akademiye ayırılan kaynaklar ile eğitim fakülteleri ve uygulama okulları iyileştirilebilirdi. Burada da korkunç bir kaynak israfı var. Akademi kurulan yerlerin öğretmen yetiştirmeye elverişliliği (Kütüphane, örnek uygulama okulları ve bunların çeşitliliği, iyi uygulayıcıların varlığı, gerektiğinde danışılacak güçlü üniversitelerin varlığı vb) de ayrı bir sorun.
12. Sonuç olarak: Bu program, eleştirel öğretmen yetiştirmekten çok, eleştirelliği sistem içi sınırlar içinde kullanabilen, yüksek aidiyetli, kültürel ve ideolojik omurgası önceden tarif edilmiş bir öğretmen tipi üretmek istiyor. Sorun tam da burada başlıyor. Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca uyumlu öğretmen değil; düşünen, itiraz edebilen, bağlam kurabilen, çocuk lehine gerektiğinde programı da uygulamayı da yeniden yorumlayabilen öğretmendir. Program ise öğretmeni güçlendirmek ile öğretmeni hizaya sokmak arasında gidip geliyor.