Bosphorus Invest YK Başkanı/ ‘Yeni Nesil Gayrimenkul’ Kitabı Yazarı/ Kültürel Miras Gayrimenkul YK Başkanı/ Galatasaray SK Üyesi/ /Şehir Plancısı/ ODTÜ/
Şimdi Yunanistan’da olduğum için çok uzun yazamam ama yıllardır Yunan Devlet Arşivleri’nde 1919-1922 yıllarına ait cevher niteliğinde belgeler olduğunu (bir kısmını Megali İdea kitabımda kullandım) ifade ettim. O dosyaları bizzat çalışmış biri olarak, Diamantopoulos’un savaş suçu olarak a��ıkladığı tezine destek verecek birçok dilekçeden de bahsettim. TTK’da düzenlenen sempozyumda asker mektuplarındaki savaş suçlarını kanıtlar nitelikteki belgeleri bizzat sundum. O zaman galiba sesimi yeterince duyuramamışım. Demek ki bir Yunan siyaset bilimcisinin söylemesi gerekiyormuş…
İstanbul'u fethedip Roma'yı yıkmamızın 573. senesi kutlu olsun. Roma gibi bir imparatorluğu tarih sahnesinden silmek de bize nasip oldu çok şükür. Büyük Türk hükümdarı Fatih Sultan Mehmet Han mekanın cennet olsun. İstanbul her daim Türk yurdu olarak kalacak.
1) "Avrupalılar sömürebildiği için mi gelişip ilerledi yoksa gelişip ilerlediği için mi sömürebildi?"
Bu tavuk-yumurta paradoksunun öyle tartışmasız bir açıklaması yok; örneğin bir Charles Tilly okursanız Avrupa'daki yoğun devlet rekabetinin ürettiği güçlü askeri örgütlenmeleri/güçlü devletleri ya da daha genel anlamda sömürgeciliği mümkün kılan iç rekabet dinamiklerini görürsünüz.
Weberyan bir bakışla inanca ilişkin bir öğretinin kıtada kapitalizm için zemini hazırladığını ve kapitalist düşünme tarzının da sömürgeciliği de içeren bir sıçrayışın ardındaki motivasyon olduğunu düşünebilirsiniz.
Bununla birlikte, "Avrupalılar çok gelişmişti, o yüzden onlar başardı" da çok sofistike, çok açıklayıcı bir argüman değil.
O dönem, Avrupalılardan siyasi, ekonomik açıdan hiç de altta kalmayan Çin, Hint, Osmanlı gibi başka güç odakları var. Bunlar Avrupalılar kadar gelişmedikleri, zeki ve çalışkan olmadıkları için değil, ciddi bir ihtiyaç duymadıkları için bu seferlere girişmiyorlar, ki aralarında girişen de var.
Çin, Feng He ile Kolomb'dan 90 yıl önce Kızıldeniz'e, Doğu Afrika'ya ulaşan devasa seferler düzenliyor. Ama Çin zaten çok zengin, seferlerin getirisi sınırlı, dış ticaret bağımlılığı düşük; Yongle öldükten sonra saray içinde bu seferler çok masraflı bulunup desteğini kaybediyor (meraklısı için Ayşe Zarakol'un Batı'dan öncesi güzel bir özet sunuyor). Avrupa'da böyle projeler söz konusu olduğunda bir devlet vazgeçse başka devlet destekliyor, parçalılık bir sürekliliğe hizmet ediyor; Ming Çin'inde ise tek otorite var ve o otorite vazgeçince proje çöküyor.
Hintlilere gelirsek, alt kıtada zaten muazzam bir zenginlik ve ticaret ağlarının merkezindeler. Arabı, Malayı, bilmem nesi, Hint Okyanusu ticareti oldukça hacimli. Bir yere ulaşma motivasyonları yok.
Osmanlı desek, Akdeniz'de, Balkanlar'da, Orta Doğu'da, Karadeniz'de büyük ölçüde hâkim güç; zaten çok önemli ticaret yollarını kontrol ediyor, donanması Akdeniz'e göre şekillenmiş; bu coğrafya dışına açılmak için acil bir ihtiyaç yok, zor durum yok.
Yani Avrupalıların yayılmaları ve "keşifleri" inanılmaz zekalarının, çalışkanlıklarının, gelişmiş/üstün medeniyetlerinin değil, bir dizi koşulun tesadüfi sıralanması ve ihtiyacın onları bu koşullardan istifadeye zorlamasının neticesi.
2) "Coğrafi keşifler mi diyelim sömürgeciliğin başlangıcı mı?"
Burada sık sık atlanan kısım, tartışmanın zorunlu eğitim-öğretim müfredatı üzerinden başladığı. Bu müfredatların dünyanın her yerinde öncelikli amacı "biz"i inşa edecek anlatılar kurmaktır, istenen yurttaşı yetiştirmektir; akademik hassasiyetler, bilimsel yaklaşımlar falan değil. Onlar başka bir safhanın konusudur.
1492 ve sonrasındaki seferler, Avrupalılar için keşif miydi? Evet. Dolayısıyla kendi tarihlerinde bunları keşifler olarak sunabilirler mi? Evet. Peki bunlar evrensel olarak "keşif" şeklinde sunulabilir mi? Hayır, "keşfedildiği" söylenen yerlerde zaten bin yıllardır yaşayan, kendi medeniyetlerini kurmuş insan toplulukları var. Dolayısıyla bunlar Avrupalılar için "keşif"ken Avrupalı olmayanlar için veya genel anlamda insanlık için "keşif" değildir.
Peki biz Avrupalı mıyız? Hayır. O halde müfredatımızda neden Avrosantrik bir bakışla bunlara "keşif" diyelim? Müfredatımızın amaçladığı "biz" anlatısı "Avrupalılık" değise buna hiç gerek yok; Avrupalıdan çok Avrupalılık savunmaya gerek yok.
Macaristan’ın başkenti Budapeşte, 150 yıl Türk toprağı olmuştu.
Kanuni Sultan Süleyman tarafından fethedilen şehir, 1686 yılında kaybedildi.
Şehrin son Osmanlı valisi Abdurrahman Abdi Paşa, 70 yaşında şehri savunurken şehit düşmüştü.
Paşa’nın mezarı, “kahraman düşmandı, rahat uyusun” yazısıyla bugün Budapeşte’de.
Ziyaret edip, dua etmiştik.
Diğer fotoğrafta ise Macar ressam Gyula Benczur'un "Buda Kalesinin Düşüşü" isimli yağlıboya tablosu var. Abdurrahman Abdi Paşa yerde resmedilmiş..
Beşiktaş Çarşı girişinden günaydın. Şu an ilk fotoğraftaki gibi bir manzaraya bakıyor olabilirdim ama vasat esnaflar ve umursamaz belediye yüzünden ikinci fotoğraftaki manzaraya bakıyorum.
Galatasaray’ın başarısı için sağlığını bozan, ticari hayatını riske eden Erden Timur konusunda Galatasaray camiası kenetlenmelidir.
#ErdenTimurYalnızDeğildir