"Nasibinse eğer geç de olsa gelir, değilse yanı başına kadar gelse yine senin olmaz. Bazı şeylerin neden öyle olduğuna ya da olmadığına akıl sır ermez. Bazen insanın payına düşen güzel bir sabırla ördüğü bekleyişler, kabullenişler, teslimiyetlerdir.."
Sınanmamışlık insanın bazı konuları anlayamamasının önündeki en büyük engellerdendir.
Acılar, yaşanmışlıklar kalbi olgunlaştırır. İnsanı peşin hükümlü olmaktan korur. Hayatın bir insanın başına neler açabileceğini ve ona neler söyletebileceğini bilmeyenler, bazı haller karşısında şaşırır kalır.
Parmağı kapıya hiç sıkışmayan, böyle bir iş başına gelene kadar o kazayı yaşayanın ne kadar canının yandığını idrak edemez.
Sınanmadan konuşmak kolaydır. Fakat bir o kadar da tehlikelidir.
Karşılaştıran da Allah’tır, sevdiren de Allah’tır, dersi veren de Allah’tır, unutturacak olan da yalnız O’dur. Bazen bir şeyi sevdirmesi, onunla imtihan edeceği içindir, bazen bir şeyi kaybettirmesi, daha büyüğünden korumak içindir. Yaşanan hiçbir şey tesadüf değildir. Kalbi eğitmek, aklı uyandırmak ve insanı asıl yönüne çevirmek içindir. Çünkü hayatta bize düşen sadece yaşamak değil, yaşadıklarımızdan doğru dersi alabilmektir.
Bazı insanlar bize, neyin ne "olmadığını" göstermek için vardır.
Sevginin ne olmadığı, dostluğun ne olmadığı, sadakatin ne olmadığı, merhametin ne olmadığı hep bu insanlardan öğrenilir.
İnsan eğer isterse, herkesten bir şey öğrenebilir. Kendine zararı dokunanlardan bile.
“Savcılar ve Yargıçlar, taşranın yoksul ailelerinin çalışkan çocuklarıdır. Üniversite hayatı adına tek yaşadıkları, tuğla gibi kitaplarla geçirilen uykusuz geceler ve benzer çevreden gelen gençlerle kurulan cemaatik ilişkilerdir.
Erken yaşta yargıç olurlar. Meslektaşı olan komşularıyla, köhne lojmanlara sıkışmış, dar ve izole bir cemaat olarak yaşarlar.
Jandarma komutanı, kaymakam, emniyet müdürü ve meslektaşlarından ibaret bir çevrede, sahte ve yüzeysel ilişkiler içinde sosyalleşirler.
Toplumdan ve hayattan uzaklığının eksikliğini “devletine” daha sıkı sarılarak giderirler. Zihinlerinde, toplum ve birey değil, ekmek kapısı ve sığınağı olan devlet vardır. Onlar için tek doğru, “devlet” yani o anda devlet bildikleri “iktidar”ın doğrusudur. Bu nedenle de her ideolojik, etnik, kültürel farklılığı ve hatta “ortalama”dan ayrılığı tehdit sayarlar. Varlık ve kariyerleri, merkezin bir parmak şıklatmasına bağlı olduğundan sıradan bir memur kadar bile sahici bir muhteva üretemezler.
Kısaca Türk yargısı, “taşranın kültürel ve davranış kodlarına hapsolmuş, güce tapan, toplum ve birey düşmanı, antientelektüel, ortalamacı, ahlakçı, asosyal bir cemaattir”.”
Faruk Özsu - Diyarbakır Hakimi 2012
Öncelikle, birilerini rahatsız ettiğim için özür dilemiyorum… Çünkü bunun benim işim olmadığını da, sayfamla birebir alakalı olmadığını da biliyorum. Keşke herkes görevini yapsa da Rojin bugün derste olsaydı. Ama maalesef bu ülkede olan bitenden artık her vatandaş sorumlu. Ateş sadece düştüğü yeri değil, vicdanı olan herkesin kalbini yakar. Ben artık yanmak istemiyorum, bu güzel babanın da canının yeniden yanmasını istemiyorum. Kimsenin canı yanmasın…
Ve bu olay çözülene kadar sizi birçok kez rahatsız edeceğim; kusuruma bakabilirsiniz.
Öğretmenler Günün kutlu olsun sevgili Rojin…
Her zaman kalbimizdesin.
Senin de Öğretmenler Günün kutlu olsun Nizamettin Baba…
Koca bir ülkeye baba olmak ne demek, hepimize gösterdiğiniz için…
#rojinicinadalet #rojinkabaişiçinadalet
Hayatımın bir döneminde o kadar çok arkadaşım vardı ki; kafalarımızın uyuştuğu, kafalarımızın uyuşmadığı ama eğlenceli bulduğum, bana benzeyen ya da benden farklı bir sürü arkadaşım vardı. Sürekli plan yapar, vakit geçirirdik. Kafede oturup saatlerce sohbet ettiğimiz de olurdu, sohbete gidip sessizce oturduğumuz da olurdu. Aileme vakit ayıramayacak kadar meşguldüm yani. Ama yine de yalnız hissediyordum.
Sonra annemi kaybettim, içime kapandım. O arkadaşlarımın nerdeyse hiçbiriyle görüşmek istemiyordum çünkü beni “anlayan” kimse yoktu. Aynı dönem annesini kaybetmiş bir arkadaşımla buluşmuştuk; gördüm ki hislerimiz ve yasımızı tutma şeklimiz bambaşkaydı o da beni anlamıyordu. Tek eksiğim annemdi ve yalnızlığımı gideremiyordum YİNE.
Sonra daha steril bir çevrem oldu, sadece kıymet verdiğim ve beni az çok daha iyi anlayan arkadaşlarımla devam ettim yoluma ama HÂLÂ yalnız hissediyorum. Zaman zaman yokluyor o düşünce “bu kimsesizlik hissi hiç geçmeyecek mi?” diyorum ama farkında olduğum bir şey var artık. Burda tam olamayacağım. Bunu kabul edince rahatladım açıkçası.
İsmet Özel’in de zikrettiği üzere “Ömrüm, bana Allah’tan başka bir dost olmadığını öğrenmeme yardımcı oldu.”
29 senedir hayattayım ve kendimi yalnız hissetmediğim, etrafımda birilerinin olup olmamasından bağımsız bir şekilde gerçekten yalnız hissetmediğim tek bir an var: Allah’la olduğum zamanlar. Beni sarıp sarmaladığını biliyorum. Bir kez “Allahım çok yalnızım keşke sana sarılabilsem” diye ağlamıştım uzun uzun.
Her şeyin yolunda gittiği ya da bazı şeylerin yolunda gitmediği, kafa dengi arkadaşlarımın olduğu ya da olmadığı, ailemle mutlu olduğum ya da aile hasreti çektiğim herhangi bir zaman dilimini düşünüyorum da bu hissin tek çaresini Allah ile olmakta bulabildim kendi adıma.
Mevlânâ demiş ya “Allah ile olduktan sonra ömür de hoştur, ölüm de.”
Böyle bakınca bir avuntu gibi görünüyor olabilir ama hakikat bu esasında. Henüz evlenmedim, çocuklarım yok ama bildiğim bir şey var bunlara sahip olsam da tam olma hâlini YİNE elde edemeyeceğim.
Biz buraya hasret çekmeye geldik, ciddiyim. Allah’a kavuşmanın arzusu sinemizde durdukça ölüm de ömür de aynı oluyor. Yaşarken adını anmakla, ölürsem de Müslüman olarak can vermekle iyileşecek bir yara bu. Yaramı da seviyorum.