Sevgili komşularım,
Bu sabah yanınızda olamasam da her sabah olduğu gibi bugün de aklım ve kalbim Üsküdar’ın sokaklarında.
Tüm çalışma hayatımı gözden geçirdiğimde, olmayı hak ettiğim ve hayal ettiğim yer elbette nezarethane değildi. Ama sağlığım yerinde çok şükür. Sizlerin de vermiş olduğu destekleri avukat arkadaşlarımız bana ulaştırıyor, gerçekten çok mutlu oluyorum. Sizden haber almak, destek almak moral veriyor.
En yakın zamanda görüşmek ümidi ve sevgilerimle.
"...kadınların kendi deneyimlerini yazıya dökmedikçe kendilerine dair daha derin bir içgörüye ulaşamayacaklarına inandığım için kahramanlarımın çoğu kadın."
Feriba Vefi'yle yaptığım söyleşi Birikim Güncel'de.
Feriba Vefi ile söyleşi:
“Öykülerimdeki karakterlerin çoğunun kadın olduğu doğru. Bu, onları daha iyi tanımamdan kaynaklanıyor olabilir. Elbette başlangıçta bu o kadar da bilinçli bir amaç değildi. Ancak şimdi dönüp yazdıklarıma baktığımda, böyle bir yolda ilerlediğimi görüyorum ve eserlerimin feminist edebiyatın ayrılmaz bir parçası olduğunu söyleyebilirim.”
https://t.co/zqAYQoXqTy
Neşeyi çıktığı yere itekleyen bir toplum. Kanaatler yüksek yargı kararı. İki uçlu bir aşarılık. Sevgi yok, sempati yok, takdir yok, yapıcı olmak yok. Mizahın kendisi ülke meselesi olarak tartışılırken gülmeye nefes boşlukları yok. Mizaha, çalınan neşeye hele bir varalım, izin.
Park bahçeler ağaçların kafasını koparıp bi sopa gibi bırakıyor. Yol boyu kendi evimin önündeki on ağacı budatmadım. Hepsi gelişti çiçeklendi. Gürbüz dolu dolu açtı. Diğerleri kendini toplamaya çalışıyor. Ağaçların habitusunu bozmayın.
Ağaç budamayı da bilmeyen caniler.
Coşkunuzu anlıyorum, ama sevdiğiniz metni öyle romantize edip bol baharatla örttüğünüzde ona yazık ediyorsunuz. Metni görünmez kılıyorsunuz o vakit, onun ürettiği edebi değeri de. Mesafeyi hatırlamak iyi bir şey bir metni açarken, inceler, üzerine düşünürken.
Sadece akademisyenin değil, bilgiyle uğraşan herkesin otoriteyle bir derdi olmalıdır. Otorite sizi bir çember gibi çevreler, hangi yöne dönerseniz karşınızda olur; eğer bir derdiniz olmadığını düşünüyorsanız, mevcut “doxa”yı, yani muktedirin dayattığı sessiz onayı içselleştirmişsiniz demektir.
Hakikate temas etmeden yazıp çizmek, belirli bir sözdizimi içinde “muvakkat gökkuşaklarından” oluşan bir retorik üretmektir. Bu, bilginin otorite eliyle evcilleştirilmesidir. Muktedirin arzuladığı o sessizlik, şahsi hafızaya yönelik bir tercih değil; kolektif hafızayı ve itiraz imkânını yok eden bir sembolik şiddet biçimidir.
Akademik ve düşünsel alan, otoritenin sınırlarını çizdiği bir oyun sahası değildir. Düşünen insan sadece “yazıp çizmez”, hakikat peşindedir; Kenneth Allan’ın belirttiği gibi “hakikatler içlerinde gömülü olan düşünme biçimleriyle gelecektir” ve insana düşen de bunları açığa çıkartmaktır.
24 yıl çalıştım Bilgi Üniversitesi'nde. Bilgi’nin en sevdiğim yanı sadece ders anlatan bir üniversite olmamasıydı. Yıllarca Kuştepe’nin yoksul halkına kapılarını açtı, okuma yazma eğitimlerinden bilgisayar kurslarına, spor çalışmalarından meslek edindirme programlarına kadar çocukların, gençlerin, Roman halkının güçlenmesi için çabaladı. Sonra Dolapdere Kampüsünde de aynı şeyi yaptı. Mahallenin çocuğunu, gencini, kırılganını dışlamadan kucakladı, geliştirdi.
İstanbul Bilgi Üniversitesi binlerce öğrencinin hayali, yüzlerce akademisyenin emeği, bu ülkenin hafızasıydı.
Kuştepe’den Dolapdere’ye, yoksul mahallelere, kırılgan gruplara, gençlere dokunan bir sosyal adalet fikriydi.
Bugün yaşanan sadece bir kurumun kapanışı değil, yılların birikiminin, emeğinin, akademik özgürlüğünün ve ortak hafızasının dağılmasıdır.
#BilgiÜniversitesi
Bugün 18 Mayıs Müzeler Günü. Bugün çalıştığı müzedeki usulsüzlüğü kabul etmeyen, bu yüzden mobbinge maruz kalan, kendisine yönelik baskı artarak sürünce ona mobbing uygulayanları tek tek anlattığı bir mektup bırakarak yaşamına son veren genç müzeci Merve Kaçmış’ı anmak istiyorum. Onun ardından Zeugma Mozaik Müzesi'nde başlatılan soruşturmada çeşitli usulsüzlükler tespit edilmiş, 10 eserin kaybolduğu ortaya çıkmıştı.
Bir insanın 21. Yüzyılda, bu Haz ve Hız Çağında ulaşacağı en arifane bilgelik seviyesi bu. Hayır, mübalağa etmiyorum.
Bu çağ hastalık dolu bir çağ. Dünya hasta. İnsanlar hasta. Hayır, beden hastalığı değil asıl. Benliği hasta. Aklı hasta. Ruhu hasta. Kalbî hasta... Kişiliği hasta. Dili hasta. Nefsi hasta. Vicdanı hasta. İdeolojisi hasta. Ahlâkı hasta. Onca bilgi, birikim, bilgiçlik, konfor, lüks, zenginlik, network ama hasta. Şifasız, devasız, dermansız, kibirli bir hastalık.
Kafasını kazanmak ve başarmakla bozmuş egoist kişisel gelişimci hırs beyinliler, Tiktok ve reels kaydırmaktan dikkatini bir şeye 5 saniye dahi veremeyenler ve herkesin herkesin alternatif olduğu haz ve erotizmden başka mutluluk bilmeyenlerin ortasında ve böylesi vebalı, marazlı, salgınlı bir zamanda;
ruhunu, kalbini, zihnini, benliğini, vicdanını sağlıklı tutmayı başarmış ve huzurla yaşayıp, yaşlanan insanlar bu çağın en bilge insanları artık.
Yazarımız, arkadaşımız sevgili Elif Sofya’yı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz.
Ardında bıraktığı kıymetli miras için kendisine minnettarız.
Kendisini saygıyla anıyor, ailesine ve tüm sevenlerine başsağlığı diliyoruz.
Katliam yapan “evladının” psikolojik sorunlarını bildiği halde silah atış poligonuna götürüp silahla organik bir bağ oluştur,sonuç ortada,zavallı masum insanların hayatlarına mal olmuş bir başıbozukluk.Cehalet değil tamamen bencil,sorumsuz insanların yaklaşımı böyledir,çok yazık!
Rehber öğretmen olmama rağmen öğrencilerin olumsuz eylemlerinde her zaman bunu onlara ifade ettim ve ailelerini de doğru yönlendirdim ama gerçekten aileler inanılmaz sorumsuz,art niyetli ve kayıtsız olabiliyor. Ortaokulda zorbalık yapan öğrenci lisede devam ediyorsa suç ailenin+
Ülkenin çocukları, gençleri, insanları ne hale geldi, getirildi? Sadece geçen hafta Marmaray’da dört intihar vakası yaşandı, okuduğum haber doğruysa biri 15 yaşında bir öğrenciydi, girmesi çaba isteyen iyi bir okulun öğrencisi üstelik. Diğerleriyle ilgili doğru düzgün haber dahi görmedim. Fatma Nur öğretmenin acısı henüz taze. Çocuklar, gençler kendilerine, başkalarına bir salgın halinde zarar veriyor. Geçen sene genç bir adam iki gencecik kızı korkunç bir şekilde katletti. O hadiseden beri Edirnekapı’dan geçemiyorum. Yıllardır görüp izlediklerimiz içimizi oydu. Azıcık takip edilse, peşine düşülse, zamanında ilgi alaka gösterilse, önlemler alınsa bu insanlar ve nicesi hayatta olacaktı. Sadece eğitimde değil her yerde şiddet var ve ona paralel yılgınlık, hayattan vazgeçiş de. Yine sadece eğitimde değil sistemin her adımında korkunç bir keyfilik ve ihmal kültürü yerleşti. Liyakat yok, kimse işini doğru düzgün yapmıyor, uyarılar dikkate alınmıyor, görevliler sorumluluk hissetmiyor, millet perişan oluyor, birilerinin vicdanı zerre sızlamıyor, hâl böyle olunca olan memleketin evlatlarına oluyor. Ortaöğretime inen saldırganlık ve intihar vakaları çok mühim diye senelerdir yazılıyor. Marmaray intiharları artık bir fenomene dönüştü. Bir tane ilgilenen yok. Çocuklara bir öğün okul yemeği, azıcık ilgi, sevgi, saygı çok görülüyor. Okullarda sabun yok, sabun. Haliyle derdin, ihtiyacın nedir diye soran yok. Ne fiziksel ne ruhsal ihtiyaçlar gideriliyor.
Bu ülkenin geleceği bu kadar mı önemsiz? Aradaki bağlar bu kadar mı görünmez? Kafalar bu kadar da mı işlemiyor? Sosyo-ekonomik hal ortada, nelere sebep olduğu da. Bu böyle gitmez.
@carnafauna Korkunç bir acımasızlık içinde olan bu çocuklar aidiyetsiz,vicdan ve empatiden yoksun geniş bi yelpazede .Bakıyorsun anne baba iyi eğitimli aileler,bu saldırganlık,ruhsuzluk hali nasıl bu kadar her alana yayıldı aklım almıyor,buradaki büyük zaafiyet nasıl çözümlenir bilemiyorum.
@carnafauna Marmaray’da intihar eden yavrucak tanıdık bir ailenin iyi yetiştirilmiş bir evladı,sessiz,çalışkan,nahif bir çocuk.Maalesef aileden uzak İstanbul’da bu seçkin okula yerleştiriliyor ve akran zorbalığına maruz kalıyor,baba durumu anlayınca geçiş yapsın istiyor,itiraz ediyor sonra..