Atatürk'ün Cumhuriyeti ırk, din, cins, mezhep ayrımı gözetmez. Ayrıştırıcı değil birleştiricidir.
-Cumhuriyet, doğuda yoksul bir Savur ilçesinden okuma yazma bilmeyen bir anne babadan doğan Aziz Sancar'ı Nobel Bilim ödülüne taşıyan; güneybatıda Isparta'nın fakir bir İslamköy'ünde çobanlık yapan Süleyman Demirel'i cumhurbaşkanlığı makamına çıkaran rejimin adıdır.
-Hangi din, cins, ırk ve mezhepten olursa olsun, her Türk vatandaşı ent üst makama gelebilir.
-Varlığıyla onur duyduğumuz Aziz Sancar'ın ağabeyi de tuğgeneral olmuştur. Cumhuriyet budur. Fırsat eşitliğidir, liyakattir, erdemdir...
-Türkiye'de Alevi de, Kürt de veya hangi ırk, din ve mezhepten olursa olsun başka bir yurttaş da Cumhurbaşkanı olabilir. Geçmişte olmuştur.
-Atatürk ve O'nun Cumhuriyeti, ayrımcılığı reddeder.
Ulus devlet yapısı, ayrımcılığa karşıdır.
150 yıldır size petrol hakkında yalan söylüyorlar.
Petrol nadir değildir.
Ölü dinozorlardan oluşmaz.
Sudan sonra Dünya’daki en yaygın ikinci sıvıdır ve kelimenin tam anlamıyla dünyanın can damarıdır.
“Fosil yakıt” denilen şeyin tamamı, 1800’lerin sonlarında Rockefeller ailesi ve Smithsonian tarafından yapay bir kıtlık oluşturmak ve fiyatları uçurmak için uydurulmuş bir aldatmacadır. Petrolün yakında tükenecek sınırlı bir “dinozorlardan oluşma” olduğuna inanmanız için size bu biyolojik yalanı anlattılar. Tamamen uydurma.
Petrol abiyotiktir. Yani Dünya’nın derin mantosunda, aşırı basınç ve yüksek sıcaklık altında oluşan sıvı bir mineraldir. Tektonik plakaların doğal yağlayıcısıdır ve gezegenin dev mekanizmasının sorunsuz çalışmasını sağlayan bir tür “yağ”dır.
Bu yüzden 1970’lerde kuruyan kuyular bugün yeniden dolmaktadır. Dünya, aşağıdan sürekli yeni petrol üretmekte ve kendini yenilemektedir. Petrol tükenmez. Biz aslında gezegenin motorundaki yağı çekiyoruz ve bu yüzden sistem sarsılmaya başlıyor.
Daha fazla deprem. Gıcırdayan fay hatları. Sürtünen levhalar. Tesadüf mü? Hayır. Yerkabuğunun düzgün kaymasını sağlayan petrolü çekiyoruz ve sistem adeta kilitleniyor.
Sözde “fosil teorisi”, insanlık tarihinin en büyük ekonomik kandırmacasıdır. Gerçek ham petrolde neredeyse hiç biyolojik iz yoktur. Azot yok, fosfor yok; yani ölü organizmalardan gelseydi hiçbir şey bulunamazdı. Saf polimerik hidrokarbonlardan oluşur; Dünya’nın oluşumundan kalan bir maddedir.
Thomas Gold dünyayı uyarmaya çalıştı. Metan ve petrol gibi hidrokarbonların eski bataklıklardan değil, derin mantodan yükseldiğini kanıtladı. Ancak gerçek ortaya çıkarsa kurdukları düzen çökeceği için itibarı yok edildi.
İnsanlar petrolün aslında gezegen için musluk suyu gibi, alttan sürekli üretilen bir kaynak olduğunu bilseydi; savaşlar, yaptırımlar ve fiyat manipülasyonları üzerine kurulu tüm sömürü düzeni bir gecede çökerdi.
Onlar, Dünya’nın kendi petrolünü ürettiğini bilmenizi istemiyor.
Sizi korkmuş, bağımlı ve fahiş fiyatlar ödeyen insanlar olarak tutmak istiyorlar.
Uyanın. Dinozorların bununla hiçbir ilgisi yok. Bu, bize satılan en büyük yalanlardan biri!
Stern Drew
30 Nisan 2026 günü ABD donanmasının Arleigh Burke sınıfı USS Higgins muhribinde yangın çıktı. Hareketten sakıt kalan gemide ciddi hasar meydana geldi. Gemi Hint-Pasifik harekât sahasında görev yapan bir unsur. Açık kaynak bilgilerine göre herhangi bir uçak gemisi taarruz grubu ya da amfibi görev grubu içinde yer almıyor.
Buna rağmen seyir esnasında yani tüm gemi personeli gemide iken ve savaş durumuna geçmek için şartlar hazırken gemi içinde çıkan yangının kısa sürede kontrol altına alınamaması ciddi bir sorundur.
Bu durum, olayın büyüklüğünden bağımsız olarak, sistemin genel yıpranmışlığına işaret eder.
Bu çerçevede bakıldığında USS Higgins olayı tek başına okunmamalıdır. Aynı donanmanın en ileri ve en genç platformu olan, bugün itibarıyla Kızıldeniz’de bulunan ve 10 ay sonra Norfolk’a dönme emri alan USS Gerald R. Ford nükleer uçak gemisinin geçtiğimiz aylarda atık sisteminin defalarca tıkanması, daha sonra gemide büyük bir elektrik yangının çıkması sadece yüzlerce personelin günlük yaşamını etkileyen bir kriz yaratmamış, aynı zamanda geminin önce Girit sonra Split Hırvatistan’a tamir için intikaline neden olmuştu.
Daha ağır bir örnek ise 2020’de ABD’de tersanede yaşanan USS Bonhomme Richard amfibi hücum gemisi yangınıdır. San Diego’da tersanede bakımda bulunan gemi, basit bir yangınla başlayan süreçte beş gün boyunca yanmış, söndürülememiş ve sonuçta 1,3 milyar dolarlık platform hurdaya ayrılmıştır.
Soruşturma raporları, yangın sistemlerinin çalışmaması, ilk müdahalenin yapılamaması, komuta kontrolün çökmesi ve sahil destek unsurlarıyla entegrasyon eksikliği gibi temel zaafları ortaya koymuştur. Bu olayda öne çıkan kavram tekrarlayan hatalar zinciridir.
Benzer şekilde 2017 yazında Pasifik harekat alanında yaşanan iki büyük Arleigh Burke sınıfı muhribin kazası, sorunun sadece teknik değil aynı zamanda insan ve eğitim boyutuna da işaret etmişti. USS Fitzgerald Japonya açıklarında bir konteyner gemisiyle çarpışarak 7 denizcinin ölümüne yol açtı, iki ay sonra USS John S. McCain Singapur yakınlarında bir tankerle çarpışarak 10 denizcinin hayatını kaybetmesine neden oldu. Dünyanın en gelişmiş sensör ve radar sistemlerine sahip bu gemilerin ticari gemilerle çarpışması, denizcilik çevrelerinde Formula 1 yarış arabasının bir kamyonla çarpışmasına benzetildi ve o günlerde ABD Donanması tüm dünyada faaliyetlerini geçici olarak durdurmak zorunda kaldı.
Tüm bu olaylar birlikte değerlendirildiğinde dün USS Higgins’te yaşanan yangın, münferit bir arıza değil, daha geniş bir yapısal sorunun güncel yansımasıdır.
Amerikan Donanması Soğuk Savaş sonrası sayısal olarak küçülmüş (600 gemiden 292 gemiye), ancak görev yükü katlanarak artmıştır. Özellikle Hint-Pasifik ve Arap Denizi gibi yüksek tempolu sahalarda, gemiler planlanandan daha uzun süre görevde tutulmakta, bakım-onarım süreçleri aksamakta ve personel üzerinde ciddi bir yıpranma oluşmaktadır. Tersane kapasitesi yetersiz kalmakta, eğitim süreleri kısalmakta ve komuta kontrol zincirinde zafiyetler ortaya çıkmaktadır.
Sonuç olarak, dünyanın en gelişmiş donanması limanda dahi yangın söndüremeyen, seyirde ticari gemilerle çarpışan ve savaş zamanı rutin görevdeki bir muhripte yangın yaşayan bir yapıya sürüklenmektedir.
Gerçek şu ki Amerikan Donanması artık küçük, görevleri çok fazla, planlı bakım-onarımı eksik, tersaneleri yetersiz ve sistem genel olarak yorulmuş durumdadır.
Bu seviyeye gelmiş bir donanmanın Hürmüz Boğazı’nı açamaması; Bab el Mendeb’den bırakın ticaret gemilerini, uçak gemilerini dahi güvenle geçirememesi bir sonuç değil, bizzat yapısal çöküşün kendisidir. Bu tablo bir operasyonel başarısızlık değil, sistemik bir arızadır. Savunma bütçesinin yaklaşık %30’unu, yani 300 milyar doları tüketen bir deniz gücünün bu noktaya düşmesi; ülke içinde kurulan, üretimden kopuk, kaynakları emen ve bir tür saadet zinciri mantığıyla işleyen düzenin iflasını da açıkça ortaya koymaktadır.
Tele1 Yanardağ "bize sahip çıkın" diyor
Özgür medyaya sahip çıkmak zorundayız
Halk olarak Sesimizin duyulması için medyaya ihtiyacımız var
#tele1esahipçık
Monarşiden Cumhuriyete.
Ümmetten Millete.
Kulluktan Yurttaşlığa.
Teokrasiden Laikliğe.
Tutsaklıktan Özgürlüğe…
Türk milletinin kaderine el koyduğu, tarih sahnesinde yeniden dirildiği büyük yürüyüşün başlangıç günü.
Millet iradesinin kayıtsız şartsız hâkim kılındığı; esarete ve dayatmaya karşı hürriyetin ilan edildiği kutlu eşik.
23 Nisan 1920, sadece meclisin açılışı değil bir devletin yeniden doğuşu ve milletin ayağa kalkışıdır.
Bu yürüyüş, önce büyük bir Kurtuluş Savaşı zaferi ile daha sonra Cumhuriyet ile taçlanmış ve devrimlerle 15 yıllık Türk rönesansını gerçekleştirmiştir.
Kemalist doktrinin Altı Okunun her birinin içinin sözde değil özde dolacağı yeni dönemin dış koşullarının oluştuğu bir konjonktürde, milli egemenliğimizin 106. yıldönümünü kutluyorum.
MSB bugün İran’dan ateşlendiği belirtilen bir balistik mühimmatın Türk hava sahasına yöneldiğini ve Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından düşürüldüğünü açıkladı.
Ancak geçen üç vakada olduğu gibi ortada hâlâ cevap bekleyen kritik sorular var.
Füzenin radar izi nerede? Hangi rota ile geldi, hangi irtifada vuruldu? Hangi unsur angaje oldu? (Halen doğu Akdeniz‘de ABD Arleigh Burke sınıfı muhripler dışında bu Angajmanı yapabilecek başka bir unsur yok)
Türkiye’nin Kürecik’ten Anamur’a kadar uzanan radar ve erken ihbar altyapısı bu verileri ortaya koyabilecek kapasitededir, dolayısıyla soyut açıklamalar yeterli değildir.
Öte yandan bir yanda Adana’da NATO kolordusu, diğer yanda İstanbul Boğazı girişinde NATO deniz unsuru komutanlığı haberleri gündemdeyken, her seferinde füzelerden Türkiye’yi “NATO korudu” vurgusuyla gelen bu açıklamalar güçlü bir algı operasyonu izlenimi doğurmaktadır.
Kısacası “füze İran’dan ateşlendi” algısı ile “ söz konusu füze Akdeniz’deki NATO unsurları tarafından önlendi” algısı sürekli tekrar ediyor.
Türk milleti bu algı mesajını okumaktadır.
Oysa gerçek tablo farklıdır. ABD’nin dışladığı NATO’nun cephane sorunu tartışılıyor, Avrupa ordularının hazırlık seviyesi sorgulanıyor, İngiltere’nin Kıbrıs’taki üssüne bile gemi sevkinde zorlandığı görülüyor.
Yani NATO’nun taze kana, gönüllü figüranlara ihtiyacı var.
Rusya Ukrayna Savaşında Kiev’e sınırsız sağlanan askeri, finansal ve siyasi desteğe rağmen NATO bu savaşta hedeflerini başaramamıştır.
O nedenle Türkiye gibi büyük bir ülkenin aktif olarak Rusya ile olan tarafsız pozisyonunu bozarak Rusya düşmanı olarak yanlarına geçmesi istenmektedir.
Çok ciddi finansal kriz içerisine giren Ankara, 100 günden az kalan bir süre içerisinde NATO’nun 2026 zirvesini yapacaktır. Bu nedenle Ankara’daki bürokratlara ve NATO Muhiplerine zirvede prestij sağlayacak projelere de ihtiyaç vardır.
Türkiye bir yandan Gazze katliamını eleştiriyor, Filistin halkının çıkarlarını savunuyor ama diğer yandan fiilen İran’da savaşta olan İsrail ve ABD’ye en büyük siyasi ve kısmen askeri desteği sağlayan NATO’nun bir nevi reklam ajansı gibi davranıyor.
Böyle bir ortamda Türkiye’nin bu denli NATO dümen suyuna sokulması Karadeniz’de, Doğu Akdeniz ‘de ve Hazar havzasında stratejik risk üretir.
Türkiye figüran değildir, kendi hava savunmasını, kendi egemenlik refleksini esas almalı, teknik verileri açıklamalı ve bu tür sahte bayrak kokan yönlendirmelere karşı son derece dikkatli olmalıdır.
Türkiye tarafsız rejimini korumalı, ikinci Dünya ve soğuk savaş yıllarında olduğu gibi çevresinde hiçbir tarafın kışkırtma ve manipülasyonlarına alet olmamalıdır.
NARKOZ...
"Anadolu, 100 yıllık narkozdan çıkıyor. Yeni bir diriliş, yeni bir uyanış hamlesi yaşıyoruz..." öyle mi?
-Türkiye'yi bölmek isteyenler, "100 yıldır devlet olmamız engellendi" derler. Lozan'a, Cumhuriyet'e düşman, SEVR'e savdalıdırlar.
- Atatürk'le ve Cumhuriyet’le problemi olanlar,
Türkiye Cumhuriyeti’nin, 1923’te açılan bir parantez olduğunu söylerler. SEVR'e sevdalı, Cumhuriyet'e düşmandırlar.
-PKK terör örgütü, Lozan'dan, Cumhuriyet'ten ve Atatürk'ten nefret eder. SEVR'i yırtıp çöpe attığı için.
-Sevr’i hayal edenlerle, Cumhuriyet’in bir parantez olduğunu söyleyenlerin hedefi bir noktada kesişir. Türkiye’nin parçalanması... Yani, PKK'nın hedefinde buluşurlar.
-Sevr sevdasının, Lozan ve Cumhuriyet nefretinin temel nedeni budur. Hedefleri: Türkiye'nin SEVR'de olduğu gibi parçalanmasıdır.
-O "NARKOZ" denilen dönemde, Atatürk bu milletin namus ve şerefini kurtardı.
-Eğer Atatürk olmasaydı, camide namaz okunamayacaktı, Şanlı Bayrak dalgalanmayacaktı.
-Ve Atatürk olmasaydı ne vatan kalırdı ne de makam...
21 Mart… Gündüz ile gecenin eşitlendiği, doğanın yeniden nefes aldığı kadim eşik.
Bugün Bahar Ekinoksu. Aynı zamanda Nevruz Bayramı.
Yarından itibaren aydınlık, karanlıktan uzun sürmeye başlıyor.
Bugün güneş hiçbir sapma göstermeden doğuşta gerçek doğudan (090) doğdu; akşam ise gerçek batıdan (270) batacak.
Dilerim doğanın bu mertliği insanlığa örnek olur.
Türk dünyasında asırlardır “yeniden doğuşun”, dirilişin ve umudun simgesi olan bu gün; Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan büyük kültür zincirimizin de en canlı baklalarından biridir.
Aynı şekilde bugün ABD ve İsrail’in acımasız barbarlığına karşı büyük bir direniş sergileyen İran halkı için de kökleri binlerce yıl öncesine dayanan Nevruz, sadece baharın başlangıcı değil, hayatın, bereketin ve yenilenmenin bayramıdır.
Bugün, toprağın uyanışını, doğanın dirilişini ve insanın içindeki umudu aynı gökyüzü altında, aynı güneşin birlikteliği ile kutluyoruz.
Bu vesileyle başta aziz milletimiz olmak üzere, Türk dünyasının ve İran halkının Nevruz Bayramı’nı en içten dileklerimle kutluyorum.
Prof. Dr. İlber Ortaylı: Fesli kahveci tarihçisini ciddiye alanlara söyleyecek söz bulamıyorum, Yunanlılar gelse daha iyi olur diyor, Fransa'da bunu deseler adamın sülalesini çürütürler, bizde el üstünde! Demiş ,Anadolu Ajansı Mikrofonu kaldırmıştı..!
Beyninizin Çoğu İnsanın Asla Kullanmadığı Sıfırlama Düğmeleri Var:
1. Aşırı mı düşünüyorsunuz ?
- Soğuk bir şeye dokunun ve gördüğünüz 5 şeyi sayın. Zihniniz sıfırlanır.
2. Ani üzüntü mü geldi ?
- Dik oturun, yukarı bakın ve 20 saniye boyunca gülümseyin. Beyniniz yüzünüzü takip eder.
3. Panik Hissi mi var ?
- 100'den geriye doğru 7'şer sayın. Beyninizin modunu değiştirmeye zorlar.
4. Motivasyonunuz mu yok?
- Kendinize "Sadece 2 dakika" deyin. Başladığınızda beyniniz devam edecektir.
5. Öfkeli misiniz ?
- 4 saniye nefesinizi tutun, 8 saniye nefes verin. Öfke anında düşer.
6. Kaybolmuşluk Hissi mi geldi ?
- Bugün kontrol edebileceğiniz 3 şeyi yazın. Odaklanma geri döner.
7. Odaklanamama problemi mi var ?
- Sakız çiğneyin. Dikkati artırdığı kanıtlanmıştır.
8. Yalnızlık hissi mi hakim ?
- Elinizi göğsünüze koyun. Gözünüzü kapayıp bir süre öyle durun. Kalp atışınız size hala mücadele ettiğinizi hatırlatır.
Düşler Okulu
Birşey farkettiniz mi !!
Son dönemde olan bitene bakın.
-3.5 milyon sayfalık Epstein belgeleri açıklandı.
-ABD'nin uyguladığı gümrük vergileri tüm ülkeleri etkiliyor.
-Yapay zeka yüzünden milyonlarca kişi işini kaybetme riski altında.
-Ülkeler arası savaş var. Hiçbir ülke birbirine güvenmiyor.
-Orman kanunları aktif oldu. Güçlünün haklı olduğu dönem yaşanıyor. Bazı devlet başkanları kaçırılıyor. Bazıları öldürülüyor.
-Siyasi kutuplaşma dünyanın her bölgesinde yükseliyor.
-İran-ABD savaşı başladı. Suçsuz insanlar hayatını kaybediyor.
-Dünya belirsizlik endeksi tarihin en yüksek seviyesinde.
-Petrol krizi başladı. Enflasyon tüm ülkeleri etkiliyor.
Hepsini okudunuz. Şimdi bir adım geri çekilin ve tekrar bakın.
Bu olayların birbiriyle doğrudan bağlantısı yok. Ama hepsi aynı anda yaşanıyor ve hepsi aynı yönü işaret ediyor: KAOS
Çoğu kişi "Dünya kaosa girdi" diyor. "Daha önce böyle olmamıştı" diyor.
Yanlış.
Tam olarak böyle olmuştu. Her seferinde kaosun arkasından insanlık tarihinin en büyük sıçramaları geldi.
Size göstereceğim. Sonra kendiniz karar vereceksiniz.
Anlatıyorum...
Her büyük doğum acıyla gelir. Bebek doğarken anne acı çeker.
O anı gören "felaket" der.
Sonuç: Yeni bir hayat.
Dünya da öyle doğum yapıyor. 260 yılda 3 kez yaptı. Her seferinde kaos vardı. Savaş vardı. Yıkım vardı.
Ve her seferinde doğan şey insanlığı bir üst çağa taşıdı.
SANAYİ DEVRİMİ
1760'larda İngiltere'de buhar makinesi icat edildi. Fabrikalar kuruldu. Tarım toplumu sanayi toplumuna dönüşmeye başladı. Milyonlarca insan tarladan şehre taşındı.
Kulağa basit geliyor. Ama basit değildi.
O süreçte her şey aynı anda yaşandı. Luddit isyanları başladı, işçiler fabrikalara girip makineleri parçaladı. Kolera salgınları topluma büyük zarar verdi. Napolyon Avrupa'yı ateşe verdi. 20 yıl boyunca sürekli savaş vardı.
Dışarıdan bakan "medeniyet çöküyor" dedi.
Ne doğdu?
Sanayi devrimi orta sınıfı doğurdu. Demokrasi kıta Avrupası'na yayıldı. Yaşam standartları arttı. Ortalama insan ömrü yükseldi. 100 yıl içinde insanlık tarihindeki en büyük refah artışı yaşandı.
ELEKTRİK VE OTOMOBİL ÇAĞI
1900'lerin başında 3 teknoloji dünyayı değiştirmeye başladı: Elektrik, otomobil ve modern imalat. Üretim maliyetleri düştü. Sokaklar at arabasından motorlu araçlara geçti.
Altın çağ başlamalıydı. Başlamadı.
Onun yerine insanlık tarihinin en karanlık 45 yılı geldi.
-1. Dünya Savaşı: 20 milyon ölü.
-İspanyol Gribi: 50 milyon ölü.
-Büyük Buhran: İşsizlik arttı. Binlerce banka battı.
-2. Dünya Savaşı: 70 milyon ölü.
45 yılda 140 milyon insan öldü.
"İnsanlık kendi kendini yok edecek" dediler.
Ne doğdu?
1945'ten sonra modern refah devletleri kuruldu. 1950-1970 arası insanlık tarihinin en büyük ekonomik büyüme dönemi yaşandı. Orta sınıf ev sahibi oldu. Araba aldı. Çocuklarını üniversiteye gönderdi.
45 yıllık acının ardından gelen refah önceki tüm çağları geride bıraktı.
İNTERNET ÇAĞI
1995'te internet yaygınlaşmaya başladı. "Yeni ekonomi" anlatısı her yere yayıldı. Herkes zengin olacaktı, her şey dijitalleşecekti, sınırsız büyüme geliyordu. Neredeyse 0 geliri olan şirketler milyar dolarlık değerlemeler alıyordu.
2000'de dotcom balonu patladı. Yüzlerce şirket bir gecede iflas etti.
Bir yıl sonra 11 Eylül geldi. Afganistan işgali. Irak savaşı. 2008'de küresel finans krizi. 10 trilyon dolar daha silindi.
15 yıl boyunca kriz üstüne kriz.
"İnternet bir balondu. Dijital ekonomi hayaldi" dediler.
Ne doğdu?
Akıllı telefon devrimi. Sosyal medya. Milyarlarca insan tek tuşla birbirine bağlandı. E-ticaret doğdu. Amazon, Google, Apple trilyon dolarlık şirketler oldu.
2000'de web sitesi kuran genç 2010'da milyarderdi.
Bakın dikkatli okuyun. 3 doğumun formülünü çıkarıyorum.
1: Yeni teknoloji ortaya çıkar. Vaatler büyür. Herkes heyecanlanır.
2: Eski düzen direnir. Kaos olur. Savaşlar, krizler, ekonomik çöküşler aynı anda gelir. Birbirinden bağımsız görünen olaylar eş zamanlı olur. "Dünya bitiyor" derler.
3: Eski düzen yıkılır. Yeni düzen kurulur. Kaosun içinden yürüyenler yeni dünyanın sahipleri olur. Geride kalanlar yeni dünyada yer bulamaz.
Bu formül 260 yıldır değişmedi.
Peki döngüler neden her seferinde acıyla geliyor?
Çünkü eski yapılar kendiliğinden ölmez. Bankalar, kurumlar, ticaret yolları, istihdam modelleri. Onlarca yıldır çalışan sistemler. "Biz artık yetmiyoruz, buyurun yeni sistem gelsin" demezler.
Amerikanın gücünü Çin'e kaptırması gibi. Tekelin kaybolmasına izin vermemesi gibi.
Direnir. Savaşırlar. Sonunda yıkılırlar.
Eski bir binanın yıkım anını düşünün. O an orada olan "felaket" der.
Ama birkaç ay sonra aynı yerde 50 katlı gökdelen yükseliyor.
ŞİMDİ YAPAY ZEKA DEVRİMİ
Acı başladı. Tıpkı diğer 3'ündeki gibi.
İnsanlar işlerini kaybediyor. Şirketler işten çıkarmalara başladı. 1760'da da aynıydı. İnsanlar işlerini kaybetmişti ve isyanlar başlamıştı.
Savaşlar çıkıyor. İran-ABD. Rusya-Ukrayna. Ortadoğu yanıyor. 1900'lerde de aynıydı. Teknoloji değişirken dünya yandı.
Kurumsal güven çöküyor. 3.5 milyon sayfa Eiptstein belgeleri açıklandı. İnsanlar kurumlara inanmayı bırakıyor. 1930'larda da aynıydı. Eski kurumlar çöktü. Yenileri doğdu.
Ekonomi çöküyor. Küresel borç 307 trilyon doları aştı. Merkez bankaları faizi ne indirebiliyor ne artırabiliyor. 2000'lerde de aynıydı. Sonra yeni ekonomi doğdu.
Hepsi aynı anda yaşanıyor. Tıpkı 1780'lerde. Tıpkı 1930'larda. Tıpkı 2000'lerde yaşandığı gibi.
Dışarıdan bakan "dünya çöküyor" diyor.
Ben farklı bir şey görüyorum.
Dünya çökmüyor. Doğum yapıyor.
Tarihin her büyük doğumunda iki tür insan belirdi.
Birincisi kaosa baktı. "Her şey bitiyor" dedi. Bekledi. Kaos bittiğinde yeni dünyada yeri yoktu. Çünkü hazırlanmamıştı.
İkincisi kaosun içinden yürüdü. Yeni teknolojiyi öğrendi. Dönüşümün yönünü okudu. Yeni düzen kurulduğunda en önde o vardı.
-1800'de buhar makinesini anlayan sanayi devriminin patronu oldu.
-1920'de otomobili anlayan 20. yüzyılın zengini oldu.
-2000'de interneti anlayan bugünün teknoloji devini kurdu.
Kaos olduğunda her seferinde aynı soru soruldu: öğrenecek misin, bekleyecek misin?
Öğrenen kazandı. Bekleyen kaybetti.
Şimdi aynı soru yine soruluyor.
E. Tümgeneral Osman Pamukoğlu:
"Askerî liseler ve askerî hastaneler derhâl geri açılmalıdır. Dünyada hastanesi olmayan tek ordu biziz.
Askerî hastaneler olmadan olmaz!"
O Kadar Haklı ki…
Tepkisiz Kalmayalım🙏
Ona hiç “Parmak biraz kaçınca oruç bozulur mu hocam?” gibi sorular sormadık…
Bize İslam felsefesini, asr-ı saadeti, tasavvufu, inanç ve mantığı, iman sömürüsünü, İslam sosyolojisini anlattı…
Arada “Peki hocam, doktor dereceyi soksa bozulur mu?” diye sorsak…
Kızardı…
Benim hocam senin hocan gibi değildi…
Cebinde külah, elinde tespih, sırtında kara cübbe olmazdı…
Ama konuştuğu zaman profesörler, aydınlar, yazarlar, bilim adamları, siyasetçiler ağzının içine bakardı…
“Günah örtü ile örtülmez” derdi hocam…
“Din akıl mantık işi değildir” diyenlere “Din akıl mantık işidir” derdi…
Senin gibi bağnaz…
Cahil…
Yobaz değildi…
Burası önemli:
Din adına işlenen bunca suça, bunca rezalete, bunca utanmazlığa rağmen; aydın ve bilinçli insanlar hâlâ Müslümansa, Yaşar Nuri Hoca onlara gerçeğini anlattığı içindir…
Anladın mı ne dedik?..
Anlamak işine gelmediyse, hocam şöyle derdi:
“Eşek olsa anlardı…”
Yobazlar onu sevmediler…
Hırsızı sevdiler…
Düzenbazı sevdiler…
Sahtekarı sevdiler…
İnsanları yakanları sevdiler…
Çocuklara tecavüz edenleri sevdiler…
Ama onu sevmediler…
Çünkü ilkel insanın tahammül edemediği şeydir o; medeni adamdı…
Mukayese et şimdi senin imamla:
4 dil bilirdi…
Farsça, Arapça, Fransızca, İngilizce eserler yazdı…
Fransa'da, Amerika'da, Almanya'da ders verdi…
Kütüphanesinde 7 bin kitabı vardı…
Böyle olunca; tabii ki yobaza battı…
Bu ülkenin aydınlık insanları ile birlikte uğurluyoruz onu…
Nur içinde yatsın…
Hocam, adam gibi adamdı…
2016 - Bekir Coşkun
Amin Maalouf Ortadoğu insanını şöyle tanımlar:
“Her şeye üzülen ama hiçbir şeyle ilgilenmeyen insanlar. Bir dinleri olduğu için ahlâka ihtiyaçları kalmamış gibi davranırlar. Devamlı söylenirler ama çözüm bulmazlar, sadece şikayet etmek için yıllarca söylenirler.”
Giriş: Maalouf’un aynası, Türkiye’nin gölgesi
Amin Maalouf’un Ortadoğu insanına dair tespiti—“her şeye üzülen ama hiçbir şeyle ilgilenmeyen, dinleri olduğu için ahlâka ihtiyaçları kalmamış gibi davranan, yıllarca şikâyet edip çözüm üretmeyen insanlar”—yalnızca bir kültürel karikatür değil, tarihsel kırılmaların, siyasal yapıların ve zihniyet dünyasının yoğunlaştırılmış bir eleştirisidir. Maalouf’un romanları ve denemeleri, Ortadoğu’nun trajedisini hem içeriden hem de mesafeli bir bilinçle okuyan metinler olarak bu eleştiriyi sürekli yeniden üretir.
Bu çerçeveyi Atatürk Türkiyesi’nin modernleşme ufku, Türk milliyetçiliğinin geçirdiği dönüşümler ve bugünün Türkiye’sinde siyasal İslam eksenli sosyo‑politik dönüşümle birlikte düşündüğümüzde, ortaya yalnızca “Ortadoğululaşma” tartışmasını değil, aynı zamanda “nasıl bir Türkiye tahayyül ediyoruz?” sorusunu da içeren daha derin bir tablo çıkar.
1. Tarihsel kırılmalar: İmparatorluktan kırılgan modernliğe
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş, yalnızca rejim değişikliği değil, zihniyet devrimi iddiasıydı. İmparatorluk sonrası Ortadoğu coğrafyasında ortaya çıkan birçok devlet, sömürgeci mandalar, yapay sınırlar ve kırılgan kurumlar üzerinden şekillenirken, Türkiye farklı bir yol denedi: ulus-devlet, laik hukuk, yurttaşlık ve merkezi modernleşme.
Ne var ki bu modernleşme süreci üç büyük kırılma dalgası yaşadı:
Tek parti–çok parti geçişi (1946 sonrası): Modernleşme projesi, halkla kurduğu mesafeyi kapatamadan çok partili hayata geçti; din, hızla siyasal mobilizasyon aracı hâline geldi.
Soğuk Savaş ve 1980 sonrası: Devlet, komünizmle mücadele adına “Türk‑İslam sentezi”ni ideolojik çimento olarak benimsedi; bu, laik modernleşme ile siyasal İslam arasında yeni bir melez alan açtı.
2000’ler ve sonrası: Siyasal İslam, ilk kez merkezî iktidar pratiği hâline gelerek, devletin dilini, kurumlarını ve toplumsal tahayyülünü dönüştürmeye başladı.
Bu kırılmalar, Atatürk’ün rasyonalist, seküler ve yurttaş temelli modernleşme ufkunu, giderek daha fazla kimlikçi, duygusal ve din referanslı bir siyasal dile doğru itti.
2. Atatürk modernleşmesinin felsefî temeli: Aklın, yurttaşın ve ahlâkın özerkliği
Atatürk modernleşmesinin felsefî omurgası, birkaç temel ilke etrafında okunabilir:
Aklın özerkliği: Bilginin kaynağı vahiy değil, insan aklı ve bilimsel yöntemdir. Bu, ahlâkın da din dışı bir temele oturtulabileceği anlamına gelir.
Yurttaşlık: Osmanlı tebaasından farklı olarak, hukuk önünde eşit, hak ve sorumluluk sahibi birey fikri.
Laiklik: Din ile devlet işlerinin ayrılması değil yalnızca; aynı zamanda ahlâkın dinî otoriteden bağımsızlaşması.
Evrenselcilik: Ulusal bağımsızlık ile evrensel uygarlık ideali arasında kurulan köprü.
Bu çerçevede Atatürk Türkiyesi, Maalouf’un eleştirdiği Ortadoğu zihniyetinin tam karşısında konumlanır:
Dinî aidiyetin ahlâkın yerine geçmesine değil, ahlâkın aklî ve toplumsal temellere oturmasına vurgu yapar.
3. Türk milliyetçiliği ekseninde kayma: Yurttaşlıktan kimlikçiliğe
Cumhuriyet’in erken döneminde Türk milliyetçiliği, teorik düzeyde kültürel ve siyasal bir milliyetçilik olarak kurgulandı:
Türk, etnik kökenden çok, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka verilen ad”dı.
Zamanla üç önemli kayma yaşandı:
Etnik daralma: Milliyetçilik, kapsayıcı yurttaşlık zemininden uzaklaşıp etnik vurgusu ağır basan bir dile kaydı.
Dinsel eklemlenme: 1980 sonrası “Türk‑İslam sentezi” ile milliyetçilik, İslamî referanslarla harmanlandı; “Türklük” ile “Müslümanlık” neredeyse eşitlenir hâle geldi.
Duygusal siyaset: Milliyetçilik, rasyonel bir yurttaşlık projesinden çok, duygusal mobilizasyon aracı olarak kullanılmaya başlandı.
Bu kayma, Maalouf’un eleştirdiği “her şeye üzülen ama hiçbir şeyle ilgilenmeyen” zihniyetle tehlikeli bir kesişim üretir:
Sürekli “dış güçler”, “bizi bölmek isteyenler”, “bizi kıskananlar” söylemiyle beslenen bir milliyetçilik, sorumluluğu içerden dışarıya ihraç eden bir psikoloji üretir.
4. Bugünün Türkiye’si: Siyasal İslam, Ortadoğululaşma ve sosyo‑politik dönüşüm
Son yirmi yılda Türkiye’de siyasal İslam eksenli dönüşüm, üç düzlemde okunabilir:
a) Kurumsal düzlem: Hukuk devleti ve rasyonel bürokrasinin aşınması
Laik hukuk düzeninin yerini giderek daha fazla normatif dinî referanslara açık, kişiselleşmiş ve keyfileşmiş bir karar alma pratiği almaya başladı. Bu, Ortadoğu’daki birçok rejimde görülen “hukukun üstünde siyasal irade” modeline benzer bir yapı üretir.
b) Toplumsal düzlem: Dinin kamusal alanda araçsallaşması
Din, bireysel inanç alanından çıkarılıp:
eğitim politikalarında,
kültürel alanda,
medya dilinde,
gündelik yaşam normlarında
belirleyici bir siyasal araç hâline getirildi. Bu, Maalouf’un “dinleri olduğu için ahlâka ihtiyaçları kalmamış gibi davranırlar” cümlesini hatırlatacak biçimde, ahlâkın yerini dinî sembollerin aldığı bir yüzeyselleşme riski doğurur.
c) Siyaset dili: Şikâyet, mağduriyet ve duygusal mobilizasyon
Siyasal İslam’ın Türkiye’deki söylemi, uzun süre “mağduriyet” ve “dış güçler” ekseninde kuruldu. Bu söylem:
sorumluluğu dışarıya atarak,
iç eleştiriyi “ihanet” ya da “düşmanlık”la özdeşleştirerek,
rasyonel tartışma yerine duygusal kutuplaşmayı besleyerek
Maalouf’un tarif ettiği “sürekli söylenip çözüm üretmeyen” zihniyetle yapısal bir akrabalık kurar.
5. Ortadoğululaşma tartışması: Coğrafya değil, zihniyet meselesi
“Türkiye Ortadoğululaşıyor” cümlesi, coğrafi bir kaymayı değil, zihniyet ve kurumlar düzeyinde bir dönüşümü anlatmak için kullanılıyor. Bu dönüşümün bazı göstergeleri:
Kurumsal rasyonelliğin yerini kişisel sadakat ilişkilerinin alması,
Hukukun öngörülebilirliğinin zayıflaması,
Dış politikanın ilkesel değil, duygusal ve kimlikçi eksende yürütülmesi,
Eğitim sisteminin eleştirel düşünce yerine dogmatik kalıpları beslemesi,
Toplumsal tartışmanın yerini sosyal medya üzerinden linç, kutuplaşma ve sloganların alması.
Bu tablo, Maalouf’un Ortadoğu için çizdiği çerçeveyle ürkütücü biçimde örtüşen bir risk alanı yaratır:
Her şeye üzülen, herkese kızan, ama hiçbir şeyi değiştirmek için rasyonel ve kolektif bir irade üretemeyen toplum.
6. Atatürk Türkiyesi’nin ışığında bugünün muhasebesi
Atatürk modernleşmesi, tüm eksiklerine rağmen, üç kritik iddia taşırdı:
Ahlâkın kaynağı yalnızca din değil, akıl ve toplumsal sorumluluktur.
Yurttaş, tebaa değil; hak ve sorumluluk sahibi öznedir.
Devlet, kutsal değil; denetlenebilir bir kamusal aygıttır.
Bugün Türkiye’de yaşanan sosyo‑politik dönüşüm, bu üç iddianın da aşındığı bir zemine işaret ediyor. Siyasal İslam’ın icraatları, dinî sembolleri güçlendirmiş olabilir; fakat ahlâkî sorumluluğu, kurumsal rasyonaliteyi ve yurttaşlık bilincini güçlendirdiği pek söylenemez.
Maalouf’un Ortadoğu insanına dair eleştirisi, bu noktada bir uyarı cümlesi gibi okunabilir:
Eğer din, ahlâkın yerine geçerse;
eğer şikâyet, siyasetin yerine geçerse;
eğer duygusal tepki, rasyonel eylemin yerine geçerse;
coğrafya ne derse desin, zihniyet Ortadoğu’dur.
Atatürk Türkiyesi ile bugünün Türkiye’si arasındaki gerilim tam da burada düğümleniyor:
Bir yanda akıl, yurttaşlık ve laik ahlâk;
diğer yanda kimlik, duygusal siyaset ve dinin araçsallaştırılması.
ÇELİK
Kaynakça
Amin Maalouf, Çivisi Çıkmış Dünya.
Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler.
Edward Said, Oryantalizm.
Albert Hourani, A History of the Arab Peoples.
Sami Zubaida, Islam, the People and the State.
Timur Kuran, The Long Divergence.
Lisa Anderson, The State and Social Transformation in the Middle East.
Bernard Lewis, The Middle East: A Brief History of the Last 2000 Years.
Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu.
Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi.
Şerif Mardin, Din ve İdeoloji.
Mete Tunçay, Türkiye’de Siyasal Gelişmeler.
Çin Devlet Televizyonunun yayınladığı kung fu yapıp dans eden robotlara göre Türkiye yine Rönesansı ıskaladı! Dünya'nın bir çok ülkesi robotik teknolojinin sadece fabrikalarda değil, hayatın her alanınına girdiğini gösteriyor.
Elon Musk'ın Trump'tan yapay zekaya yatırım istemesi boşuna değil, çünkü Çin arayı açıyor.
Çinli çocuklara Atatürk'ü öğreten Ulusalcı Çin yönetimi, son 40 yılda uyguladığı Karma Ekonomi Modeliyle Dünya'nın liderliğini ABD'den devralmaya hazırlanıyor.
Yine geldi Ramazan ayı,
biz yine sakız orucu bozar mı diye tartışacağız. ...
Sana dünyanın en acımasız sırrını vereyim:
Dünya, çok düşünen zekiler tarafından değil; az düşünen ama hızlı hareket eden "Cahil Cesareti"ne sahip adamlar tarafından yönetilir.
O çok zeki, her detayı hesaplayan adamlar da günün sonunda o hızlı adamların şirketinde maaşlı eleman olarak çalışır.
Buna psikolojide "Analiz Felci" (Analysis Paralysis) denir.
Sokaktaki adı ise: "Korkaklığın Takım Elbise Giymiş Halidir."
Zeki adam bir işe gireceği zaman logoyu düşünür, web sitesinin rengini düşünür, 3 yıl sonraki muhtemel krizi düşünür, vergi dilimini düşünür. Düşünür de düşünür...
Filozof olacak çünkü, düşünüyor. Öyleyse var.
Masada kağıt üzerinde kusursuz bir imparatorluk kurar.
O sırada "Aptal" dediğin adam, elindeki yarım yamalak, defolu ürünü alır, sokağa çıkar ve satmaya başlar.
Sen hala "Kusursuz planı" yaparken, o adam piyasayı ele geçirmiş, parayı vurmuş ve ilk hatalarından dersini alıp ürünü çoktan düzeltmiştir.
Mükemmel, iyinin ve hızın en büyük düşmanıdır.
Kusursuz anı bekleyen, mezarlıkta bekler.
Şimdi anlıyor musun? Bu lavuk nasıl bu kadar zengin dediğin lavuğun nasıl zengin olduğunu.
Çünkü adam düşünmüyor, sadece yapıyor.
Zeki adam birinden hoşlandığında o kişinin attığı mesajdaki "Noktayı", seçtiği kelimeyi, geçmişini, burcunu, gelecekteki uyumlarını beyninde 50 defa analiz eder.
"Acaba doğru kişi mi? Acaba şu an yazarsam zayıf mı görünürüm?" diye satranç oynar.
O sırada ne istediğini bilen, düz mantık bir adam/kadın gider, "Hadi kahve içelim" der ve maçı alır.
Duygular matematik değildir.
Karşı taraf senin o devasa zekanı değil, senin o anki ÖZGÜVENİNİ VE NETLİĞİNİ satın alır.
Sen hesap yaparken, başkası eyleme geçer.
Sonra sen düşünürken o adam çıkardığı eylemin sesiyle seni uyandırır.
Park halindeki bir arabanın direksiyonunu çeviremezsin.
Araba hareket etmiyorsa, nereye gitmek istediğinin bir önemi yoktur.
Zeki insanlar önce direksiyonu kusursuz açıya getirip, sonra gaza basmak isterler.
Halbuki sokağın kanunu şudur: Önce gaza bas, yolda direksiyonu toparlarsın.
Hızlı yapılan bir hata, yavaş yapılan bir doğrudan her zaman daha karlıdır.
Çünkü hız, sana MOMENTUM verir. Çarpa çarpa doğru yolu bulursun.
Bir karar vermek için %100 emin olmayı bekliyorsan, çok geç kalmışsındır.
Fırsat uçmuştur.
Eğer elindeki veriler %70 oranında sana "Yap" diyorsa, geri kalan %30'luk belirsizliği GÖĞSÜNDE YUMUŞATACAKSIN.
Anlatabiliyor muyum?
Okyanusa açılmadan yüzme öğrenemezsin.
Kıyıda durup dalga boyunu hesaplamayı bırak.
Atla şu suya. Boğul gerekirse korkak olma.
Ölmezsen anlatacağın bir hikayen çıkar.
Zaten durursan ölüsün.
Çok bilmek, bazen en büyük prangadır.
Zekan, seni korumak için sürekli sana bahaneler, riskler ve felaket senaryoları üretecek.
O sesi sustur.
Aptal olma ama APTAL GİBİ CESUR OL.
GURUR
Trabzon’da görev yapan değerli bilim adamı Doç.Dr Kemal Uzun şah damarı daralması ile kalp krizi ve felç riskini
Geliştirdiği tedavi yöntemi tamamen yok edip Dünya Sağlık Örgütü tarafından en iyi 100 bilim adamı arasına girdi
Bir ofsayt,penaltı kadar gündem olmadı
RAY DALİO UYARDI: 1945 SONRASI OLUŞAN DÜNYA DÜZENİ ÇÖKÜYOR.
ARTIK KURALLAR YOK, GÜÇLÜ OLANIN HAKLI OLDUĞU DÖNEME GİRDİK.
Şubat 2026 Münih Güvenlik Konferansı düzenlendi.
Dünya liderleri bir araya geldi ve hepsi aynı şeyi söyledi.
Alman Şansölyesi Merz: "Onlarca yıldır var olan dünya düzeni artık yok. Büyük güç siyaseti dönemine girdik. Özgürlük artık garantili değil."
Fransa Cumhurbaşkanı Macron: "Avrupa'nın eski güvenlik yapıları yok oldu. Savaşa hazırlanmalıyız."
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio: "Yeni jeopolitik çağdayız. Eski dünya gitti."
Aynı hafta. 3 lider. Aynı mesaj.
Ray Dalio 50 yıldır bu anı bekliyordu. Bridgewater Associates kurucusu. Dünyanın en büyük hedge fonu. 50 yıldır büyük devletlerin yükseliş ve çöküşünü inceliyor. 500 yıllık tarihi analiz etti. Çin hanedanlıklarını inceledi. Avrupa imparatorluklarını inceledi. Büyük Döngü teorisini geliştirdi.
Ve şimdi açıkladı: Aşama 6'dayız. En tehlikeli aşama.
Size Büyük Döngü'nün 6 aşamasını anlatacağım. Aşama 6'nın ne anlama geldiğini göstereceğim. 5 savaş tipini açacağım. 1930'larla paralellikleri göstereceğim. Ve ABD-Çin çatışmasının nereye gittiğini anlatacağım.
Büyük Döngü 6 aşamadan oluşuyor ve her büyük devletler bu döngüyü yaşıyor.
Aşama 1: Yeni düzen kurulur. Büyük bir savaş sona ermiş, galip taraflar kuralları koymuş, herkes bu yeni düzeni kabul etmiştir. Barış gelmiş, yeniden inşa başlamıştır. 1945 yılında BM, NATO ve Bretton Woods kurumları bu şekilde ortaya çıktı.
Aşama 2: Barış ve refah genişliyor. Ekonomi hızla büyüyor, ticaret artıyor, teknoloji gelişiyor, herkes kazanıyor gibi görünüyor. Bu dönem genelde altın çağ olarak anılır. 1950'den 1980'e kadar bu dönem yaşandı.
Aşama 3: Rekabet artar. Yükselen yeni güçler var, eski güç yavaş yavaş zayıflıyor, gerilim başlıyor ama henüz açık çatışma yok. 1980'den 2000'e kadar Sovyetler çökerken Çin hızla yükseldi.
Aşama 4: Gerilim ve çatışma yoğunlaşıyor. Ekonomik savaşlar başlıyor, tarifeler geliyor, yaptırımlar uygulanıyor, güç mücadelesi netleşiyor. 2000'den 2020'ye kadar bu dönem yaşandı.
Aşama 5: Kriz ve yüzleşme. Ciddi çatışmalar var, kurallar çatlamaya başladı, sistemin sınırları test ediliyor. 2020'den 2025'e kadar bu aşamada olduk.
Aşama 6: Kurallar yok, güçlü haklıdır, büyük devletler açıkça çatışıyor. Şimdi buradayız.
Aşama 6'da tam olarak ne olur?
Uluslararası kurallar işlemez hale gelir. BM etkisiz duruma düşer. Uluslararası Hukuk anlamsız kalır. Sadece güç önemlidir. En güçlü ülke istediğini yapar, diğerleri ya boyun eğer ya savaşır.
Dalio buna "Orman Kanunu" adını veriyor ve şöyle açıklıyor:
Ülke içinde etkili bir sistem var. Kanunlar yazılıyor ve uygulanıyor. Polis var, suçluları yakalıyor. Mahkemeler var, yargılıyor. Cezalar var, caydırıcı oluyor. Sistem çalışıyor.
Ama uluslararası alanda bu yapıların hiçbiri yok veya çok zayıf. BM ve Uluslararası Adalet Divanı gibi kurumlar ancak en güçlü ülkelerden daha güçlü olduklarında işleyebilirler. Ama tarihte hiçbir zaman olmadı. ABD veya Çin BM'den güçlüyse ABD veya Çin kuralları belirler, BM değil.
Peki büyük güçler arasında savaş nasıl başlar? Dalio 5 savaş tipi tespit etti.
Birinci tip: Ticaret Savaşı. Tarifeler yükseltilir, ithalat ve ihracat kısıtlamaları getirilir, rakip ülkenin ekonomisine zarar vermek amaçlanır. ABD-Çin arasında 2018'den beri aktif.
İkinci tip: Teknoloji Savaşı. Hangi teknolojinin paylaşılacağı, hangisinin ulusal güvenlik için korunacağı üzerinde çatışma yaşanır. ABD'nin Çin'e yarı iletken yasakları buna örnek. Aktif.
Üçüncü tip: Sermaye Savaşı. Yaptırımlar uygulanır, rakip ülkenin varlıkları dondurulur, sermaye piyasalarına erişimi engellenir, finansal kurumlar cezalandırılır. Çinli şirketlerin ABD borsalarına erişimi kısıtlandı. Aktif.
Dördüncü tip: Jeopolitik Savaş. Toprak anlaşmazlıkları, ittifak kurma yarışları, bölgesel nüfuz mücadelesi müzakerelerle çözülmeye çalışılır. Taiwan meselesi tam olarak bu. ABD Taiwan'ı destekliyor, Çin "bizimdir" diyor. Aktif.
Beşinci tip: Askeri Savaş. Gerçek çatışma, silahların kullanıldığı, askerlerin savaştığı aşama. Henüz yok.
Dinamik şu şekilde işliyor: İlk 4 savaş tipi zamanla yoğunlaşır, tırmanma başlar, gerilim artar ve sonunda 5'e dönüşür. Askeri savaş başladığında ise ilk 4 savaş maksimum seviyede silah olarak kullanılır.
1930'larda tam olarak böyle oldu ve size adım adım anlatıyorum.
1929. Büyük Buhran başladı ve küresel ekonomi çöktü. Ekonomik çöküş iç çatışmaya yol açtı çünkü her ülkede zenginlik dağılımı sorunu büyük bir mesele haline geldi.
Almanya'da işsizlik %25'e çıktı, iflas ve yoksulluk had safhaya ulaştı. 1933'te Hitler iktidara geldi. İlginç olan şu: Hitler 1933-1938 arasında ekonomiyi hızla düzeltti. İşsizliği %25'ten %0'a indirdi. Kişi başı gelir %22 arttı. Nasıl? Devasa borçlanma yaptı, merkez bankası para bastı, devlet büyük harcama programları başlattı. Ama aynı zamanda askeri harcamaları hızla artırdı çünkü kaynakları askeri güçle ele geçirmeyi planladı.
Japonya'da ihracat 1929-1931 arasında %50 düştü ve ekonomi tamamen çöktü. 1932'de askeri diktatörlük geldi. Japonya bir ada ülkesi olduğu için doğal kaynakları yoktu, ihracattan kazandığı parayla ithalat yapıyordu. İhracat çökünce demir, kömür, petrol gibi hayati kaynakları askeri güçle almaya karar verdi.
Ticaret savaşı böyle başladı.
1931-1937. Almanya ve Japonya ihtiyaç duydukları kaynakları askeri güç kullanarak ele geçirmek için toprak genişlemesine başladılar.
Almanya 1938'de Avusturya'yı ilhak etti, ardından Çekoslovakya'nın petrol kaynaklarının olduğu bir kısmı güç kullanarak aldı. Japonya 1931'de Mançurya'yı işgal etti ve Çin'e yayılmaya başladı çünkü demir, kömür ve petrol kaynakları oradaydı.
Jeopolitik savaş böyle başladı.
1937-1941. ABD Japonya'nın genişlemesini durdurmak için ekonomik yaptırımlar başlattı.
1940'ta demir ve çelik ihracatını Japonya'ya yasakladı. 1941'de Japon varlıklarını dondurdu, Panama Kanalı'nı Japon gemilerine kapattı ve petrol ambargosu koydu.
Sonuç: Japonya'nın ticaretinin %75'i kesildi, petrolünün %80'i kesildi.
Sermaye savaşı böyle başladı.
Japonya köşeye sıkıştı. İki seçenek vardı: Geri çekilmek ve boyun eğmek veya saldırmak.
7 Aralık 1941. Japonya Pearl Harbor'a saldırdı. Askeri savaş başladı.
10 yıl sürdü. Ekonomik savaştan askeri savaşa.
Dalio'nun tezi çok net: Askeri savaş resmi olarak ilan edilmeden yaklaşık 10 yıl önce ekonomik, teknoloji, sermaye ve jeopolitik savaşlar başlar, yoğunlaşır ve tırmanır.
Şimdi 2026. Günümüze bakalım ve paralellikleri görelim.
ABD-Çin arasında ne var?
Ticaret savaşı: 2018'den beri aktif. Trump ilk döneminde tarifeleri başlattı, Biden devam ettirdi, Trump 2025'te yeniden yükseltti. 8 yıldır devam ediyor.
Teknoloji savaşı: ABD Çin'e yarı iletken ihracatını yasakladı, Huawei'yi yasakladı, 5G teknolojisinde Çin şirketlerini engelledi. Aktif.
Sermaye savaşı: Çinli şirketlerin ABD borsalarına erişimi kısıtlandı, bazı Çinli şirketler listelenmekten çıkarıldı, yaptırımlar uygulandı. Aktif.
Jeopolitik savaş: Taiwan meselesi. ABD Taiwan'a askeri destek veriyor, silah satıyor, "demokrasiyi koruyacağız" diyor. Çin "Taiwan toprak bütünlüğümüzdür, gerekirse güç kullanırız" diyor. Aktif.
4 savaş tipi aktif. Sadece 5'i yok: Askeri savaş.
Tam olarak 1930'lardaki gibi.
1930'larda 10 yıl boyunca ilk 4 savaş tipi yoğunlaştı, tırmandı ve 1941'de beşinci tipe, yani askeri savaşa dönüştü.
2018'den beri 8 yıl geçti. İlk 4 savaş tipi yoğunlaşıyor ve tırmanıyor.
2028'de beşinci tipe mi dönüşecek?
Dalio en tehlikeli durumu şöyle tanımlıyor:
Askeri savaş riski en yüksek olduğu durum şudur: İki taraf da birbirine yakın askeri güce sahiptir ve uzlaşmaz, varoluşsal farklılıkları vardır.
ABD ve Çin Taiwan üzerinde tam olarak bu durumda.
Askeri güçleri neredeyse eşit. Taiwan her iki taraf için de varoluşsal bir mesele. ABD "demokrasiyi ve özgürlüğü koruyacağız, Taiwan'ı destekleyeceğiz" diyor. Çin "Taiwan bizim toprak bütünlüğümüzdür, gerekirse güç kullanarak alacağız" diyor.
Uzlaşma alanı yok. İkisi de geri çekilemiyor çünkü geri çekilmek zayıflık gösterir ve iç destek kaybettirir.
Dalio "aptal savaşlardan" kaçınmak için 4 adımlı bir yol haritası veriyor:
Adım 1: Rakibinin gözünden bak. Empati kur. Çin neden Taiwan'ı bu kadar önemsiyor? Tarihsel sebepleri ne? ABD neden destekliyor? Stratejik sebepleri ne? Anla.
Adım 2: Kırmızı çizgilerini netleştir. "Bu noktada kesinlikle savaşırız" de ve bunu açıkça karşı tarafa ilet. Net ol. Belirsizlik yanlış anlamalara yol açar.
Adım 3: Öncelikleri takas et. Her iki tarafın da neye en çok önem verdiğini belirle ve "sen şunu al, ben bunu alayım" şeklinde win-win müzakeresi yap.
Adım 4: Gücü akıllıca kullan. Her zaman tam güç kullanmak gerekmiyor, çoğu zaman yumuşak güç daha etkili. Zorlamak yerine işbirliği, tehdit yerine caydırıcılık.
Ama Dalio şunu da uyarıyor: "Aptalca savaşlar tarihin her döneminde sürekli olmuştur."
Neden aptalca savaşlar sürekli oluyor?
Güvensizlik atmosferi önleyici saldırıya yol açar çünkü "o bana saldırmadan ben saldırmalıyım" düşüncesi hakim olur.
Sen vurdun, ben vuruyorum, sen daha sert vurdun, ben daha sert vuruyorum. Geri çekilemezsin çünkü her hamle sonraki hamleyi getirir ve durmak yenilgi anlamına gelir.
Geri çekilirsen zayıf görünürsün, iç desteğini kaybedersin, iktidarın tehlikeye girer.
Kriz anlarında kararlar hızlı verilmeli, ama hızlı kararlar yanlış anlamalara yol açar.
Ve Dalio'nun belki de en önemli uyarısı şu:
"Savaş hakkında emin olabileceğiniz iki şey var: Birincisi, savaş planlandığı gibi gitmeyecek. İkincisi, savaş hayal edilenden çok daha kötü olacak."
Münih Konferansı'nda dünya liderleri "dünya düzeni çöktü" dediler.
Ray Dalio "Aşama 6'dayız" dedi.
1930'lar tekrarlanıyor mu?
Siz ne düşünüyorsunuz?