İmanına, vatan sevgine, gönlünün güzelliğine şahidiz kardaşım. Biz senden razıyız inşallah Rabbim de razı olur. Biz inanıyoruz ki mekanın cennettir. Hep var olacaksın güzel kardaşım...
"Ah şu ahmaklar! (İtalyan askerlerini kastediyor) Bu sefer onlara Türkler'deki vatanseverliğin ölmediğini ve düşmanlara bunu ödetmeyi bildiğimizi göstereceğim."
Binbaşı Enver Bey
Tobruk
7 Kasım 1911
Türkiye'nin dört yanında terör örgütü lideri için düzenlenmek istenen eş zamanlı mitingler, Türk milletinin hafızasına terörün zaferini meydan meydan ilan ettiği kara bir gün olarak not düşülecektir.
“Belge” diye gösterdiği matbuat kırıntısı mütareke dönemine ait bir gazeteden iktibas. Muteberlik seviyesi Akit veya Zaman kadar anlayacağınız. Yaptığı tam manasıyla “ilmi namussuzluk”, ki salçazade ile yapılan bir programda ne kadar ilimden bahsedilebilir başka bir konu. Neticede anlattıkları tamamen bir fantezi ürünü.
Ermenistandaki Yezidi köyündeki mezar taşları koç başlı değil, at başlı. Yani resimdeki mezar taşının bile ne başlı olduğunu bilmiyorsunuz. Ermeni kaynaklarına göre onlar 13. asdırdan ve Moğollardan kalma. Yezidiler o köye 1800'lerin sonu 1900'lerin başında Türkiye'den gidip yerleşiyor.
İnternetten bulup paylaştığın koç başlı mezar taşlarından ikisinde Osmanlıca yazı var ve olduğu yer Güney Ermenistandaki bir şehir yani köy değil ve orada Yezidiler yaşamıyor.
Yani sizin internette bulduğunuz mezar taşlarını yerinde gördüm.
“Turan’a Yürüdü Enver”
Elif Avcı, Altaylardan Tuna’ya’da “Turan’a Yürüdü Enver” eserini seslendiriyor. Tarihten, ülküden ve bozkırın ruhundan izler taşıyan bu anlamlı eser, güçlü sözleri ve etkileyici yorumu ile dinleyicilerle buluşuyor.
Türk bayrağına ve bayrağı tutan gençlere saldıran herkes, vatana ihânet ve terör suçlamasıyla tutuklanmalı, üniversite kayıtları silinmeli ve her türlü sosyal haklardan mahrûm kılınmalıdır.
Üniversite yönetimi de bunların örgütlenmesine engel olmadığı için görevden alınmalı ve doğrudan kayyum görevlendirilmelidir. Destek veren her öğretim üyesi de görevden alınmalı ve her türlü unvânları iptâl edilmelidir.
"3 Mayıs 1944 süreci, Türkçülüğün devletten özgürleşmesi sürecidir.
Bilindiği üzere Türkçülük, ilk ortaya çıktığında muhâlif bir akım olarak ortaya çıkmıştır. Bir yandan İttihâd ve Terakkî bünyesinde Ziyâ Gök Alp, bir yanda da Türk Ocakları ve Millî Meşrûtiyet Fırkası (sonrasında da Millî Türk Fırkası) bünyesinde de Yusuf Akçura çizgisi olarak ilerledi.
Ancak önce İstiklâl Savaşı, ardından da cumhûriyetin ilânından sonra Türkçü aydınlar, muhâlif tavrı yavaş yavaş terk ettiler. Öyle ki, 1. Türk Târih Kongresi'nde Zeki Velidî Togan, en ağır hakâretlere uğrarken, eski arkadaşı Yusuf Akçura izlemekle yetinmek zorunda kalıyordu.
Bu duruma karşı sesini yükselten tek kişi ise bilindiği üzere Atsız'dı... Çıkarttığı Atsız Mecmua, Orhun gibi dergilerle muhâlif ve özgür bir Türkçü anlayış sergiliyordu. Özellikle Türk Ocaklarının parti emrine girmek istememesinden ötürü kapatılmasıyla birlikte, bu mücâdele tek başına 26 yaşındaki genç Türkçü Atsız ve arkadaşlarının omuzlarına yükleniyordu.
Atsız, bu süreçte orduda askerî doktor olma hakkını kaybetti. Mücâdele etti, akademisyenliğe yöneldi. Akademisyen olma hakkını kaybetti. Mücâdele etti, öğretmen oldu. Öğretmen olma hakkını kaybetti. Ama yine mücâde etti.
Hep devlete, karşı karşıya olunan tehlikeleri gösterdi. Ama her seferinde cezâlandırıldı. Hep ezilmek istendi. Sürüldü, görevden alındı. En sonunda da yalanlarla dolu suçlamalarla yargılandı. Sırf devlet içinde örgütlenen komünistleri ifşâ ettiği için bizzât cumhûrbaşkanı tarafından hedef gösterildi.
39 yaşındaki bir öğretmen olan Atsız, bizzât cumhûrbaşkanı tarafından hedef gösterilip, nefret objesi hâline getirildi. Yetmedi, çevresindeki herkes aynı şekilde hedef alındı. En ağır işkenceler yapıldı. Ama yine yetmedi. Sırf Atsız'ın kardeşi Nejdet Sançar'ın eşi diye Reşîde Sançar, açığa alınmamasına, görevine devâm etmesine rağmen haklarını kaybetti. Maâşı, açığa alınmış 1/3 oranında ödendi. Sağlık hakları elinden alındı. Hâmile bir öğretmen, sırf Nejdet Sançar'ın eşi diye bizzât Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel'in emriyle sağlık haklarını kaybetti. Hastâneye gidemedi. Çocuğunu doğurdu, sağlık kontrolleri yapılamadı. Bu dönemde yaşanan sorunlar Afşın'ı öyle etkiledi ki, 16 yaşında vefât etti. Devlet, bir âileyi yok etmek için süngü hücûmuna kalktı, neredeyse.
Bunlar yaşanırken, yaklaşık bin kilometre doğuda, Tıhmıskapı'da (yanlış bir şekilde Boraltan olarak bilinen) yüzlerce Türk, Sovyet korkusundan ötürü Sovyetlere veriliyordu ve hepsi katlediliyordu. Kırım'da ve birçok Türk yurdunda yüz binlerce Türk, Stalin'in emriyle yurdundan sürülüyordu.
Şimdi, bunların hepsi birbirinden bağımsız olarak ele alınabilir mi? Hâyır...
Nazi destekçisi Yusuf Nâdi gibi isimlere dokunmayan hükûmet, Nazilerle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen Türkçüleri ezmeyi seçmişti, sırf Sovyetleri dizginlemek için. Çünkü Sovyetlerin korkusu Tûrancılardı, Nazi destekçileri değil... Sovyetler istedi Türkçüler ezildi, Türkler teslîm edildi.
İşte, Atsız, 3 Mayıs süreci ile Türkçülüğü, bu devlet anlayışından özgürleştirdi ve Türkçülüğün fikir evrimindeki en ileri aşamayı bize sundu. Atsız anlayışı, Türkçülüğün en ileri adımıdır. Çünkü diğerlerinin tümü, devletin politikalarına göre değişir. Ama Atsız'ın anlayışı, devletten bağımsız olduğu gibi, sonuna kadar da bilimsel çizgisini sürdürmüştür.
Bir zamanlar bir Atsız varmış. Var olsun..."
NEW YORK BELEDİYE BAŞKANI MAMDANİ ERMENİ LOBİSİNİN VERDİĞİ METNİ İNCELETMEDEN YAYINLAMIŞ-24 NİSAN'DA ÖLEN ERMENİ YOK
Ermeniler, I. Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde 40 civarında isyan çıkardılar. I. Dünya Savaşı'nda Rus ordusu ile doğuda yapılan savaşları fırsat bilip, bağımsızlık için son adımı atmak üzere harekete geçtiler. Osmanlı ordusunun iaşe ve ikmaline büyük zarar verdiler. Ayrıca çeteler kurarak Doğu Anadolu'da yaşayan sivil Türkleri, Kürtleri, Çerkesleri ve Arapları öldürmeye başladılar.
Osmanlı yönetimi bütün uğraşmalarına karşılık Ermeni teröristlerin saldırılarını durduramayınca 24 Nisan genelgesini çıkararak Taşnak, Hınçak gibi Ermeni komitelerini kapattı ve komitelerle bağlantısı tespit edilenlerin bir kısmı tutuklandı.
24 Nisan tutuklamaları esnasında çatışma meydana gelmediği gibi Ermeni ileri gelenlerinden ölen de olmadı. Ancak komitelerin lider kadrolarının tutuklanması, muhtemel bir genel isyanın etkisiz ve lidersiz kalmasına yol açmıştı.
Ermeni ileri gelenleri Talat Paşa ve diğer devlet adamlarının bağımsızlık rüyasından vazgeçin uyarılarına aldırış etmediler.Çeteler katliama devam ettiler. Rus ordusunun 15 Mayıs'ta işgalle bitecek Van kuşatmasına destek verip binlerce Müslüman'ı katlettiler. Osmanlı yönetimi bu durum üzerine 27 Mayıs'ta tehcir kararı almak zorunda kaldı. Rahmetli İlber Ortaylı hocamızın söylediği gibi” 1915 Ermeni Tehciri, ihtimal dahilindeki bir isyana karşı düşünülmüş bir tedbir değildir. 1915’teki zorunlu göç kararı, fiilen ortaya çıkan isyana ve düşman ordusuyla işbirliğine karşı alınan ve günün şartları içinde kaçınılmaz olan” karardır.
924.158 kişinin tehcir edilmesi planlandı. Ancak tamamı tehcir edilmedi. Yaklaşık 650 bin Ermeni sevk ve iskana tabi tutuldu. 6 ay sonra tehcir durduruldu. O yüzden tehcir edilen Ermeni sayısı daha azdır. 1918 Mondros Ateşkes Anlaşması'ndan sonra da tehcir edilen Ermenilerin önemli bir kısmı Anadolu'ya geri döndü.
Tehcir kaçınılmaz olunca, sevk ve iskâna tabi tutulacak Ermeniler'in can ve mal güvenliğinin sağlanması için adımlar atıldı. Ancak gerek cephe gerisinde Ermeniler'in Müslüman halka yaptıkları zulümlerden gerekse bazı kişilerin şahsi zaaflarından dolayı istenmeyen olaylar yaşandı. Osmanlı yönetimi ise tehcir sırasında suç işleyenleri tespit edip, cezalandırdı.
NEVRUZ TÜRKLERE Mİ, FARSLARA MI AİT?
Yine gündemimiz bu. Ağız tadıyla bayramımızı kutlayamıyoruz da. Oturdum konuyu araştırdım. Saatlerimi verdim.
Sonuç: Türkler binlerce yıldır Nevruzu "Yengi Kün" gibi çeşitli adlarla kutlamıştır. Farslardan aldığı iddiası tarihî bir problem değil, bir IQ problemidir.
Kanıtlar aşağıda:
1. EN ÖNEMLİ KANIT: TÜRKLER 4-5 BİN YIL ÖNCE, FARSLARDAN BİNLERCE KM UZAKTA BAHAR EKİNOKSUNU TAŞLARA OYDULAR
Doğu Kazakistan'daki Akbaur kompleksi, Persepolis'ten binlerce kilometre uzakta, bozkır halklarının bahar ekinoksunu ne kadar eskiden beri takip ettiğini gösteren en somut arkeolojik kanıttır. Şu tartışmasızdır: MÖ 3000'e kadar uzanan kadim bir tarihte, Orta Asya'nın bozkır halkları, Fars kültürel etkisinden binlerce kilometre uzakta, bahar ekinoksuna özel bir astronomik ve ritüel önem atfetmiştir.
2. ON İKİ HAYVANLI TÜRK TAKVİMİ VE 21 MART
Prof. Osman Turan'ın 1941'deki monografisi Oniki Hayvanlı Türk Takvimi meseleyi açıkça ortaya koyar: Güneş yılına dayanan bu takvimde yılbaşı bahar ekinoksudur. Mehmed Emin Resulzade 1954'te Azerbaycan dergisinde kameri takvimle güneş takvimini karşılaştırır: Ramazan ve Kurban her yıl mevsim değiştirirken, Nevruz her zaman doğanın uyandığı o sabit noktaya denk gelir. Bu, takvimsel rasyonalitedir. Türklerin bağımsız bir yılbaşı geleneğine sahip olduğu belgelenmiş bir olgudur. Türkler binlerce yıldır, bugün Nevruz denilen bu günü, "Yeni Gün"ü (Yengi Kün) yılbaşı olarak kutlamıştır.
3. TÜRKÇE ADI "YENGİ KÜN"DÜR
1072'de yazılan Divânü Lûgat'it-Türk, Türk dilinin en büyük filolojik şaheseridir. Kaşgarlı Mahmud, On İki Hayvanlı Türk Takvimi'ni açıklarken yılın bahar ekinoksuyla başladığını belgeler. Devasa Türk coğrafyasında bu güne tamamen Türkçe isimler verilmiş: Altaylarda "Yılgayak", Kazakistan'da "Ulusun Ulu Günü", Doğu Türkistan'da "Yengi Kün", Anadolu'da "Mart Dokuzu." Altay Dağları'nın ücra köşesindeki bir Türk boyunun buna kendi ismini vermesinin, geleneğin Farslardan alındığı iddiasıyla hiçbir mantıksal açıklaması olamaz.
4. TÜRKLER ERGENEKON İLE KURTULUŞU KUTLAR, FARSLAR CEMŞİD'İN TAHTA OTURMASINI KUTLAR
İran mitolojisinde Nevruz'un temeli bellidir: Şehname'de Kral Cemşid tahtına oturur, devler onu gökyüzüne kaldırır, halk "yeni gün" deyip kutlar. Monarşik bir efsanedir. Türk varoluş mitolojisinde ise 21 Mart tamamen farklı bir anlam taşır: Ergenekon Destanı'nda bir millet, dağların hapsinden demirden dağı eriterek özgürlüğe kavuşur. Fark nedir? Biri tahttan yükseliyor, diğeri esaretten kurtuluyor. Biri monarşik, diğeri toplumsaldır.
5. TÜRKLERİN ATEŞ RİTÜELİ OD ATA'DAN, FARSLARINKİ ZERDÜŞT'TEN GELİR
MS 568/569'da Bizans elçisi Zemarkhos, Göktürk topraklarına ulaştığında iki büyük ateş arasından geçirildi. Eşyaları üzerinde çan çalındı, büyüler okundu. Kötü ruhlardan arındırma (alazlama) ritüeliydi bu. Türk mitolojisinde Od Ata, Od Ana ve Alaz Han - adlarından anlayacağınız üzere - ateş tanrıları olarak belgelenmiştir. Zerdüştlükte ise ateş kutsaldır ve üzerinden atlamak hakaret sayılırdı. Buradan anlıyoruz ki Türklerde ritüel iki büyük ateş arasından geçmektir, üzerinden atlamak değil. Bununla birlikte, ateş arasından geçmenin veya üzerinden atlamanın Farslardan gelmediği çok açıktır.
6. UNESCO BİLE BUNU TESCİL ETTİ AMA KİMSE OKUMADI
UNESCO, Nevruz'u 2010'da Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı. İlk başvuruyu yapan 7 ülkenin 4'ü Türk devletiydi: Azerbaycan, Kırgızistan, Türkiye ve Özbekistan (diğer 3'ü İran, Hindistan ve Pakistan). 2016'da Kazakistan, Türkmenistan, Afganistan, Irak ve Tacikistan da listeye eklendi; 2024'te Moğolistan'ın katılımıyla toplam 13 ülkeye ulaşıldı. 2010'da BM Genel Kurulu 21 Mart'ı "Uluslararası Nevruz Günü" ilan etti. Eğer bu bir "salt Fars geleneği" olsaydı, BM'nin bu kararı alması ve Türk cumhuriyetlerinin ortak başvurucu olması mümkün olmazdı. UNESCO kararı, Nevruz'un çok uluslu ve çok kültürlü bir miras olduğunu uluslararası hukukla tescil eder.
SONUÇ
Bu yazının amacı "Nevruz Farslara ait değildir" veya "Nevruz yalnızca Türklere aittir" demek değildir. Bunları iddia etmek, "Nevruz yalnızca Farslara aittir" iddiası kadar yanlıştır. Bunları iddia edenler galiba ekinoksun anlamını bilmiyorlar. Ekinoks, yılda iki kez gece ile gündüzün tam olarak eşit uzunlukta olduğu gündür. Biri 21 Mart'ta (bahar ekinoksu), diğeri 22-23 Eylül'de (sonbahar ekinoksu). 21 Mart'ta güneş tam doğudan doğar, tam batıdan batar ve gece de gündüz de tam 12 saat sürer. O günden itibaren gündüzler uzamaya, geceler kısalmaya başlar. Yani doğa uyanır, kış biter, bahar başlar. İşte bu yüzden tarih boyunca pek çok medeniyet bu günü "yılbaşı" veya "yeniden doğuş" olarak kutlamıştır.
İki Türk devleti olan Gazneliler ve Selçukluların saray ve edebiyat dili olarak Farsça kullanmasıyla, Türk'ün "Yengi Kün"ü ve Fars'ın "Nevruz"u birbirinden etkilenmiştir. Yani aslında Fars'ın "Nevruz" kelimesini ve bazı Nevruz pratiklerini de biz Türkler öne çıkardık ne yazık ki. Öne çıkarma nedenimiz de şudur: Bu iki Türk devleti, Farslarda da kendilerinin binlerce yıldır kutladığı ritüeli görünce bunu daha fazla önemsediler.
Kısacası, bahar ekinoksunu bir çok toplum farketmiş ve bunu kutlamıştır. Türkler, Çinliler, Koreliler, Farslar... Bir çok toplumun bahar ekinoksu gelenekleri vardır. Farkı, gelenek değil, geleneğin, ritüelin uygulanış şekilleridir. Bu gelenek sadece bir millete ait değildir, mantıken de olamaz.
Türkler "Yengi Kün"ü binlerce yıldır kutlamaktadır. Türk halklarının İran'dan bağımsız, bağımsız olarak belgelenmiş bir bahar ekinoksu kutlama geleneği vardır. Bu kesindir. Farslardan aldığı iddiası bir tarihe ait bir problem değildir, zekaya ait bir problemdir. Belgeler bunu söylüyor.
"- Çanakkale Cephesinde 250 bin şehîd vermedik. 55 bin civârında şehîd verdik. Kayıp, yaralı, hasta ve benzeri nedenlerle savaşamayacak durumdaki askerlerimizle birlikte, toplam kaybımız 200 bini aşmaktadır.
- Çanakkale'de herhangi bir beslenme sorunu olmamıştır. Yâni internette paylaşılan ve askerimizin aç olduğunu i'mâ eden bir dilim ekmek, hoşaf gibi listeler, kimin uydurduğu belli olmayan, Türk ordusunu aşağılayan listelerdir. Askerlerimiz günümüz açısından bile oldukça iyi bir şekilde beslenmiştir. Çünkü savaşlarda böyledir. Ordu, en iyi şekilde beslenmelidir; gerekirse, açlık ve yetersiz beslenme halkın payına düşmelidir.
- Çanakkale'de çocuk askerler yoktu. On beşli türküsünde belirtilen askerler, hicrî 1315 doğumludur. Yâni milâdî 1897-98 yıllardır. Dolayısıyla on beşli askerler de 17-18 yaşındaki askerlerdir. Çocuk askerlerin varlığı, kahramânlığı arttırmaz, bilâkis azaltır. Çünkü çocuk asker kullanmak, komuta kademesi ve yöneticiler için aşağılık bir tutumdur. Ama maâlesef, insanlar bunu bilmeden yorum yapmaktadır. Ayrıca lise ve üniversite öğrencilerinin askere alınması da, bizzât Enver Paşa tarafından yasaklanmıştır. Elbette, birçok öğrenci okulundan kaçmıştır. Ama gerek savaşın şartların, gerek ulaşım yetersizliklerinden ötürü cephelere gitmeleri mümkün olmamıştır.
- Hiçbir şekilde Türk askerinin kahramanlığı dışında, herhangi bir olağanüstü ya da metafizik bir olay yaşanmamıştır.
- Zaferimiz, Türk kumandanlığı ile erliğinin eşsiz uyumunun zaferidir ve sâdece Türkündür. Ortağı hiçbir şekilde yoktur."
"Bugün 18 Mart... Yâni Çanakkale Deniz Zaferi'nin yıl dönümü... Çanakkale Boğazını geçip, elini kolunu sallaya sallaya İstanbul'a gireceğini sanan Müttefik Donanmasının, Boğaz'ın serin sularına gömüldüğü gün...
Peki, İngilizleri Çanakkale Cephesi'ni açmaya zorlayan neydi? Hani, okullarda okutulur ya, Bolşeviklere karşı Çarlık Rusyası'na yardım götürmek diye, doğru mudur, gerçekten? Eğer değilse, hangi açıdan Ruslara yardım götürülecekti?
Batıdan Türklere karşı bir genel saldırı başlatma planı, Aralık 1914 sonu ve Ocak 1915 başında alınmış bir karârdır. Elbette, 3 Kasım 1914'te Seddü'l Bahr ve Kumkale'ye İngiliz deniz saldırısı yaşandı ve beş subayımız ile seksen bir erimiz şehîd edildi. Ancak bu bir genel saldırı değil, güç gösterisiydi.
İ'tilâf devletlerini batıdan saldırıya zorlayan şey, Sarıkamış'ta zorlanan Rus ordusuna destektir. Çünkü Köprüköy ve çevresinde ard arda yenilgiler alan Rus ordusunun geri çekilmesi ve Türk ordusunun ilerlemesiyle birlikte, Rus general ve prenslerinde büyük bir bozgun havası oluşmuş, Çar'dan İngiliz müttefiklerinden Türklere karşı batıdan bir saldırı yapması için ricâ etmesi istenmişti. İngiliz savaş meclîsinde, Boğazlara mı, İskenderun'a mı saldıralım diye tartışılmıştı. Ancak Churchill tartışmayı kazanmış ve Çanakkale için karar verilmişti. Elbette, şartlar sonradan değişti, Sarıkamış'ta yenildik. Ancak plan uygulamaya konuldu.
Balkan fâciâsını iyi bilen İngilizler, Balkan cüceleri karşısında 40 günde dağılan Osmanlı ordusunun kendisini engelleyebileceğine ihtimâl vermiyordu. Ancak, bunda haksız değildi. Bilmedikleri şey ise Enver Paşamın orduyu nasıl değiştirdiği, nasıl düzenlediğiydi.
Savaş başladı ve deniz savaşında beklemediği bir karşılık gördü, Müttefîk Donanması... Nusrat ve İsma'il Hakkı Bey olsun; Cevâd Paşa olsun; Seyyîd Onbaşı olsun; Mecîdiye, Erenköy ve diğer tabyalar olsun... Muhteşem bir işle, çok sayıda savaş gemisini, lâyık oldukları yere gönderdi. Ancak burada bir sorun var. Müttefîk Donanması, çok daha fazla gemiye sâhibdi ve bizim yeterli mühimmâtımız pek kalmamıştı. Dolayısıyla ertesi gün, aynı şekilde saldırı devâm etseydi, muhtemelen geçebilirlerdi. Peki, neden yapmadılar?
İşte, burada devreye, Uzun Bacaklı'nın kafa yapısı giriyor. Braveheart - Cesur Yürek filmini izleyenler bilirler. İskoç bağımsızlık savaşçısı William Wallace'ın İngilizlerle savaşını anlatan filmin bir sahnesinde, İngilizlerle İskoçlar savaşırken, İngiliz Kralı Uzun Bacaklı Edward, şöyle der: "Okçuları çıkartın". Yanındaki ise "Ama efendim, askerlerimiz savaşıyor. Onlar da ölür" deyince, Kral, "Ölebilirler. Ama nasılsa, çok adamımız var" karşılığını verir. Bu, İngiliz zihniyetidir. Askerler ucuzdur ama gemiler pahalıdır ve İngilizler, bizim mühimmâtımızın azaldığını bilmemekte, gemilerini riske atmak istememektedirler. Bu yüzden de karadan saldırmaya karar vereceklerdir. Dediğim gibi, askerler ucuzdur, ölmeleri bir sorun oluşturmaz. Bu yüzden de Çanakkale Kara Savaşları da başlayacak ve İngilizler karada da Türk'ün gücünü göreceklerdir...
Çanakkale, öz yurduna el uzatıldığında ve başında gerçek başbuğlar bulunduğunda, Türk'ün yapabileceklerinin sınırı olmadığının göstergesidir. Burada payı olan, şehîd ve gâzî bütün Türklere selâm olsun...
Osmanlı Orduları Başkumandan Vekîli Enver Paşa'ya selâm olsun.
Kuzey Grubu Komutanı Esât Paşa'ya selâm olsun...
Çanakkale Müstahkem Mevkii Kumandanı Cevâd Paşa'ya selâm olsun.
Anafartalar Kahramânı Mustafâ Kemâl'e selâm olsun...
Seddü'l Bahr Cephesi Kumandanı Halil Sâmi'ye selâm olsun..."
İLBER HOCA'NIN BİLİNMEYEN HASSASİYETİ ; DUA BEKLEYEN KİMSESİZ CARİYE VE SARAY AĞALARI
Prof. Dr. İlber Ortaylı hocamızın Müslümanlığına dair bir şeyler yazmayı ayıp ve de yersiz addederim. Fakat hakkında yazılanlar bu yazıyı yazmaya beni mecbur bıraktı. Hoca aleyhinde yanlış zan sahibi olabilecekleri hem aydınlatmak ve hem de tarihe not düşmek için bu yazıyı yazdım. Merhum Ortaylı hocamız samimi bir Müslümandı, fakat bunu birilerine göstermekten hassaten ictinab ederdi. Allah ile kul arasında olan ve başka kulların da haberdar olmasının gerekli olmadığı çok güzel hasletlere sahipti.
Fazla kişinin bilmediği, hocamızın hassasiyetini gösteren aşağıda anlatacağım olay ise ibretlik tarihi bir hadisedir. İlber hocamız 2005 yılında Topkapı Sarayı Müzesi müdürü tayin edildi ve bu görevde 2012 yılına kadar kaldı. Göreve geldiğinde ilginç bir âdet başlattı. Müdür tayin edildiği senenin Ramazan ayında Topkapı Sarayı’nda görev yapmış ağalar, cariyeler ve diğer hizmetliler için hatim okuttu. Hatim bittiğinde küçük bir katılımcı grubu ile duasını okuttu. Kasım 2005 tarihindeki hatim duasına davet edilen birkaç kişiden biri olan değerli dostum Murat Kargılı o gün yaşananları şöyle anlattı: “2005 Ramazan ayında [5 Ekim-2 Kasım] İlber Hoca beni aradı ve ‘Yarın (Salı) Hırka-i Saadet’i açacağız ve siz de gelir misiniz’ dedi. Ben de severek davete icabet ettim. Saat 11.00 gibi Topkapı Sarayı’na intikal ettim. Salavatlar eşliğinde Hırka-i Saadet açıldı. İlber hoca daha önceden destmâller hazırlatmıştı. Hırka-i Şerif’in açılması töreninden sonra Hocamız bana ‘Murat, akşam iftar yapacağız gelir misin’ dedi ve gelmem hususunda ısrarcı oldu. İftardan sonra Fatih Çollak Hoca bir aşir okudu. İlber Hoca aşir kıraatinden sonra elime ekte fotoğrafını yayınladığımız belgeyi verdi. Fatih Hoca, İlber hocanın listesini hazırladığı ağaların duasını yaptı. Duadan sonra İlber hocanın listesini aldım, hocaya imzalattırdım ve tarih attırdım. Hoca o sırada bana ‘Bu sarayın sahipleri sultanlar değildir, asıl sahipleri bunlardır, bunların adı sanı unutulmuştur ve bazılarının nesepleri kesilmiştir, kimseleri de yoktur' dedi'.
İlber Ortaylı hocamız müdür olduğunda başlattığı bu âdedi sonraki yıllarda da devam ettirdi. Her Cuma muhakkak ağalar ve cariyeler için hayır yapar, Kur’an okur ve okuturdu. 2005-2012 yılları arasında hiç ara vermeden Ramazan aylarında Topkapı Sarayı’nda ağalar, cariyeler, Enderun hizmetlileri ve diğer hizmetlilerin ruhu için hatim duası okuttu. Bunu özellikle Osmanlı teşrifatına uygun bir şekilde Hırka-i Saadet ziyaretlerinden sonra yaptırırdı. Hatim duasına davet edilenler arasında muhakkak Saray’ın o dönemdeki “çalışanları da” bulunurdu. Bu hadiseye şahit olanlardan biri de hocam Prof. Dr. Mehmet İpşirli’dir. İpşirli Hocamız şahit olduğu töreni şöyle anlattı: “İlber, Saray’a müdür tayin edildiğinde Ramazan ayında bir gün beni aradı. Akşam hatim duası yaptıracağını ve duayı da benim yapıp yapamayacağımı sordu. Ben de hukukumuza binaen kabul ettim. Akşam yaklaşık on kişinin katıldığı bir iftar yemeği verildi. Yemekten sonra bizzat İlber’in okutturduğu hatimin duasını okudum. Katılımcılar farklı meslek gruplarından idi. İlber, hatimi Saray’da hizmet etmiş ağalar, cariyeler ve diğer hizmetliler için yaptırdığını, çünkü bunların arkalarında kendilerine dua edecek ve Kur’an okuyacak kimselerin bulunmadığını söyledi. Duadan sonra tatlı bir sohbet oldu ve daha sonra dağıldık”.
Ekte bu hadiseye dair ilginç bir belge yayınlıyorum. Belgeyi değerli dostum Murat Kargılı gönderdi. Merhum Hocamız, Topkapı Sarayı Müzesi müdürü olduğu 2005 yılı Ramazan’ın da ağalar ve cariyeler için hatim indirttiği gibi kendisi de 50 Yasin-i Şerif adamış. Fotoğraftaki listeyi bizzat İlber Hocamız, Murat Bey’e bir hatıra olarak vermiş. Listede kimler için dua edildiği yazıyor. İlber hocamız bizzat kendisi “50 Yasin-i Şerif adadım” yazmış.
Talat Paşa’nın Almanya’da suikast ile şehit olmasının ardından, Enver Paşa’nın Talat Paşa’nın eşi Hayriye Hanım’a Moskova’dan gönderdiği taziye mektubu.
“Aziz hanımefendi hazretleri,
Şu satırları yazarken ne kadar derin bir teessür içinde bulunduğumu söylemeğe lüzum görmem. Kardeşim Sâi'nin zıyaiyle siz bir arkadaş kaybettiniz. Fakat bizler ümidimizi, memleketimizin ümid-i istikbalini kaybetmişe döndük. Neden böyle memlekete en ziyade yeniden can ve ruh verecek bir zamanda bizi bıraktı. Tabii o şimdi istirahat-ı ebedisinde bulunurken, onun geriye bıraktığı bütün elem, kaygu bizlerin boynumuza çökmüş bulunuyor. Kendimi teselli edemediğim için, sizi teselli edecek hiçbir söz bulamıyorum. Yalnızca Cenabı Hak, O yattıkça sizleri âfiyette daim etsin diyebileceğim.
Sâi Bey, Hakkın takdiriyle sizi terketti ise yerine her zaman, her emirlerini ifâya hazır bir kardeşinin bulunduğunu unutmamanızı rica eder, cümlenizi Cenabı Hakkın sıyanetine tevdi eyler, arz-ı hürmet ederim efendim hazretleri.
Enver
Moskova, 28 Mart 1921”
"Yalan tarih", "tapınakçı", masonik-baronik", "milletin sırtına vurulan prangalar", "resmi tarih" gibi basmakalıp kelimelerle dolu bir yığın zırva. Bu adamı fikir önderi diye muteber sayan tayfanın ondan da aşağıda bulunan seviyesine üzülüyorum.
Hoca inşallah Fatih Camii Haziresi'ne üstelik görkemli bir devlet töreniyle defnedilir. Bu kindar güruh da ölecekleri ana kadar her gün bunu hatırlayarak kahrolur.
"... Daha talebe iken Ömer Naci gibi ad sahibi olmuştu. Selanikli Mustafa Kemal denildiği zaman bizden yukarı ve aşağı sınıflarda herkes tanır ve hürmet ederlerdi. O zamanki Harbiye Mektebinde ad sahibi olmak büyük bir şerefti. Mustafa Kemal ile Selanikli Mustafa Kemal arasında dağlar kadar fark vardı... Bu ad ona kendi kendine gelmişti... Biraz da kabadayı bir adamdı... Söylemeden anlatır söyletmeden bilirdi..."
Allah böyle idarecilerimizin sayısını arttırsın, güç kuvvet versin. Değerli Kaymakamımızın yanındayız. Fetö artıklarının PKK sevicilerin çabaları beyhudedir...
Şehitlerimize Allah'tan rahmet yakınlarına başsağlığı diliyorum. Türk milletinin başı sağolsun. Teröre destek veren,sempati duyan, teröristleri aklamaya çalışan her kim ve oluşum var ise hepsine lanet olsun. Türk'e, Türk yurduna ihanet eden bedelini muhakkak ödeyecektir.