Sayın Erenerol’un “Millet Ne Diyor?” başlıklı bu yazının okunmasını tavsiye ediyorum.
1919 ruhunu yalnızca cephede değil, örgütlenme, ortak akıl, kurultay geleneği ve millet iradesi üzerinden ele alıyor.
Millet iradesi sadece sandıkta ortaya çıkmaz, sandığa gelmeden önce oluşur.
“Millet” Ne Diyor?
1919 yılı, Türk milletinin “ulus” olabilmek adına vereceği mücadelenin dönüm noktası olmuştur. Bu ruh, üstünden bir asırdan fazla geçmiş olsa dahi, asla eksilmemiş; yeniden sessiz bir şekilde köşeden izleyerek doğruyla yanlışı Türk’ün gözleri önüne sermek için beklemiştir. Dört bir yandan kıskaca aldıklarını zannettikleri Türk’ün yurdu, aynı 1919 yılında olduğu gibi, kazanacakları mücadelenin zamanını gözlemektedir. İhanet ve suç işlemekten gözleri dönmüş dahili ve harici bedhahlar, Türk’ün azmini ve taşan sabrının sonuçlarını unutmuş durumdadırlar.
Demokrasi olarak nitelendirdiğimiz ve sadece birkaç yılda bir kurulan sandıklarla akla gelen bu sisteme olan inanç giderek azalmaktadır. Takım değiştirir gibi aldıkları oyları satanlardan, liyakatten uzak atamalara kadar birçok alanda mevcut bürokratik ve diplomatik yapı adeta tıkanma noktasına gelip işlevini yitirmiştir. Yaratılan bu yeni sistemden aldıkları güç ile siyasiler, çıkan tüm aykırı seslere rağmen, milletin kabul etmediklerini kabul görüyormuşçasına yinelemekte ve beyinleri umutsuzlukla uyuşturmaktadırlar. Her şeye rağmen umutsuzluğa kapılacak bir durumun olmadığını haykırmak ve 1919 ruhunu hatırlamak zorundayız.
4 Eylül 1919'da Sivas'ta bir okulun sınıfında otuz küsur adam toplandı. Yollar güvensizdi; kimi at sırtında, kimi arabayla, kimi kimliğini gizleyerek gelmişti. İstanbul Hükümeti durumdan bir hayli rahatsızdı. Kongre daha başlamadan, Elazığ Valisi Ali Galip'in salonu basıp katılanları tutuklama hazırlığı yaptığı öğrenilmişti. Bu adamların ellerinde ne para vardı, ne ordu, ne de kendilerine bu yetkiyi veren bir kanun.
Bir hafta yürütülen konuşmalar sonunda ellerinde şunlar vardı: Yurdun dört bir yanına dağılmış onlarca yerel cemiyeti tek çatı altında toplayan bir tüzük, köylerden vilayet merkezlerine kadar uzanan bir teşkilat şeması, bu teşkilatı yürütecek bir heyet ve aldıkları kararları millete duyuracak bir gazete.
1919’un bize bıraktığı miras sanılanın çok ötesinde; akla, kayda ve yolu belirlemeye dayalı bir felsefenin pratiğe aktarılmasıdır. Kahramanlığa atılmadan önce kayıt tutmak, kılıcı ve tüfeği kuşanmadan önce karar defterini ve yol haritasını oluşturmak, daha savaşa başlamadan barışın tesisinin olasılığını hesaplamaktır. Kurtuluş Savaşı’nı anlamak istiyorsak cephede doğrultulan namludan ve çekilen süngüden önce Sivas’taki o sınıfa bakmalıyız. Kılıcı, süngüyü ve tüfeği oraya taşıyan akıl o sınıfta alınan kararlar ışığında kuruldu.
Mütarekeden sonra Anadolu'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, merkezi bir plandan doğmadı. Trabzon'da, Erzurum'da, İzmir'de, Trakya'da birbirinden habersiz insanlar aynı anda benzer şeyler yapmaya başladılar: Toplandılar, tutanak tuttular, temsilci seçtiler, komşu vilayete telgraf çektiler. Silaha sarılmadan önce Türk milletinin yaptığı buydu: Yol haritası çıkarmak için şartları sağlamak. Damat Ferit ise birbirinden bağımsız ilerleyen bu dağınık girişimleri "saman ateşi" diye küçümsüyordu.
Amasya Genelgesi ile bu ateşlerin bir araya getirilmesi kararlaştırıldı. Önce Temmuz ayında Erzurum'da toplanıldı. Orada kurulan Heyet-i Temsiliye yalnızca Doğu Anadolu'yu temsil ediyordu. Sonrasında Eylül ayındaki Sivas Kongresi’nde ise nizamnamedeki tek bir ibare değiştirildi: "Heyet-i Temsiliye Şarkî Anadolu'nun heyet-i umumiyesini temsil eder" cümlesindeki "Şarkî Anadolu" silinip yerine "vatan" yazıldı.
Bu değişikliği küçümsemeyin. Tek bir kelimeyle bölgesel bir direniş ulusal bir harekete dönüştü. Ve bu, bir savaş meydanında değil, bir toplantı salonunda, usulüne uygun bir oylamayla oldu.
Sivas Kongresi Beyannamesi’nin 9. maddesinde geçen karar, günümüze ışık tutması gereken ulusal bilincin esasını yansıtmaktadır: "Vatan ve Milletimizin uğradığı işkence ve elemlerle ve tamamen aynı amaç ve niyetle millî vicdandan doğan millî ve vatanî derneklerin birleşmesinden meydana gelen bütün toplum bu kere (Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) unvanıyla adlandırılmıştır. Bu dernek, her türlü particilik akımlarından ve kişisel ihtiraslardan tamamıyla uzak ve arınmıştır."
Yüz yıl öncesinde, hiçbir yetkisi olmayan otuz küsur kişi, bugünün kurumlarının çoğunun altına imza atmakta zorlanacağı bir cümleyi tüzüğüne yazmış. Bu kararın da kağıt üstünde kalmadığını biliyoruz. Kongre biter bitmez Heyet-i Temsiliye yürütme yetkisini kullanmaya başladı: Ali Fuat Paşa'yı Batı Anadolu Kuvâ-yi Milliye komutanlığına tayin etti. Padişaha çekilen telgraflar Damat Ferit tarafından engellenince, 12 Eylül sabahı Anadolu'daki bütün telgrafhanelere talimat verildi ve İstanbul ile her türlü resmi haberleşme kesildi. On sekiz gün sonra, 30 Eylül’de, Damat Ferit istifa etti ve yerine Ali Rıza Paşa kabinesi kuruldu. Böylelikle bir hükümet, silah kullanılmadan, sadece haberleşme ağının kimin elinde olduğu gösterilerek düşürüldü. Aynı günlerde Sivas'ta İrade-i Milliye gazetesi çıkmaya başladı ve alınan kararların millete duyurulması sağlandı.
İşte 1919 ruhu budur. Yedi düvele diz çöktüren şey her Türk'ün sadece asker doğması değildir: Birlikte karar alıp o karara sadık kalabilmeyi öğrenmiş olmasıdır. Çünkü kurultay ruhu, kılıçtan önce gelir.
Günümüzde herkes bir kurtarıcı beklemektedir. Bu bekleyiş ise eldeki liderlere bağlanan umutlarla bir kandırılma sarmalının hayal kırıklıklarıyla bezenerek sandıktan sandığa yeni sahte kurtarıcılara bel bağlanmasını getirmektedir.
Kurtarıcı beklemek asla masum sayılabilecek bir alışkanlık değildir: Bedeli büyüktür. Beklerken kendi karar alma araçlarımızı kullanmayı bırakırız. Kullanılmayan araç ise paslanır. Bir süre sonra elimizde sadece paslı araçlar değil, onları kullanma alışkanlığını yitirmiş bir toplum kalır.
Bugün siyaset kurumuna duyulan güvenin azalması bir teşhis değil, bir semptomdur. Asıl mesele daha derinde yatmaktadır: İnsanların bir araya gelip karar alabildiği ara kurumlar zayıflatılmakta ve hatta tasfiye edilmektedir. Mahalle, oda, sendika, dernek, üniversite kurulu, kooperatif ve benzeri oluşumlar giderek zayıflatılırken, dört beş yılda bir kurulan sandıktan gelecek hakkında olumlu bekleyişlerde bulunmak saflıktır. Sandık, bu ara kurumlarda olgunlaşan iradenin sayıldığı yerdir; esas iradenin oluştuğu yer değil. Ara kurumlar boşaldığında sandık da bir tercih değil, bir tasnif aracına dönüşür.
Bir ara kurumun ne işe yaradığını anlamak adına ne öğrettiğine bakmamız gerekmektedir. Ara kurumlar, insanlara birbirini tanımayı öğreterek organik toplum yapısının oluşmasına ve güçlenmesine yardımcı olur. Böylelikle ortak sorunlar adlandırılabilir ve çözüm odaklı adımlar atılabilir. İtiraz etmek ve itiraza cevap verebilme kültürü öğrenilir. En önemlisi, bir kararın nasıl alındığını ve alındıktan sonra ne olduğunu öğretir. Bunlar okullarda pek de gösterilmeyen, ancak hayatın pratiklerinde öğrenilen derslerdir. Bir toplum bunları bir kuşak boyunca alıp pekiştirmezse, ertesi kuşakta ortaya çıkan şey kötü niyetli insanlar değildir; sadece nasıl bir araya gelineceğini bilmeyen yığınlardır. Asıl tehlike de burada yatmaktadır. Kötü niyetten farklı olarak bu durum kimseyi suçlamaya imkan bırakmayan, uyuşmuş kitlelerin oluşmasına sebep olur.
Demokrasi ve sandık olgularının bu şekilde kullanılması yalnız bize özgü değildir. Dünyanın dört bir yanındaki devletler, demokrasi kavramının içini boşaltıyor; yönetimler halka danışmadan yönetmenin daha "verimli" olduğuna kanaat getiriyor.
Bunun sonucunda ise anayasanın tanıdığı hak ve özgürlüklerin sorumluluğunu yerine getirmesine müsaade edilmeyen bir ulus yapısı bu yeni düzende “makul” olarak görülen yeni norm olmuştur. Günlük dertlere sıkıştırılan insan, yarını düşünmekten vazgeçer. Vazgeçtiği anda da adına konuşulmaya başlanır. Yine de biçimin korunduğu yerde umut da her daim vardır. Kapı hâlâ oradadır, sadece kimse açmaya cesaret edememektedir.
Günümüzün şartlarını 1919’dan farklı değerlendirenler kısmi olarak haklı olsa da yanıldıkları yerler vardır. 1919 şartlarında işgalin, düşmanın ve çözümün somut olduğunu düşünmek büyük bir hatadır.
Bunun nedenlerinden ilki, o dönem toplananlar işgale ve düşmana karşı daha bölgesel çözüm arayışları içerisindeydi ve izlenecek yol Sivas Kongresi’ne kadar netleşmemişti. Manda ve himayenin kabulü hala bir tartışma konusuydu. Netlik, örgütlenmenin ön koşulu değil; istişareler sonunda ortaya çıkan üründü. Kongrelerde toplananlar ne yapacaklarını bildikleri için bir araya gelmediler; bir araya gelip tartışabildikleri için ne yapacaklarını buldular. Bugün de yapılması gereken budur.
İkinci ve daha önemli olan neden ise o dönem yapılanların fiilen suç teşkil etmesiydi. İzinsiz kongre ve teşkilatlanmalar, hükümet emirlerine ve yakalama kararlarına karşı gelmek fiili suç unsurlarıydı. Günümüzde ise dernek kurmak, dilekçe vermek ve toplanma gibi fiiller Türkiye Cumhuriyeti Anayasası tarafından güvence altına alınmıştır.
Fark, imkanda değil; bir araya gelebilme ve kurultay ruhuna uygun hareket edebilmektedir.
Peki, millet ne diyor?
“Millet”, adına konuşanların iddia ettiğini demiyor. Bunu hepimiz biliyoruz. Lakin işin zor tarafı şu: Millet, kendi adına konuşacak bir yer bulamadığında hiçbir şey de diyemiyor. Ses, sandıktan sandığa uzanan o dört beş yıllık sessizlikte kayboluyor. Susan bir milletin rıza gösterdiği sanılır; oysa yalnızca duyulmamaktadır.
1919'da milletin sesi meydanlardan çıkmadı. Tutanaklardan çıktı. Toplanan, konuşan, oylayan ve kararını yazan insanlardan çıktı. Amasya Genelgesi'nin o meşhur cümlesi de tam olarak bunu söylemektedir: "Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır." Cümlede bir kişi yok. Azim var, karar var, millet var.
Bu yüzden bu yazı kimseyi meydana çağırmıyor. Çağırdığı yer çok daha sıradan: Üyesi olduğunuz meslek odasının genel kurulu, mezun olduğunuz okulun derneği, oturduğunuz binanın toplantısı, çocuğunuzun okulundaki veli birliği, çalıştığınız iş kolundaki oluşum. Bu ay bunlardan birine gidin. Söz alın. Bir öneri getirin. Getirdiğiniz önerinin tutanağa geçtiğinden emin olun.
Anayasanın güvence altına aldığı haklar kullanılmadıkça kâğıt üzerinde kalır, kullanıldıkça kurum olur. Kurultay ruhu dediğimiz şey de olağanüstü bir hâl değil; bu olağan işlerin sürekliliğidir.
Atalarımızın da başlarken elinde bundan fazlası yoktu: Bir sınıf, otuz küsur kişi ve tutmaya karar verdikleri bir defter.
1919 ruhu dirilmeyi değil, hayata geçirilmeyi bekliyor.
Türkiye NATO Zirvesi sonrasında Batı ile ilişkilerini hızla yakınlaştırırken, aynı Batı sistemi Türkiye'nin en hassas jeopolitik alanlarında Yunanistan-GKRY-İsrail eksenini güçlendiren adımlar atıyor.
Karadeniz'de Türkiye Rusya-Ukrayna savaşının ekonomik ve stratejik maliyetlerini taşırken, Doğu Akdeniz'de IMEC (Hinditsan Akdeniz Ekonomik Koridoru), GSI (İsrail-GKRY-Yunanistan Büyük Deniz Elektrik Bağlantısı Projesi) ile İtalyan ENI enerji devi üzerinden baskılar artıyor.
Fransa'nın GSI projesinde büyük ortak olması ve aynı zaman diliminde Amerikan DFC (Kalkınma Fonu)'nun projeye dahil olması Temmuz 2024'te Donanmamızın Kaşot Kerpe hattında kıta sahanlığımızda izinsiz araştırma yapan İtalyan gemisine müdahalesinin bir benzerinde karşımıza bu kez ABD ve Fransa'nın da çıkacağını işaret ediyor.
Burada Hedefin Mavi Vatan olduğu ve Türkiye'nin 18 Mart 2020'de BM'ye deklare ettiği kıta sahanlığı sınırlarına meydan okuma sürecinin başlayacağını söyleyebiliriz. Yunanistan veya Fransa Türkiye'den izin alırsa sınırlarımızı tanır. İzinsiz giriş yaparlarsa egemenliğimize meydan okurlar.
Hatırlatalım Mavi Vatan sınırları 21.yüzyılın Misak-ı Milli sınırlarıdır.
Bu konuları son Youtube programımda detaylı anlattım.
https://t.co/dIg0QDHLXt @YouTube
NATO Zirvesi sonrası yaşanan gelişmeleri yan yana koyduğumuzda, başta iç istikrar ve Doğu Akdeniz olmak üzere Türkiye açısından dikkatle izlenmesi gereken yeni bir jeopolitik tablo ortaya çıkıyor. Zirvenin hemen ardından ABD’nin Türkiye’nin jeopolitik hassasiyetleri üzerindeki baskıcı hamlelerini görüyoruz.
23 Temmuz’da ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesinden Doğu Akdeniz Geçiş Kapısı Yasası geçti. Bu yasa, Doğu Akdeniz’i Hindistan–Orta Doğu–Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC)’in Avrupa’ya açılan stratejik kapısı olarak kabul ederken, Akdeniz denizaltı elektrik bağlantı projesini (GSI) ise bölgenin kritik enerji altyapısı olarak görüyor. İsrail, Yunanistan ve GKRY’nin içinde bulunduğu proje, Türk deniz yetki alanlarıyla, yani Mavi Vatan ile doğrudan ilişkiliyken, ABD Kongresi tarafından daha geniş bir Amerikan jeopolitik mimarisinin içine yerleştiriliyor. Diğer yandan Fransız altyapı yatırım devi Meridiam’ın 5 Ağustos tarihinde GSI projesine %66 çoğunluk hissesini satın alarak girmesi ise şüphesiz Türkiye üzerindeki baskıları artıracaktır.
6 Ağustos tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığının Kongre’ye yaptığı resmî bildirimle, Türkiye envanterindeki ATACMS füzeleri dahil eski ABD menşeli silahların Ukrayna’ya kalıcı transferine ilişkin süreç ortaya çıktı. Her ne kadar ABD kayıtlarında, Türkiye’nin Karadeniz/Rusya dengesini doğrudan ilgilendiren hassas projenin Türk Dışişleri tarafından başlatıldığı yer alsa da şu ana kadar Dışişleri Bakanlığımızın bu konuda bir açıklamasının olmayışı dikkat çekmektedir.
Bu dış gelişmeler yaşanırken 7 Ağustos tarihinde Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan arasında Mekke’de yeni bir ittifak anlaşması imzalandı. Bu anlaşma iktidar medyası tarafından her ne kadar İsrail’e karşı bir Sünni cephe şeklinde sunulsa da ABD’de Joe Wilson gibi Kongre üyeleri tarafından İran’ın yalnızlaştırılması ve çevrelenmesi bağlamında değerlendirildi. Mısır ve İran bu yapının dışında kaldığı sürece bu algının devam etmesi kaçınılmazdır. Bu anlaşmanın zamanlaması ayrıca dikkat çekicidir. 25 Mayıs 2026’da Trump, Türkiye dahil altı bölge ülkesinin İsrail’le normalleşmesini ve İbrahim Anlaşmalarına katılmalarını istemişti.
10 Ağustos günü, yani Sevr’in 106. yıldönümünde, Türkiye’nin üniter devlet yapısını ve milli bütünlüğünü doğrudan ilgilendiren “çerçeve yasa” Meclis’ten geçti. ABD ve AB yanlısı çevreler ile Büyük K��rdistan hedefini destekleyen çevreler bu yasayı memnuniyetle karşıladı. Kamuoyunun ciddi bir bölümünde ise bu yeni düzenleme, PKK’ya yönelik bir af yasasının başlangıcı olarak algılanırken, bazı FETÖ çevrelerinden de benzer bir hukuki düzenlemenin kendileri için yapılması yönünde talepler gelmeye başladı. Bu süreçte ülkemizde sömürge valisi gibi hareket eden ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın yaklaşımı da dikkatle okunmalıdır. Barrack, Türkiye’deki Kürt meselesi ile Suriye’deki SDG/YPG meselesini daha geniş bir bölgesel siyasi düzenlemenin parçaları olarak ele alıyor. Özellikle Suriye’de Kürtlerin merkezi devlet yapısına entegrasyonunu vatandaşlık, kültürel haklar ve siyasi katılım üzerinden tarif ediyor. Bu yaklaşım, Türkiye’de yürütülen silah bırakma ve hukuki entegrasyon süreciyle paralel bir çerçeve oluşturuyor. ABD açısından Irak ve Suriye’den sonra Türkiye’nin de benzer bir bölgesel dönüşüm sürecine sokulması son derece önemlidir. ABD , İsrail güvenliği için asla Büyük Kürdistan projesinden vaz geçmez.
11 Ağustos tarihinde ABD Kongresi, Akdeniz’de Türkiye’nin kıta sahanlığına ilişkin itirazları nedeniyle ilerleyemeyen Akdeniz elektrik projesi GSI konusunda, ABD Uluslararası Kalkınma Finansmanı Kurumu (DFC) üzerinden doğrudan devreye girdi. ABD Temsilciler Meclisi üyeleri Brad Schneider ve Gus Bilirakis öncülüğündeki Kongre grubu, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile ABD Uluslararası Kalkınma Finansmanı Kurumu (DFC) Başkanı Ben Black’a başvurarak GSI projesinin ABD tarafından önceliklendirilmesini istedi.
ABD, 2019’da kurulan ve Türkiye’yi dışlayan Doğu Akdeniz Gaz Forumun’da (EMGF) gözlemcidir. ABD, Yunanistan–GKRY–İsrail 3+1 Akdeniz Deniz Güvenlik mekanizmasının içindedir. 8 Haziran 2026’da ABD, Yunanistan, İsrail ve GKRY ile Doğu Akdeniz Enerji Merkezi girişimini ilan etmiştir. Şimdi bu zincire Doğu Akdeniz Geçiş Kapısı Yasası, IMEC ve GSI–DFC bağlantısı eklenmektedir.
Dolayısıyla Türkiye’nin Mavi Vatan hassasiyetleri açısından giderek büyüyen ve kurumsallaşan bir Amerikan müdahale zincirinden söz etmek mümkündür.
ABD ve vassalı Yunanistan’ın stratejisi, Türkiye ile ihtilaflı alanlardaki enerji ve altyapı projelerine mümkün olduğunca fazla güçlü devlet, şirket ve sermayeyi bağlamaktır.
Böylece yarın Kaşot Kerpe açıklarında Türkiye bir araştırma veya kablo döşeme faaliyetine itiraz ettiğinde kriz yalnızca Ankara–Atina veya Ankara–GKRY uyuşmazlığı olarak sunulmayacaktır. Türkiye’nin karşısına ABD Kongresi, Fransız sermayesi, AB enerji güvenliği, Amerikan stratejik çıkarları, IMEC ve Batılı enerji şirketleri çıkarılacaktır.
Sıralanan bu gelişmeleri birbirinden kopuk olarak değerlendirmemek gerekir. NATO Zirvesi ve öncesinde ayrıca Türk siyasi ikliminde gerek iktidar gerekse muhalefet cephesinde ABD ve Trump’a aşırı güvenme durumu ortaya çıkmıştır. ABD, her yönüyle gerileyen bir hegemonun kuralsızlığını ve seçici saldırganlığını temsil etmektedir. Trump ise ülke genelinde desteklenme oranı %32’ye gerilemiş durumda olan bir liderdir. Kasım ara seçimlerinde Kongreyi kaybetme ve hatta azledilme riski ile karşı karşıyadır. Trump, Türk liderliğine mübalağalı iltifatlar sergilerken diğer yandan Amerikan siyasi mekanizması saldırganlığına devam etmektedir. Pentagon, CENTCOM, Kongre ve Amerikan güvenlik bürokrasisinin gözünde Türkiye, çıkarlarına hizmet ettiği sürece kullanışlıdır. O nedenle devlet başkanları seviyesinde yakınlık sürerken, aynı Washington’un Doğu Akdeniz’de Yunanistan–GKRY–İsrail eksenini güçlendirmesi gözden kaçırılmamalıdır.
Türkiye NATO Zirvesi sonrası Karadeniz, Ege, Akdeniz, Levant ve Basra Körfezi üzerinden çok boyutlu bir jeopolitik bir cenderenin baskısı altına girmiştir. İç cephemizin dağınıklığı ve başta finans krizi devam ettiği sürece cenderenin kapsamı ve şiddeti artacaktır. ABD’ye verilen her taviz yeni jepolitik tavizlere kapı açacaktır. Türkiye çok zor bir döneme gebedir. Tek gücümüz tarihimizin geçmiş zor dönem örnekleri ve sosyo genetik kodlarımızın potansiyelidir.
100 yıllık zihniyet dediği, Atatürk’ün kurduğu laik, sosyal, uniter bir ulus devlet olan cumhuriyet zihniyeti.
Onaylanan PKK affı yasasının ne olduğunu hayat gösterecek ve elbette Türk Milleti de buna cevabını verecek.
Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi etnik kökene değil, ortak tarih, ortak kader ve ortak vatandaşlık bilincine dayanan Türk milleti anlayışı üzerine inşa edilmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’un sonunda gençliğe seslenirken, “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” diyerek bu devletin dayanağının ortak milli irade ve milli bilinç olduğunu vurgulamıştır.
Yine Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” sözüyle millet tanımını etnik değil, siyasi ve tarihi bir birlik olarak ortaya koymuştur.
Bugün bu temel anlayışı zedeleyecek, aynı vatan üzerinde ikinci bir siyasi ulus oluşturma arayışına kapı aralayacak her girişim, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesiyle bağdaşmaz.
Yaklaşık iki asırdır bu coğrafyada etnik fay hatlarını kaşıyarak Türkiye’yi zayıflatmaya çalışan emperyal akıl değişmemiştir. Değişen yalnızca yöntemleridir. Dün silahla ve işgalle denenenler, bugün hukuk, siyaset ve kimlik tartışmaları üzerinden yürütülmektedir.
Terör örgütü liderinin “çerçeve yasa bin kilometrelik yolun ilk adımıdır” ifadesi bu talihsiz sürecin kendi bakış açısından nasıl değerlendirildiğini açıkça göstermektedir.
Atatürk’ün milliyetçiliği ayrıştıran değil birleştiren, ırka değil ortak vatana ve ortak geleceğe dayanan bir milliyetçiliktir.
Bu nedenle Türkiye’de ikinci bir siyasi millet anlayışını meşrulaştırabilecek adımlara destek vermek ciddi bir çelişkidir.
Bu coğrafya yüzlerce yıl boyunca farklılıklarını Türk milleti çatısı altında yaşatmış, bağımsızlığını da bu birlik sayesinde korumuştur.
Türk milleti tektir. Türkiye Cumhuriyeti de bu milletin ortak devletidir. Bu temel ilkeyi aşındıracak her düzenleme, kısa vadeli siyasi hesapların ötesinde, gelecek nesillerin güvenliğini ve Cumhuriyet’in bütünlüğünü ilgilendirir.
Tarih, milli birlik konusunda yapılan hataları da bu hatalara kayıtsız kalanları da mutlaka kaydeder.
Ne mutlu Türküm Diyene.
Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi etnik kökene değil, ortak tarih, ortak kader ve ortak vatandaşlık bilincine dayanan Türk milleti anlayışı üzerine inşa edilmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’un sonunda gençliğe seslenirken, “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” diyerek bu devletin dayanağının ortak milli irade ve milli bilinç olduğunu vurgulamıştır.
Yine Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” sözüyle millet tanımını etnik değil, siyasi ve tarihi bir birlik olarak ortaya koymuştur.
Bugün bu temel anlayışı zedeleyecek, aynı vatan üzerinde ikinci bir siyasi ulus oluşturma arayışına kapı aralayacak her girişim, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesiyle bağdaşmaz.
Yaklaşık iki asırdır bu coğrafyada etnik fay hatlarını kaşıyarak Türkiye’yi zayıflatmaya çalışan emperyal akıl değişmemiştir. Değişen yalnızca yöntemleridir. Dün silahla ve işgalle denenenler, bugün hukuk, siyaset ve kimlik tartışmaları üzerinden yürütülmektedir.
Terör örgütü liderinin “çerçeve yasa bin kilometrelik yolun ilk adımıdır” ifadesi bu talihsiz sürecin kendi bakış açısından nasıl değerlendirildiğini açıkça göstermektedir.
Atatürk’ün milliyetçiliği ayrıştıran değil birleştiren, ırka değil ortak vatana ve ortak geleceğe dayanan bir milliyetçiliktir.
Bu nedenle Türkiye’de ikinci bir siyasi millet anlayışını meşrulaştırabilecek adımlara destek vermek ciddi bir çelişkidir.
Bu coğrafya yüzlerce yıl boyunca farklılıklarını Türk milleti çatısı altında yaşatmış, bağımsızlığını da bu birlik sayesinde korumuştur.
Türk milleti tektir. Türkiye Cumhuriyeti de bu milletin ortak devletidir. Bu temel ilkeyi aşındıracak her düzenleme, kısa vadeli siyasi hesapların ötesinde, gelecek nesillerin güvenliğini ve Cumhuriyet’in bütünlüğünü ilgilendirir.
Tarih, milli birlik konusunda yapılan hataları da bu hatalara kayıtsız kalanları da mutlaka kaydeder.
Ne mutlu Türküm Diyene.
21. Yüzyılda Kemalizm, Türkiye İçin Jeopolitik Bir Zorunluluktur.
Yeni Substack yazımda ABD merkezli düzen çözülürken Türkiye'nin hangi rotada yoluna devam etmesi gerektiğini değerlendirdim.
Pax Americana sona ermiştir, dünya artık Bellum Americana çağındadır. Amerikan askerî, ekonomik ve mali üstünlüğüne dayanan tek kutuplu düzen çözülmekte, yerini büyük güç rekabetinin belirlediği çok kutuplu jeopolitik sisteme bırakmaktadır.
ABD'nin göreceli güç aşınması yalnızca Washington'un küresel hareket serbestisini daraltmamakta, aynı zamanda Türkiye gibi jeopolitiği güçlü devletler için tarihî fırsat pencereleri açmaktadır.
Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e, Kafkasya'dan Batı Asya ve Afrika'ya uzanan geniş coğrafya, 21. yüzyılın ana mücadele sahasına dönüşmüştür. Bu mücadelenin merkezinde ise Türkiye bulunmaktadır.
Doğu Akdeniz artık yalnızca enerji veya deniz yetki alanları meselesi değildir; İsrail merkezli yeni jeopolitik mimari ile Türkiye'nin Mavi Vatan doktrini arasında yaşanan yapısal güç rekabetinin merkezidir. Soğuk Savaş boyunca Türkiye'yi şekillendiren Atlantik paradigması ise stratejik ömrünü tamamlamıştır.
Bu yeni çağda Türkiye'nin güvenliği, refahı ve bağımsızlığı dış güvenlik mimarilerine eklemlenerek değil, kendi jeopolitiğine ve konsolide edilmiş güçlü iç cepheye dayanarak sağlanabilir. Bunun anahtarı ise 21.yüzyıl koşullarında uyarlanmışKemalizm'dir.
Kemalizm, geçmişe ait bir ideoloji değil, bağımsızlığı, laikliği, bilim ve aklı, üretim ekonomisini, deniz gücünü, stratejik özerkliği ve millî egemenliği tek potada birleştiren ölümsüz kurucu devlet felsefesidir.
Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu şey, geçmişi nostaljiyle anmak değil, Kemalizm'i 21. yüzyılın jeopolitiğine uyarlayarak yeniden devletin stratejik aklı hâline getirmektir.
Yeni Substack yazım, değişen dünya düzeninde Türkiye'nin önündeki jeopolitik tabloyu ve bu tablonun tek stratejik çıkış yolunu ortaya koymaktadır.
https://t.co/77y4d7SVgp
"Yeni Osmanlıcılık" ve Atatürk'süz bir tarih yazma çabası...
TÜGVA yaz okulları finalinde Osmanlı padişahları Fatih, Yavuz ve Abdülhamit öne çıkarılıyor. (Bu arada Yavuz diye konulan kişi Şah İsmal'e, 2. Abdülhamit diye konulan kişi de dizi de Abdülhamid'i canlandıran Bülent İnal'a benziyor.)
Bu arada daha önce AKP iktidarının sıkça kullandığı Menderes ve Özal'a da koreografide yer verilmemiş. Cumhurbaşkanı Erdoğan doğrudan doğruya ve sadece bazı sultanlarla, padişahlarla özdeşleştirilmiş.
Koreografide Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucu önderi Atatürk de yok. Şaşırdık mı? Asla!
TÜGVA ne yapıyor, Mustafa Kemal (Atatürk)'ün önderliğinde ve başkomutanlığında işgalden kurtarılan ve Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde Atatürk'ü yok sayıp Osmanlıcılık oynamaya kalkıyor.
TÜGVA, eğer Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğindeki ve başkomutanlığındaki Kurtuluş Savaşı kaybedilseydi Osmanlı'nın işgal altındaki üç başkentinin; Bursa, Edirne ve İstanbul'un bile kaybedileceğini ve bugün İstanbul'da bir stadyumda Osmanlıcılık oynayamayacağını görmezden geliyor.
Gerçek şu ki,
Bana göre AKP iktidarı, Atatürk'ün kurduğu üniter laik Türkiye Cumhuriyeti'nin yerine "Yeni Türkiye" dediği (aslında Yeni Osmanlı) yeni bir rejim inşa etmeye çalışıyor.
2017 Başkanlık Referandumu ile siyasal sisteme sarayın dahil edilmesi boşuna değildi. Son olarak saraydaki protokole Yeniçeri Ocağının ve Mehterin eklenmesi de boşuna değil. TÜGVA'nın yaz okulları finalinde bazı Osmanlı padişahlarını öne çıkarması ve seçimle gelen Menderes ve Özal'a bile yer vermemesi de boşuna değil. Çünkü onlar da saltanatı değil Cumhuriyeti temsil ediyorlar. TÜGVA ise sadece Osmanlı ve saltanat vurgusu yapmak istiyor.
AKP iktidarı inşa etmeye çalıştığı "Yeni Türkiye" (Yeni Osmanlı) dediği bu yapıya, Osmanlı tarihini işine geldiği gibi yorumlayarak, hatta çarpıtarak yeni bir tarih yazmaya çalışıyor. Öyle ki Osmanlı devlet otoritesine karşı geldiği için II. Mahmut tarafından kaldırılan Yeniçeri Ocağını bile sırf Osmanlıyı çağrıştırdığı için sahipleniyor, protokole koyuyorlar. Bunu yaparken 1826 yılında Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasının "Vaka-i Hayriye" (Hayırlı Olay) diye adlandırıldığını görmezden geliyorlar.
TRT'nin yüksek bütçeli Payitaht Abdülhamit gibi Osmanlı dizileri, yandaş medyadaki Osmanlı romantizmi, iktidarın trollerinin ve trol siyasetçilerinin sabah aksam sosyal medyada Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlığı yapmaları, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in "Neyden kurtuluyuruz?" diyerek müfredattan Kurtuluş Savaşı'nı ve Vahdettin'in İngilizlere sığınıp kaçtığını çıkarmaya kalkması hep bu yeni tarih yazma çabasının bazı göstergeleridir.
AKP iktidarı, "Yeni Türkiye" dediği yapıya yazdığı bu yeni tarihte Atatürk'ün önderliğindeki Kurtuluş Savaşı'nın ve Cumhuriyet Devrimlerinin yerini yok denecek kadar azaltnak istiyor. İktidar, bu dönemleri ve başta Atatürk olmak üzere bu dönemlerin önde gelen isimlerini olabildiğince değersizleştiren bir anlayışla hareket ediyor. Buna karşın İskilipli Atıf, Mustafa Sabri, Şeyh Sait, Vahdettin gibi Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi karşıtlarını, vatan hainlerini "kahraman" ve "mazlum", "mağdur" diye aklamaya çalışan iktidar mensuplarını ve yandaşlarını çok iyi tanıyoruz.
AKP iktidarı yazmaya çalıştığı yeni tarihte Atatürk'e neredeyse hiç bir olumlu rol vermek istemiyor. Sadece siyaseten gerektiğinde Atatürk'ten yararlanmak gibi bir yaklaşımı benimsiyor.
Sonuç olarak AKP iktidarının kendini "Yeni Osmanlıcılık" sevdasına ve saltanata fazlasıyla kaptırdığı çok açık. Ancak Yeni Osmanlıcılık sevdası ve bu çerçevede Atatürk'süz yeni tarih yazma projesi başarısızlığa mahkûmdur.
Onurlu Türk milleti iktidar ve muhalefet kanallarındaki yayınlardaki Atlantik yalakası söylemlere çıldıradursun
“gelen kıymetli misafirler” (işgalci güçler) ; Kurtuluş yıllarında olduğu gibi “hindiden tüy koparma” derdinde olmadık gazlar verirken, gazetecimsi yaratıklar hangi liderin en çok hangi yemeğimizi sevdiğinden dem vuruyor!
Ben söyleyeyim yemeyi istedikleri petrol ve gaz havzalarımız , içmek istedikleri fırat diclenin suyu, yüzmek istedikleri kara ve ak deniz!
TDK, bugün babalar günü nedeniyle "Atatürk Türk milletinin babasıdır" şeklinde güzel bir paylaşım yapmıştı. Ancak ne olduysa, kim veya kimler baskı yaptıysa gün içinde bu paylaşımı kaldırmış...
Atatürk'ün kurduğu Türk Dil Kurumu'na sesleniyorum!
Evet! Atatürk Türk milletinin babasıdır.
Atatürk'e düşmanlık, Türk ulusuna ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne düşmanlıktır.
Türk ulusuna ve Türkiye Cumhuriyeti devletine düşman, emperyalizmden ve azgın azınlık durumundaki yerli işbirlikçilerinden korkma, paylaşımını silme!
Evet, Atatürk Türk ulusu için babadır. Bu ulusa önce Çanakkale'den Dumlupınar'a savaş meydanlarında kol kanat germiş, milli hareketi örgütlemiş, başkomutan olarak Türk Bağımsızlık Savaşı'nı yöneterek kazanılmasını sağlamış, sonra tam bağımsız, çağdaş bir Cumhuriyet kurmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti gibi TDK da Atatürk'ün eseridir.
TDK, Atatürk düşmanlarına, dolayısıyla Türk ulusu ve Türkiye Cumhuriyeti düşmanlarına boyun eğme!
7 Mayıs 2026'da Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komitesi tarafından kabul edilen, Haziran ayında ise Parlamento sürecini tamamlayarak Avrupa Parlamentosu'nun resmî görüşü haline gelen Türkiye Raporu, AB'nin Türkiye'ye denizden bakışında değişen bir şey olmadığını bir kez daha ortaya koydu.
Raporda Mavi Vatan doktrini açıkça hedef alındı. Türkiye'nin Yunanistan'ın olası 12 mil karasuyu kararına yönelik casus belli (Savaş Sebebi) kararı kınandı. Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakat Muhtırası'nın uluslararası hukukla bağdaşmadığı ileri sürüldü. Türk savaş gemilerinin korumasında yürütülen araştırma ve sondaj faaliyetleri, NAVTEX ilanları, Doğu Akdeniz'deki enerji aramaları ve Türkiye'nin Ege ile Doğu Akdeniz'deki hak ve menfaatlerini savunmaya yönelik faaliyetleri eleştiri konusu yapıldı.
2025 Raporu da aynı tondaydı ve Mavi Vatan kavramının Türk okul kitaplarında yer alması bile Avrupa Parlamentosu tarafından endişe verici bir gelişme olarak değerlendirilmişti.
Kısacası Avrupa Parlamentosu, Türkiye'nin denizlerdeki egemenlik ve egemen haklarını savunmasını değil, bunlardan vazgeçmesini talep ediyor.
Ancak bu ilk değil. Bugün Mavi Vatan'ı hedef alanlar, dün doğrudan Türk Deniz Kuvvetleri'ni hedef alıyordu.
2009 Türkiye İlerleme Raporu'nun 32'nci sayfasında Türk Deniz Kuvvetleri ismen şikâyet edilmişti. Raporda, Türk Donanması'nın Kıbrıs Cumhuriyeti adına hidrokarbon arayan gemilerin faaliyetlerini engellediği belirtiliyordu.
Dikkat edelim. O tarihte Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de bugün yürüttüğü deniz yetki alanları mücadelesi henüz başlamamıştı. Buna rağmen hedefte yine Türk Donanması vardı. Onlari için sorun Türkiye'nin denizlerde güç sahibi olmasıydı.
2009 yılında Türk Deniz Kuvvetleri'nin AB raporunda adeta Ankara'dan bağımsız bir aktörmüş gibi hedef gösterilmesinden kısa süre sonra Balyoz başta olmak üzere FETÖ kumpasları devreye sokuldu. Türk Donanması'nın amiralleri, komutanları ve kurmay kadroları tasfiye sürecine sokuldu. Kıbrıs, Ege, Doğu Akdeniz ve daha sonra Mavi Vatan olarak adlandırılacak deniz jeopolitiği alanlarında en birikimli ve en tecrübeli kadrolar cezaevlerine gönderildi.
Tarih bazen tesadüflerle açıklanamayacak kadar nettir. 2009 sonrasında Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon rekabeti büyüdükçe AB raporlarındaki eleştiriler de sertleşti. Türk Deniz Kuvvetleri'nin caydırıcı varlığı, NAVTEX faaliyetleri, araştırma ve sondaj gemilerinin korunması, Ege ve Doğu Akdeniz'deki askeri faaliyetleri sistematik biçimde eleştiri konusu yapıldı. Özellikle 2018-2020 döneminde Türk savaş gemilerinin korumasında yürütülen sondaj faaliyetleri AB-Türkiye ilişkilerinin temel kriz başlıklarından biri haline geldi. Yani hedef değişmedi. Sadece kullanılan kavramlar değişti.
2009'da Türk Donanması eleştiriliyordu. 2026'da Mavi Vatan eleştiriliyor.
AB'nin ve ABD'nin stratejik hedefi değişmez. Türkiye'yi Anadolu'ya hapsetmek, Ege ve Doğu Akdeniz'deki hak ve menfaatlerinden vazgeçirmek, KKTC'yi yalnızlaştırmak ve ucuz kan olarak kullanacakları Yunanistan-GKRY ikilisi üzerinden Avrupa'nın deniz yetki alanlarını genişletmek.
Bu nedenle Türkiye'deki bazı AB muhiplerinin hâlâ üyelik vizyonunu anlatması düşündürücüdür. Çünkü AB'nin Türkiye'den beklediği şey jeopolitik geri çekilmedir. Ege'den vazgeçen, Doğu Akdeniz'den çekilen, KKTC'yi gözden çıkaran bir Türkiye'nin AB'ye daha kolay kabul edileceğini düşünenler vardır.
Oysa 2009 raporu ile 2026 raporu yan yana konulduğunda gerçek bütün açıklığıyla ortaya çıkmaktadır. AB'nin Türkiye ile sorunu denizlerdir.
Sorun Türk Deniz Kuvvetleri'dir. Sorun Mavi Vatan'dır.
ABD ve AB, çıkarlarını koruyacak işbirlikçileri bu topraklarda her zaman bulmuştur. Askerleri 1922'de geldikleri gibi gitti. Ancak tohumları burada kaldı. 1952 NATO üyeliği ile kılcal damarlarımıza kadar girdiler. Sorun bünyemizin bu mücadeleye dayanıp dayanmayacağı; Türkiye'nin kıtaya itilmeye izin verip vermeyeceği sorunudur.
ABD Büyükelçisi sosyal medya üzerinden kısaca şöyle buyurmuş:
“Irak, Suriye ve Türkiye Orta Doğu istikrarının merkezindedir. ABD, bu üç ülke arasında denge kurarak bölgeyi ortak refah ve düzene yönlendirmek istemektedir…Türkiye, Irak ve Suriye ile birlikte ABD’nin Orta Doğu düzeni kurma projesinde merkezi bir rol oynamalıdır.”
NATO zirvesine üç hafta kala ABD vites artırıyor. Adeta 2004’de ilan edilen BOP projesine bu kez açıkça saldırgan Siyonist paradigma ile devam niyeti ilan ediliyor.
Ancak o günlerde bugün arasında büyük bir fark var. ABD İran’da yenildi. Hürmüz Boğazını açamıyor. Bab el Mendeb’den donanmasını geçiremiyor.
Büyükelçiye hatırlatalım:
Türkiye, yalnızca Levant ve Anadolu ekseninde tanımlanabilecek bir devlet değildir. Türkiye; Akdeniz, Balkanlar, Karadeniz ve Kafkasya havzalarını birbirine bağlayan, aynı anda üç kıtaya açılan eşsiz bir jeopolitik merkezdir. Etki alanı sadece Batı Asya ile sınırlı değildir.
Nil, Tuna, Dinyeper (Özi), Dinyester (Turla), Don ve Volga havzalarına kadar uzanan geniş bir tarihî ve stratejik derinliğe sahiptir.
Bu nedenle Türkiye’yi yalnızca Irak-Suriye eksenindeki sorunlara indirgemek, onu Batı Asya’nın bitmeyen çatışmalarına mahkûm etmek anlamına gelir. Böyle bir yaklaşım, Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye için oluşturduğu çok yönlü ve dengeli dış politika mirasına aykırıdır. Atatürk Türkiye’si, herhangi bir büyük gücün bölgesel planlarının aracı değildir. Türkiye kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden bağımsız bir jeopolitik aktördür.
Bugün Türkiye’nin önüne konulan en büyük tuzaklardan biri, onu yeniden Ortadoğu’nun mezhep, etnik kimlik ve vekâlet savaşları girdabına çekmektir. Türkiye’nin stratejik ufku bundan çok daha geniştir. Türk dış politikası, Balkanlar’dan Orta Asya’ya, Karadeniz’den Akdeniz’e, Kafkasya’dan Afrika’ya uzanan çok boyutlu bir perspektife sahip olmak zorundadır.
Eğer Amerika Birleşik Devletleri bölgede Türkiye’nin dengeleyici etkisinden yararlanmak istiyorsa, öncelikle Türkiye’nin Mavi Vatan’daki meşru hak ve çıkarlarına saygı göstermelidir. Doğu Akdeniz, Ege ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti başta olmak üzere Türkiye’nin egemenlik, güvenlik ve deniz yetki alanları konularındaki hassasiyetleri göz ardı edilerek stratejik ortaklıktan söz edilemez.
ABD, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye karşıtı politikalarına verdiği siyasi ve askerî desteği gözden geçirmek, bu aktörlerin bölgede oluşturduğu gerilim ve kutuplaşmayı teşvik eden tutumlarına son vermeden Türkiye ‘ye öğüt veremez.
Daha da önemlisi, Washington yönetimi kendi Kongresi’nde ve Senatosu’nda yıllardır beslenen Türkiye karşıtı siyasi atmosferi değiştirmeden, Türkiye’den bölgesel istikrarın taşıyıcısı olmasını bekleyemez. Bir yandan Türkiye’yi stratejik ortak olarak tanımlarken diğer yandan Türkiye’ye yönelik yaptırım tehditlerini, silah ambargolarını, Doğu Akdeniz’de askerî dengeyi bozacak silahlandırma politikalarını ve düşmanca söylemleri sürdürmek ciddi bir çelişkidir. Büyükelçinin dile getirdiği beklentiler ile ABD’nin sahadaki ve siyasi sistemindeki uygulamaları arasında açık bir uyumsuzluk bulunmaktadır.
Ayrıca bölgede kalıcı barış ve refahtan söz edilecekse, bunun ön şartı İsrail’in mevcut saldırgan ve yayılmacı politikalarının sınırlandırılmasıdır. Gazze’de yaşanan soykırım ve uluslararası hukuku hiçe sayan Batı Şeria, Lübnan ve Golan’daki saldırgan uygulamalar devam ettiği sürece Ortadoğu’da kalıcı istikrarın tesis edilmesi mümkün değildir.
İsrail’in eylemlerini koşulsuz destekleyen bir devletin yaklaşımı ile bölgesel barış çağrısı yapmak kendi içinde tutarsızdır.
Çökmekte olan ve bu süreçte İsrail ile her alanda birleşen hegemonun çıkarları uğruna Türkiye’yi yeniden Batı Asya’nın kanayan fay hatlarına karıştırmak ne bölge halklarının ne de Türkiye’nin çıkarlarına hizmet eder. Türkiye bu tuzağa düşmeyecektir.
Bu tuzağa belli kesimler düşse bile millet düşmeyecektir.
Zafer Partisi olarak CHP'ye mahkeme tarafından mutlak butlan kararı verilmesini, demokratik meşruiyeti hedef alan siyasal bir darbe girişimi olarak görüyoruz.