Ahmet Abi,
Sanırım 2015 yılıydı. Elazığ’da birlikte yaptığımız 2-3 saatlik yolculuk hâlâ aklımda. Yol boyunca Su Çürüdü kitabını, cezaevi yıllarını ve kitabın adının hikâyesini uzun uzun anlatmıştın.
Ankara’nın güzel abisi, gönüllerde yaşayacaksın…
#ahmettelli
"Hangi dağ efkârlıysa oradayız
Perişan edilen her şey bizimdir.
Yağmur oluyoruz hangi ırmak kurusa
Gülüşümüz çocuk,
Adımız eşkıyaya çıkmıştır bizim."
Ahmet Telli'ye rahmetle. https://t.co/KpJ3geUPN8
Çok iyi yazı! Neresini alıntılasam eksik kalır:
''Buradaki en kritik nokta, Göktaş’ın tüm bu süreci, başına gelebilecekleri ve sistemin vereceği refleksleri net bir şekilde öngörerek yönetmesidir. Karşımızda sadece sezgileriyle hareket eden bir komedyen değil; attığı her adımı, kurduğu her cümleyi ve bu cümlelerin yaratacağı politik sarsıntıyı baştan hesaplamış, son derece bilinçli sosyalist bir perspektif durmaktadır. Dolayısıyla onun performansı, anlık bir popüler kültür çıkışı değil; muktedirin kodlarını iyi okumuş ve olası bedelleri göze almış entelektüel bir politik eylemdir.
Göktaş, her türlü sansür ve otosansür iklimine rağmen, sözünü esirgemeyerek ve bunu yüksek bir entelektüel ama bir o kadar da samimi bir dille yaparak “cesareti sirayet ettirme” misyonunu üstlendi. Sivil itaatsizlik sadece sokakta barikat kurmakla olmaz; bazen mikrofon başında, herkesin düşündüğü ama yüksek sesle söylemeye çekindiği bir çelişkiyi, dünyanın en doğal şeyiymiş gibi telaffuz etmekle de olur. Bu dik duruş, izleyicide bir arınma yaratmanın ötesine geçer. “O söyleyebiliyorsa biz de düşünebiliriz; o gülebiliyorsa biz de korkmayabiliriz” duygusunu yayar.
Korku, insanı yalnızlaştırıp evcilleştiren bir zindan yaratırken paylaşılan cesaret toplumsallaştırır. Göktaş’ın tutumu, kamusal alandaki o sinsi korku duvarına indirilmiş neşeli ve bilinçli bir balyoz darbesidir.
Eşitliğe ve adalete inanan bir perspektif, sanatı hiçbir zaman sadece bir ajitasyon aracı olarak görmez. Aksine mizah, toplumsal reflekslerin, dayanışma ağlarının ve eleştirel aklın diri tutulduğu organik bir alandır. Göktaş’ın performansı, sıklıkla düştüğümüz o “aşırı ciddi, didaktik ve buyurgan” dil tuzağına da muazzam bir alternatif sunar. Halka ders veren değil; halkla birlikte muktedirlerin acizliğine ve o devrilen arabanın çaresizliğine gülen bir söylem, gerçek anlamda demokratik ve samimidir. Bu samimiyet, izleyici ile sanatçı arasında hiyerarşik olmayan, tamamen yatay bir yoldaşlık ilişkisi kurar.
Sonucu etkileyen tam da bu bilinçli tercih. Deniz Göktaş’ın gösterisi ve sonrasında yaşanan toplumsal dalgalanma, bize mizahın estetik bir lüks değil, hayati bir politik ihtiyaç olduğunu bir kez daha hatırlattı. Bergson’un katılıkları esneten toplumsal önerisi, Sanders’ın “arabayı deviren öküz”ü ve Bakhtin’in hiyerarşileri unufak eden “karnaval”ı birleştiğinde, en karanlık dönemlerde bile tünelin ucundaki ışığı görebilmemizi sağlar.
Bir kez o arabanın devrilebildiğini gören, kralın aslında çıplak ve gülünç olduğunu anlayan ve buna ortaklaşa gülen bir kitle, bir daha asla eskisi gibi uysallaştırılamaz. Deniz Göktaş’ın gösterisi, bu ülkenin kurak kamusal alanına bırakılmış neşeli, bilinçli ve eşitlikçi bir tohumdur ve o tohumun kamusal alana bıraktığı özgürleşme arzusu, her türlü baskı rejiminden çok daha kalıcı ve bulaşıcıdır.
'Araba devrilirken gülmek: Deniz Göktaş mizahı ve karnaval alanı'
Nesrin Karadağ,
4 Temmuz 2026
https://t.co/7UGJINqBCh
adam kafasındaki projeyi nakış gibi işleyerek, mevcut rejimin ne olduğunu yaklaşık 30-40 milyon kişiye gösterdi. kendini feda etti ve gerisi size kalmış diyip çekip gitti
bu iş artık görmeye alıştığımız hukuksuzluk standartlarını da aştı.
hukuk diye helvadan put yapmışsınız acıkmayı beklemeden ara öğün olarak yiyorsunuz.
Deniz Göktaş öyle bir çizgi çekti ki, daha düne kadar komedyen diye adam yerine konulanların hemen tamamı bir anda insanların nezdinde şaklabana dönüştü. Bundan sonra hayatları çok zor, yaptıkları her cıvık şaka güldürmek yerine tiksinti yaratacak. Deniz Göktaş oyun bozdu.
deniz göktaş, gösterisini aynı zamanda bir eylem olarak ortaya koydu. sonuçları göze almaktan ziyade sonuçları teşhir etmeye hazırlanan bir havası vardı. "mesaj kaygısı" ifadesinin anca bir geyiğe dönüştüğü günümüzde, aydın sorumluluğunun gereğini yerine getirmeye çalıştı.
Ah şu "o zamanlar hoşgörü vardı" şeysi... Konu eğer "hoşgörü" olsaydı, konuşacak bir şey olmazdı, adam hoşgörmüyor işte (tam da 2 Temmuz'da "o zamanlar hoşgörü vardı" nostaljisi zaten trajik).
Demokrasi, bir siyasetçiyi ancak onun hoşgörüsü / onayıyla eleştirebilmek hiç değildir.
Sokak hayvanlarını topladıkları gibi misafirlerini, müşterilerini, patronlarını rahatsız etme ihtimaline karşı tedbir amacıyla insanları da topluyorlar.
(Nato zirvesi öncesi 225 kişi gözaltına alınmış 103'ü tutuklanmıştı ve 49 kişi daha adliyeye sevk edildi.)
İlber Ortaylı'ya üzülenler, aslında İlber Ortaylı'nın kendilerine hissettirdiği o tatlı yanılsamayı kaybettiklerine üzülüyorlar. Şimdi kim yaşatacak bu kadar insana, bu kadar kolayından "Tamam sen beni dinleyip sevdiğine göre cahil değilsin, sözüm meclisten dışarı" yanılsamasını?