HER SABAH YENİDEN DOĞAR İNSAN
İnsan hayatı
geceyle gündüz arasında
kurulmuş görünmez bir köprüdür.
Gündüz, hayatın kendisidir;
gece ise ölümün sessiz provası…
İnsan her gece
biraz ölür uykusunda,
dünyayla arasına perde çeker,
benliğinin kapılarını kapatır
ve bilinmezliğin karanlığına bırakır kendini.
Uyku,
ölümün küçük kardeşidir belki;
çünkü gözlerini kapatan insan
bir sonraki sabaha
uyanacağının garantisini taşımaz.
Her gece yatağa uzandığımızda
hayatla aramıza ince bir çizgi çekilir.
O çizginin ötesinde
zaman susar,
benlik çözülür,
dünyanın gürültüsü
bilincin kıyısından çekilir.
Belki de bu yüzden
“en güzel ölüm uykuda olandır” der insan;
çünkü ölümün geldiğini bilmeden,
korkunun kapıyı çaldığını duymadan,
hayatın son cümlesini tamamlayamadan
sessizce karanlığa karışmak…
Fakat sonra—
Bir sabah
gözlerini açar insan.
Ve güneş,
sanki evren ona yeniden
bir ömür armağan etmiş gibi
pencereden içeri süzülür.
İnsan o anda
aslında yalnızca uyanmaz;
yeniden doğar.
Dün gece bıraktığı insandan
biraz farklıdır artık.
Çünkü her sabah
hayat bize boş bir sayfa verir;
kalemini ise kendi ellerimize bırakır.
O gün ne yazacağımızı
ne hayat bilir
ne kader önceden söyler.
Bir gün
zaferlerle dolabilir,
bir başka gün
yenilgilerin sessizliğinde yürüyebiliriz.
Kimi gün
kahkahalarımız gökyüzüne yükselir,
kimi gün
içimizde kimsenin görmediği
bir yağmur yağar.
Çünkü bir günün nasıl geçeceğinin
garantisi yoktur.
Ama kötü geçeceğinin
zorunluluğu da yoktur.
İşte insanın özgürlüğü
tam da bu belirsizliğin içinde başlar.
Günü planlamak,
aslında hayatı planlamaktır.
Sabah kurduğumuz küçük bir plan,
hayatın büyük haritasında
çizdiğimiz ince bir yol gibidir.
Fakat hayat
cetvelle çizilmiş bir yol değildir;
rüzgârı vardır,
fırtınası vardır,
beklenmedik kavşakları,
kayıpları, karşılaşmaları…
Bazen planladığımız yere varamayız;
ama hiç ummadığımız bir yerde
kendimizi buluruz.
Çünkü insan
yalnızca yaşadıklarıyla değil,
yaşayamadıklarıyla,
kaybettikleriyle,
vazgeçtikleriyle,
yeniden başladıklarıyla
kendini inşa eder.
Hayatın sırrı belki de budur:
Gecenin ölüm olduğunu bilerek
sabaha uyanmak;
sabahın bir lütuf olduğunu bilerek
günü yaşamak.
Dün artık yoktur.
Yarın henüz doğmamıştır.
Elimizde yalnızca
bugünün birkaç saati,
bir avuç nefes
ve yeniden başlayabilme ihtimali vardır.
Öyleyse yaşa…
Çünkü her sabah
ölümün kıyısından dönmüş gibi
yeniden doğar insan.
Ve her yeni gün
hayatın kulağımıza fısıldadığı
tek bir cümledir:
“Henüz bitmedi.
Bugün ne yapacağını
sen seç.”
Burası çeşme sokaklar. Türkiyenin en önemli turizim merkezlerinden biri. Sokaklar çöplük. Çoğu belediyede olduğu gibi, belediyecilerin trk çabası kendilerine çalışmak. Sokaklar çöpten geçilmiyor. Hade beledyeciler hırsız. İnsanlarda çevre bilinci sıfır. Solağa atıları naylon ve plastiklerin doğada kaldığı, toprağı ve yeraltı sularını zehirlediği bilinci sıfır.
BİZ ÇOCUKKEN
Biz çocukken
dünya henüz kirlenmemişti gözlerimizde;
hayatın hesabını bilmeden
sevmeyi öğrenmiştik.
Doğruyla yanlış
aynı gökyüzünün altında yürür,
kimse sevgiyi
bir terazinin kefesine koymazdı.
Bir kardeşin gözyaşı
ötekinin yüreğine düşerdi;
biri düştüğünde
diğeri elini uzatırdı
hiç düşünmeden.
Çünkü çocuklukta sevgi,
çıkarın bilmediği
saf bir nehir gibiydi;
kimse
“Bana ne kazandıracak?”
diye sormazdı.
Sevgi,
karşılığı beklenmeyen bir armağandı;
verilir,
unutulur,
ama kalpte yıllarca yaşardı.
Sonra büyüdük…
Hayat,
çocukluğumuzun bahçesine
yavaş yavaş dikenler ekti.
İhaneti tanıdık,
hayal kırıklığını öğrendik,
güvenimizin kırıldığı yerlerden
sessizce kanadık.
Her acı
ruhumuzun duvarına bir taş koydu;
her ihanet
kalbimizin kapısına
bir kilit daha astı.
Ve biz,
yaralandıkça
yalnızca acıyı değil,
mesafeyi de öğrendik.
Bir zamanlar
hiç düşünmeden açtığımız kalbimizi
artık önce yoklamaya başladık.
Bir bakışın ardında niyet,
bir gülüşün içinde hesap,
bir “seni seviyorum”un gölgesinde
beklenti aradık.
Çünkü büyümek bazen
sevgiyi çoğaltmak değil,
sevgiden korkmayı öğrenmekti.
Çocukken
“Beni sever mi?” demeden severdik;
büyüyünce
“Beni neden seviyor?”
diye sormaya başladık.
Kalbimiz küçülmedi belki,
ama etrafına ördüğümüz duvarlar büyüdü.
Çocukluğun
o hesapsız, çıkarsız sevgisi
yetişkinliğin
pazarlıklarla dolu dünyasında
yavaş yavaş rengini kaybetti.
Ve bir gün anladık:
İnsan bazen
çocukluğunu değil,
çocukluğundaki kendisini özlüyor.
Hiçbir karşılık beklemeden seven,
güvenmek için kanıt aramayan,
bir kardeşin acısını
kendi acısı bilen
o saf çocuğu…
Belki hayatın en büyük kaybı
çocukluğun bitmesi değildir;
“Sana hiçbir şey borçlu olmadan da
seni sevebilirim.”
diyebilen o kalbin
sessizce büyüyüp
susmayı öğrenmesidir.
Ama yine de…
Hayatın bütün kirini görüp
kalbini temiz tutabilmek,
işte gerçek büyümek belki de budur.
Kime güveneceğini bilmek
ama güvenmekten vazgeçmemek;
kimin gideceğini bilmek
ama sevmekten korkmamak;
karanlığın ne olduğunu bilmek
ama ışığını ona teslim etmemek…
Çünkü olgunluk,
çocukluğun saflığını öldürmek değil;
o saflığı,
hayatın bilgeliğiyle koruyabilmektir.
Ve belki insan
hayatın sonunda şunu öğrenir:
Dünya ne kadar kirlenirse kirlensin,
insanın içinde
çocukluğundan kalma
küçücük bir bahçe vardır.
Orada hâlâ
hesapsız bir sevgi,
karşılıksız bir iyilik,
koşulsuz bir kardeşlik
ve kimseye borçlanmadan
sevebilen bir kalp yaşar.
Mesele büyümemek değil;
büyürken
içimizdeki çocuğu
kaybetmemektir.
ENGEL Mİ, BASAMAK MI?
Önüne çıkan her şeyi
bir engel diye adlandırırsan,
zihnin onu büyütür,
korkuların ona gölge düşürür;
sonunda kendi çizdiğin duvara
kendin çarparsın.
Oysa aynı taşın üzerine
“basamak” yazarsan,
düşmek için değil,
yükselmek için kullanırsın onu.
Çünkü hayat,
karşımıza çıkanlardan çok,
onlara verdiğimiz anlamlardan örülüdür.
Aynı fırtına
birini kıyıya savurur,
bir diğerine yelken olur.
Soruna kilitlenme;
çözümün anahtarını ara.
Çünkü sorunlara sürekli bakan zihin
duvarları çoğaltır,
çözüm arayan zihin
kapılar bulur.
Bir çıkmaz sokağın sonunda bile
başka bir yolun ihtimali vardır.
Karanlık, ışığın yokluğu değil yalnızca;
bazen ışığı aramayı
öğreten öğretmendir.
İnsan,
hayatın kendisine ne verdiğiyle değil,
verileni nasıl anlamlandırdığıyla
kendi yolunu döşer.
Bir taşı lanetlersen
ayağına takılır;
onu yerine koyarsan
yoluna döşenir.
Öyleyse her düşüşte
“Neden düştüm?” diye kalma;
“Buradan nasıl yükselirim?” diye sor.
Çünkü hayatın önüne koyduğu
her duvarın ardında
bir geçit saklı olabilir.
Ve bazen insan,
önündeki engeli aşarak değil,
ona başka bir anlam vererek
özgürleşir.
Sorunlara bakıp küçülme;
çözümlere bakıp büyü.
Çünkü zihnin nereye yönelirse,
hayatın da çoğu zaman
oraya doğru akar.
ÖZGÜRLÜĞÜN PARADOKSU
İnsana
“Git” dediğinde bazen kalır,
“Kal” dediğinde uzaklara yürür.
Çünkü insan ruhu,
üzerine kapanan her kapıda
özgürlüğünün sesini duyar;
yasaklanan her şey
zihnin karanlık odalarında
daha parlak yanar.
Bir şeyi engellediğinde
yalnızca davranışı değil,
iradeyi de sınarsın.
“Bunu yapma”
dediğin anda
içeride başka bir ses yükselir:
“Neden yapmayacakmışım?”
İşte o anda
psikolojinin görünmez mekanizması
harekete geçer;
insan, elinden alınmak istenen
seçme hakkına
daha sıkı sarılır.
Çünkü özgürlük,
yalnızca istediğini yapmak değildir;
kendi kararının efendisi
olduğunu hissedebilmektir.
Ve bazen ters psikoloji,
insanın bu en eski damarına dokunur:
özerklik ihtiyacına…
Doğrudan istemek yerine
geri çekilir,
ısrar etmek yerine susar,
“Sen bilirsin” der.
Ve insan,
kendisine bırakılan boşluğu
kendi iradesiyle doldurduğunu sanarak
yürür istediğin yöne.
Oysa bazen
karşımızdakinin özgürlüğüne
dokunduğumuzu sanırken
onun kararlarını
görünmez bir aynayla
kendi istediğimiz yöne çeviririz.
İşte manipülasyonun en sessiz hâli budur:
İpi göstermeden
kuklanın yürüdüğünü sanmak.
Fakat insan ilişkileri
bir satranç tahtası değildir;
her hamlenin ardında
yenilecek bir rakip aramak
sevginin dilini bozar.
Çünkü güven,
bir insanın iradesini ele geçirmekle değil,
ona kendi yönünü seçebileceği
kadar geniş bir gökyüzü bırakmakla büyür.
Belki de gerçek olgunluk,
birini istediğin davranışa
gizlice sürüklemek değil;
ona gerçeği açıkça söyleyip
seçimin sonucuna saygı duyabilmektir.
Çünkü özgürlük,
insanı istediğin yere götüren
görünmez bir ip değil;
elinden bıraktığında bile
kendi yolunu bulabileceğine
duyduğun güvendir.
EĞİTİMİN AYNASINDA İNSAN
Temel eğitim,
okuldan önce başlar;
bir çocuğun dünyaya açılan ilk penceresi
ailesidir.
İlk kelime orada öğrenilir,
ilk sevgi, ilk korku,
ilk adalet duygusu,
ilk “ben” ve ilk “biz”
o evin sessiz duvarlarında şekillenir.
Sonra okul girer hayatına;
bilgiyi öğretir,
sorgulamayı, düşünmeyi,
farklılıklarla yan yana durabilmeyi…
Toplum ise
bütün bunların sınandığı büyük bir meydandır;
kültür, ekonomi, gelenek,
medya, siyaset ve sosyal ilişkiler
insanın zihnine görünmez ipliklerle
yeni desenler işler.
Çünkü insan,
yalnızca doğduğu ailenin değil,
içinde büyüdüğü toplumun da
hafızasını taşır.
Ama eğitim bozulduğunda
mesele yalnızca eksik bilgi değildir.
Bozuk bir eğitim sistemi,
çatlak temeller üzerine kurulmuş
bir bina gibidir;
katları yükseldikçe
kusuru daha görünmez değil,
daha tehlikeli hâle gelir.
Diplomalar ço��alabilir,
unvanlar yükselebilir,
makamlar değişebilir;
fakat düşünce körelmişse,
vicdan eğitilmemişse,
sorgulama susturulmuşsa
bilgi, insanı büyütmek yerine
yalnızca cehalete parlak bir ambalaj olur.
Çünkü eğitim,
sadece meslek sahibi insan üretmek değildir;
insan olmanın sorumluluğunu öğretmektir.
Bir toplum,
çocuklarının zihnine ne ekiyorsa
yarınlarını da onunla biçer.
Merak yerine korku,
özgür düşünce yerine itaat,
vicdan yerine çıkar,
dayanışma yerine rekabet
öğretiliyorsa;
o toplum
çok bilen ama az düşünen,
çok konuşan ama az anlayan,
yüksek mevkilere çıkan
ama insanlığa dokunamayan
bireyler yetiştirebilir.
Oysa gerçek eğitim,
insana yalnızca
“Nasıl başarılı olacağını” değil,
“Başarını ne için kullanacağını” öğretir.
Çünkü bir insanın değeri
ulaştığı makamla değil,
o makamdan aşağıya
ne kadar insanlık taşıdığıyla ölçülür.
Ve belki de eğitimin
en büyük sınavı şudur:
Bir çocuğu hayata hazırlarken
ona dünyayı değiştirecek bilgiyi vermek kadar,
dünyayı değiştirebilecek bir vicdan
kazandırabiliyor muyuz?
Çünkü geleceğin toplumları
bugünün sınıflarında,
evlerinde ve çocukların zihninde
sessizce inşa edilir.
Eğitim bozulursa
gelecek de çatlar.
Ama eğitim
aklı özgürleştirir,
vicdanı büyütür,
merakı diri tutar
ve insanı insanın karşısında değil,
yanında konumlandırırsa;
işte o zaman
okul yalnızca diploma veren bir kurum değil,
insanlığın kendini yeniden kurduğu
bir atölyeye dönüşür.
2
Çünkü insan olmak,
başkasını ezebilecek güce sahip olmak değil;
o güce sahipken
ezmemeyi seçmektir.
İntikam alabilecekken
merhameti seçmek,
kullanabilecekken
incitmemek,
yönetebilecekken
özgür bırakmak,
yaralayabilecekken
elini geri çekmektir.
Belki de
vicdan tam burada başlar:
Kimsenin görmediği yerde,
kimsenin alkışlamadığı anda,
gücün elindeyken
başkasının hakkını gözettiğinde…
Çünkü insanın gerçek büyüklüğü
başkalarının üzerinde ne kadar yükseldiğinde değil,
kendi gücünün karşısında
ne kadar insan kalabildiğinde
ölçülür.
1
VİCDANIN GÖLGESİNDE
Bazı insanlar
çocukluklarının kırık aynalarında büyür;
sevgiyi öğrenemeden
korkuyu ezberler,
güveni tanımadan
kuşkuyla konuşur,
şefkatin sıcaklığını bilmeden
gücün soğuk yüzüne sığınırlar.
Kimi zaman
atalardan sessizce devralınmış bir gölge,
kimi zaman
ruhun derinliklerine gömülmüş bir travma,
kimi zaman da
sevgisizliğin duvarlarında yıllarca biriken pas
birleşir;
insanın içinde
penceresiz, kapısız
karanlık bir oda kurar.
Ama
her yara karanlığa dönüşmez.
Her acı
insanı zalim yapmaz.
Çünkü insan
yalnızca başına gelenlerin değil,
başına gelenlere verdiği anlamın da çocuğudur.
Kimi
yarasından merhamet çıkarır,
kimi öfke.
Kimi
kendi karanlığını tanıyıp
başkasına ışık olur;
kimi de
içinde büyüttüğü geceyi
başkalarının hayatına taşır.
Bazı zihinlerde
kurallar bir sınır değil,
aşılması gereken engellerdir.
Başkasının hakkı
bir hak değil,
üzerinden geçilecek bir köprü;
başkasının acısı
bir insanın çığlığı değil,
uzaktan seyredilen sessiz bir görüntüdür.
Vicdanın sesi kısıldığında
empati susar.
Ve insan,
karşısındakini bir ruh olarak görmekten vazgeçip
kendi arzularına ulaşmak için
kullanılacak bir nesneye dönüştürür.
Oysa bazı yüzler
karanlığı saklamayı iyi bilir.
Sözleri ipek gibidir;
dokunduğu yerde güven bırakır.
Gülüşleri sıcak,
bakışları büyüleyici,
karizmaları kusursuz görünebilir.
Fakat
bazı gülüşlerin ardında
kimsenin görmediği
bir hesap defteri vardır.
Yalanları hızlıdır;
çünkü gerçeği anlatmak için değil,
başkasının gerçeğini değiştirmek için konuşurlar.
Manipülasyon,
ellerinde görünmeyen bir iptir.
Kiminin korkusuna,
kiminin yalnızlığına,
kiminin sevgisizliğine,
kiminin kabul edilme arzusuna bağlanır.
Sonra
o ipleri usulca çekerler.
Ve insan,
kendi kararını verdiğini sanırken
başkasının iradesinin gölgesinde yürür.
Bir insanın zaafını gördüklerinde
ona yara bandı olmazlar;
o yarayı
bir anahtara dönüştürürler.
Çünkü güç,
onlar için birlikte yükselmenin değil,
başkasının üzerine basarak yükselmenin adıdır.
Başkasının emeği,
başkasının sevgisi,
başkasının güveni
kendi çıkarlarına hizmet ettiği sürece
bir insandan değil,
bir kaynaktan ibarettir.
Ve bazen
en ürkütücü olan
şiddetin kendisi değildir.
Şiddetten sonra gelen
o derin sessizliktir.
Çünkü vicdan,
insanın kendi yüzüne tuttuğu aynadır.
Ayna kırıldığında
insan başkasına verdiği acıyı
kendi ruhunda yankılanmadan taşıyabilir.
Pişmanlık gelmez.
Özür gelmez.
“Ben ne yaptım?”
diye soran bir ses
içeride kapıyı çalmaz.
Çünkü bazı ruhlarda
suçluluğun evi
hiç kurulmamıştır.
Kibir,
kendini büyütmenin değil,
başkasını küçültmenin dili olduğunda
insan kendisini dünyanın merkezine koyar;
diğerlerini ise
kendi hikâyesinde
sessiz figüranlara dönüştürür.
İnsanları seviyor gibi görünür;
ama çoğu zaman
insanı değil,
insan üzerindeki etkisini sever.
İlişkiyi bağ kurmak için değil,
ipleri elinde tutmak için kurar.
Yakınlığı sevgi değil,
iktidar olarak okur.
Ve insan ilişkileri
iki ruhun birbirine açılan pencereleri olmaktan çıkar;
sessiz bir satranç tahtasına dönüşür:
biri hamle yapar,
öteki savunur;
biri yönetir,
öteki fark etmeden yönlendirilir.
Fakat unutma:
Geçmiş,
bir insanın davranışlarının köklerini açıklayabilir;
ama dallarının nereye uzanacağını
tek başına belirlemez.
Travma bir yaradır;
fakat başkasını yaralamanın
mazereti değildir.
Genetik bir yatkınlık olabilir;
ama kaderin mührü değildir.
Çünkü insanın karanlığı kadar
o karanlıkla ne yaptığı da önemlidir.
Belki de
insan olmanın en büyük sınavı budur:
Acıdan sonra
hangi yolu seçtiğin…
Kimi yarasından
bir bıçak yapar,
kimi
bir merhamet eli.
Kimi
kendi karanlı��ında kaybolur,
kimi
o karanlığı tanıyıp
başkasının gecesine
bir yıldız bırakır.
Ve insanın gerçek yüzü
yalnızca gücü eline aldığında görünmez.
Asıl yüzü,
gücün karşısında
vicdanını koruyabildiği anda belirir.
ZİHİNİN İÇİNDEKİ LABİRENT
Bir düşünce düşer zihne,
istenmeden, sessizce;
gecenin ortasında
uyanmış bir çocuk gibi
karanlığa bakar insan.
Önce küçücük bir kuşku…
Sonra büyür.
Bir “ya olursa?”
bir “ya yetmezse?”
bir “ya unuttuysam?”
bir “ya bir şey olacaksa?”
Ve kaygı,
ince bir ip gibi
dolanır göğsün çevresine;
her nefeste biraz daha sıkı,
her düşüncede biraz daha derin…
Kalp hızlanır,
zihin susmaz,
sessizlik bile
tehlikenin sesi olur.
İnsan düşüncesinden korkar,
düşünce korkudan beslenir;
korku büyüdükçe
insan kontrol arar.
Bir el yıkanır…
Sonra bir kez daha.
Kapı kontrol edilir…
Sonra bir kez daha.
Prizlere bakılır,
eşyalar düzeltilir,
sayılar sayılır;
bir, iki, üç…
Sanki doğru sayı bulunursa
korku susacak,
sanki kapı yeterince kontrol edilirse
belirsizlik dünyadan silinecek.
Ama kaygı
doymayan bir kuyudur.
İçine ne kadar güven bırakırsan bırak,
dibinden yeniden
bir kuşku yükselir.
“Ya bu kez olmadıysa?”
Ve insan yeniden döner
aynı kapıya.
Aynı düşünceye.
Aynı harekete.
Aynı korkuya.
İşte döngü böyle kurulur:
Düşünce…
kaygı…
kaçış…
rahatlama…
ve yeniden düşünce.
Kısa bir rahatlama gelir
ve insan onu kurtuluş sanır.
Oysa rahatlama
bazen görünmez bir zincirin
en parlak halkasıdır.
Çünkü zihin öğrenir:
“Kaygı geldiğinde
bunu yaparsam geçiyor.”
Ve ertesi gün
aynı korkuyu biraz daha erken gönderir.
Bir düşünce daha…
Bir kontrol daha…
Bir yıkama daha…
Bir sayı daha…
Böylece insan
korkusunu yatıştırmaya çalışırken
korkusunun dilini öğrenir.
Kendi zihninde
kendi yankısının peşinden gider.
Bir labirentin içinde
duvarları dışarıda ararız;
oysa bazen duvarlar
içimizde yükselir.
Ve en acısı,
kaçtığımız şeyin
çoğu zaman düşüncenin kendisi değil,
o düşüncenin bizde bıraktığı
belirsizliğe tahammülsüzlüktür.
Çünkü insan
kesinlik ister.
Hayat ise
cevapsız sorularla doludur.
Hiçbir kapının
yüzde yüz kapalı olduğundan emin olamayız.
Hiçbir yarının
tam olarak nasıl geleceğini bilemeyiz.
Hiçbir düşüncenin
bir gün yeniden dönmeyeceğine söz veremeyiz.
Belki özgürlük
tam da burada başlar:
Düşünce geldiğinde
ona kapıyı kilitlememekte.
Kaygı yükseldiğinde
hemen kaçmamakta.
Kalbin hızlandığında
onu susturmaya çalışmadan
bir süre dinlemekte.
Ve içinden yavaşça söylemek:
“Evet, korkuyorum.
Ama korkmam
tehlikede olduğum anlamına gelmez.”
“Bu düşünce geldi.
Ama düşünce
gerçek değildir.”
“Belirsizlik var.
Ve ben
belirsizliğin içinde de kalabilirim.”
Çünkü bazı savaşlar
kazanarak bitmez.
Bazı savaşlarda
silahı yere bırakmak gerekir.
Düşünceyi kovalamadan,
kaygıyı boğmadan,
kendini tekrarların içine atmadan…
Sadece durmak.
Ve izin vermek:
Kaygı gelsin.
Göğsünde dolaşsın.
Bir dalga gibi yükselsin.
Sonra,
hiçbir şeyi sonsuza kadar
aynı yükseklikte tutamayan zaman gibi,
yavaşça çekilsin.
Çünkü sen
kaygının kendisi değilsin.
Sen
zihninden geçen düşünce değilsin.
Sen
her kapıyı yeniden kontrol etmek isteyen
o titrek el de değilsin.
Sen,
bütün bunların içinden geçerken
onları fark edebilen
o sessiz tanıksın.
Ve belki özgürlük,
zihninde hiç düşünce kalmaması değil;
her düşüncenin peşinden gitmek zorunda olmadığını
ilk kez anlayabilmektir.
Belki iyileşmek,
labirentin duvarlarını yıkmak değil;
duvarlar hâlâ oradayken
artık her çıkmaz sokağa
korkuyla koşmamaktır.
Ve bir gün,
aynı düşünce yeniden geldiğinde,
aynı kapının önünde durup
aynı döngünün içine düşmek yerine,
sadece bakarsın.
Nefes alırsın.
Ve dersin ki:
“Seni tanıyorum.
Ama bu kez
seninle gelmeyeceğim.”
TOKSİK İNSAN
Bazı insanlar
hayatına girmez yalnızca;
odana sis,
duvarlarına huzursuzluk bırakır.
Onlarla konuştukça
kelimeler ağırlaşır,
sessizlik suçluluk taşır.
Kendi sesini yitirirsin;
çünkü her cümle yargı,
her yakınlık hesaplaşmadır.
Toksik insan,
başkasının ruhunda
kapanmayan bir yaradır:
eleştirir, küçümser,
suçluluk eker;
sonra kaygıyı
sana yükler.
Sevgiyi ödül,
sessizliği ceza sayar;
sen fark etmeden
duygularına el uzatır.
Yanında kaldıkça
kendinden şüphe edersin:
“Acaba sorun bende mi?”
Oysa bazı ilişkiler
insanı büyütmez;
içinden eksiltir.
Ruh da bir evdir;
herkese açılmaz.
Bazıları içeri girdiğinde
perdeleri değil,
içindeki ışığı karartır.
Sınır koymak bencillik değil,
ruhun kendini korumasıdır.
Bazen en büyük özgürlük,
başkasının fırtınasından çıkıp
kendi içindeki
sessiz limana dönmektir.
DOSTLUK VE AŞK
“Dostluk nedir, biliyor musunuz?”
diye sordu.
Kız sustu, sonra fısıldadı:
“Dostluk,
birbirine dokunan
ama birbirinde erimeyen
iki ruh olmaktır.
Elin iki parmağı gibi;
aynı bedene ait,
ama birbirinin yerine geçmeyen…
Dostluk,
birinin yarasına merhem olurken
onun özgürlüğüne dokunmamaktır.
Yan yana yürümek,
ama birbirinin gölgesi olmamaktır.
İki ayrı hikâyenin
arasında kurulan görünmez köprüdür;
ve o köprünün adı
güvendir.”
“Peki ya aşk?..”
Kızın gözleri parladı.
“Oh… aşk!
Aşk,
iki iken bir olmaktır;
ama kendini kaybetmek değil,
bir başkasında kendini yeniden bulmaktır.
İki nehir gibi…
Ayrı dağlardan doğup
aynı denize varmak;
birbirine karışırken
kimliğini değil,
yalnızlığını yitirmek…
Aşk,
iki insanın birbirini tamamlaması değil;
birbirinin içinde
daha büyük bir dünya uyandırmasıdır.
Birbirine ayna olmak,
kendi karanlığını
sevdiğinin gözlerinde görmek
ve yine de kaçmamaktır.
Dostluk,
‘Sen varsın, ben varım’ demektir.
Aşk ise,
‘Senin varlığın
benim dünyama anlam katıyor’ diyebilmektir.
Belki cennet de budur:
İki ayrı ruhun,
birbirini yok etmeden
aynı sonsuzluğa bakması…
Aşk, iki kişinin bir olması değil;
iki ayrı insanın
birbirini kaybetmeden
tek bir anlamda buluşmasıdır.
BAŞKASININ RÜYASINDA YAŞAMAK
İnsan,
bazen kendi hayatının içinde
başkasının yazdığı bir kaderi yaşar.
Kendi sandığı arzuların,
başkalarının elleriyle çizilmiş
birer gölge olduğunu
ancak yıllar sonra anlar.
Çünkü toplum,
daha çocukken insanın ruhuna
görünmez cetveller yerleştirir;
başarının boyunu ölçer,
mutluluğun rengini belirler,
hangi yoldan yürüneceğini,
hangi düşlerin görüleceğini öğretir.
Ve insan,
kendisine öğretilmiş bir mutluluğun
peşinde koşarken
kendi mutsuzluğunun mimarına dönüşür.
Oysa başarı,
başkalarının alkışlarıyla yükselen
bir merdivenin son basamağı değildir.
Bazen herkesin zirve sandığı yer,
insanın kendi ruhundan
en fazla uzaklaştığı uçurumdur.
Mutluluk da
toplumun vitrinine yerleştirilmiş,
herkesin sahip olmak için yarıştığı
parlak bir eşya değildir.
O,
insanın kendi varlığıyla
kurduğu en derin barıştır.
Sen,
sana ezberletilmiş başarı tablolarını
yırtıp atmadıkça,
başkalarının mutluluk tariflerini
kendi ruhunun yasası olmaktan çıkarmadıkça,
görünmez bir düzenin
gönüllü tutsağı olmaktan kurtulamazsın.
Çünkü en derin esaret,
ellerine vurulmuş zincirler değil,
zihnine yerleştirilmiş
ve senin kendi düşüncelerin sandığın
yabancı inançlardır.
İnsan bazen
kendi hapishanesinin gardiyanıdır;
kapısı açık bir hücrede yaşar,
fakat dışarı çıkmayı
ihanet sayar kendisine.
Korkuları,
toplumun sesini vicdanının sesi sanır;
alışkanlıkları,
özgürlüğün önüne örülmüş
sessiz duvarlara dönüşür.
Ve bir gün,
herkesin doğru dediği yoldan yürürken
kendi hayatına geç kaldığını fark eder.
İşte o zaman anlamalıdır insan:
Özgürlük,
yalnızca zincirleri kırmak değildir;
o zincirleri neden
yıllarca bileğinde taşıdığını
sorgulayabilmektir.
Kendi hayallerinin peşinden gitmek,
başkalarının dünyasına sırt çevirmek değil,
kendi varoluşuna
nihayet yüzünü dönmektir.
Çünkü insan,
başkalarının beklentilerine sığdırılmış
bir hayatın içinde
kendi sonsuzluğunu yaşayamaz.
Bir ağacın kökleri
başka bir ağacın toprağında
nasıl kendi meyvesini veremezse,
insanın ruhu da
başkasının düşlerinde
kendi baharını bulamaz.
Öyleyse
sana gösterilen ufukla yetinme.
Kendi göğünü keşfet.
Sana biçilen hayatın
dar elbisesini çıkar,
kendi varlığının ölçüsünde
yeniden giyin dünyayı.
Yanılmaktan korkma.
Çünkü bazen insan,
başkalarının doğrularıyla yaşadığı
kusursuz bir ömürden daha fazlasını,
kendi yanlışlarıyla yürüdüğü
tek bir günde öğrenir.
Unutma,
özgürlük birilerinin sana bağışlayacağı
bir lütuf değildir.
Mutluluk da
kapında bekleyen sabırlı bir misafir.
Onlar,
kendi ruhunun derinliklerine
yürümeye cesaret ettiğinde
seninle birlikte doğar.
Ve belki de
insanın yaşayabileceği
en büyük trajedi,
hayallerine ulaşamadan ölmesi değil;
bir ömür boyunca
başkalarının hayallerini gerçekleştirirken
kendi hayallerinin varlığından
bile habersiz kalmasıdır.
Çünkü insanın en büyük esareti,
başkasının kurduğu dünyada yaşamak değil,
o dünyayı kendi kaderi sanmaktır.
Ve en büyük özgürlük,
herkesin gösterdiği yoldan çıkıp
kendi ruhunun henüz ayak basılmamış
topraklarında
kendi ayak izlerini bırakabilmektir.
Zira insan,
başkalarının rüyasında uyuduğu sürece
kendi hayatına uyanamaz.
İÇİMŞZDEKİ DÜMEN
İnsan,
hayat denizinde yol alan
kendi ruhunun teknesidir;
dümeni aklı,
rotası geçmişi,
yelkeni iradesidir.
Bazen dümeni akıl tutar,
bazen korku;
bazen de geçmiş,
sessizce bugünün rotasını çizer.
Her travma,
denizin altında saklı bir kayalıktır.
Bir söz, bir terk ediliş,
bir ihanet, bir kayıp…
Yıllar sonra bile
gövdene çarpabilir.
Çünkü herkesin denizi aynı değildir;
kimi sakin sularda büyür,
kimi daha çocukken
fırtınayı öğrenir.
Bu yüzden bazı öfkelerin altında korku,
bazı sessizliklerin altında çığlık,
bazı uzaklıkların içinde
yaralanmış bir güven vardır.
Ama tekneyi yalnızca kayalıklar batırmaz;
bazen küçücük bir çatlak yeter:
söylenmemiş sözler,
bastırılmış öfkeler,
iyileşmemiş yaralar…
Sessizce su alır insan.
Oysa sağlam tekne,
hiç yara almayan değil;
yaralandığında batmayandır.
Psikolojik dayanıklılık
bir zırh değil,
fırtınadan sonra
yeniden dümenin başına geçebilmektir.
Ve insanın en büyük özgürlüğü
denizi değiştirmek değil,
dümeni kimin tuttuğunu fark etmektir.
Korkuların mı?
Geçmişin mi?
Toplumun sesi mi?
Başkalarının çizdiği haritalar mı?
Yoksa artık
kendi iraden mi?
Çünkü insan,
başkasının haritasında
kendi hayatını yaşayamaz.
Geçmişin kayalıklarını silemezsin;
ama rotanı değiştirebilirsin.
Rüzgârı susturamazsın;
ama yelkenini güçlendirebilirsin.
Kırılabilirsin,
yaralanabilirsin,
yolunu kaybedebilirsin…
Ama yeniden kendine dönebilirsin.
Çünkü geçmiş
haritada işaretlenmiş bir kayalıktır;
rotanın tamamı değildir.
Öyleyse kendini tanı.
Yaralarını tanı.
Kayalıklarını öğren.
Dümeni eline al.
Çünkü hayat denizinde
amaç hiç fırtınaya yakalanmamak değil;
fırtınanın ortasında
kim olduğunu unutmamaktır.
Denizi seçemezsin.
Rüzgârı durduramazsın.
Kayalıkları yok edemezsin.
Ama unutma:
Dümenin başında
kimin duracağına
hâlâ sen karar verebilirsin.
KENDNDEN KAÇMAK
Nereye gidersen git,
insan kendinden kaçamaz.
Şehirleri değiştirebilirsin;
sokakları, evleri, yüzleri…
Başka bir göğün altında
hayat��na yeni bir ad vermeyi deneyebilirsin.
Ama geçmiş,
sessiz bir yol arkadaşıdır;
ayak seslerini senden önce duyurur,
gölgesini bastığın her yere bırakır.
Çünkü insan yalnızca bedenini taşımaz yanında.
Yaralarını, korkularını, alışkanlıklarını,
içinde büyüttüğü öfkeyi
ve yıllardır susturduğu cümleleri de taşır.
Kirini de götürür,
pasını da.
Başka bir kapıdan içeri girmek,
eski bir ruhla yaşamayı sürdürüyorsan
yeni bir hayata başlamak değildir.
Bazen insan değiştiğini sanır;
çünkü manzara değişmiştir.
Oysa pencere yenilenmiş,
bakan göz aynı kalmıştır.
Yeni insanlar girer hayatına,
ama onlara eski yaralarının içinden bakarsın.
Yeni bir sevgiye başlarsın,
ama eski korkularınla seversin.
Yeni bir şehirde yaşarsın,
ama zihnindeki duvarları da yanında götürürsün.
Çünkü asıl uzaklık
bir yerle başka bir yer arasında değil,
insanın kendisiyle arasındadır.
Kendinden kaçmak için
yollara düşme.
Bazen gidilmesi gereken en uzak yer,
insanın kendi içidir.
Orada, kimsenin bilmediği odalara girersin.
Yıllardır kilitli tuttuğun kapıları açarsın.
Kırgınlıklarının tozunu siler,
korkularının pasını kazırsın.
Kendine anlattığın eski hikâyeleri
ilk kez bir yabancıyı dinler gibi dinlersin.
Belki o zaman anlarsın:
Değişmek için
başka bir yere gitmek gerekmez.
Aynı evde,
aynı şehirde,
aynı hayatın içinde bile
insan kendini yeniden kurabilir.
Çünkü dönüşüm,
haritada çizilen bir yol değil;
ruhun yönünü değiştirmesidir.
Gerçekten değişmek isteyen insan
önce kendi içindeki aynaya bakar.
Bahanelerin perdesini aralar,
kendine karşı dürüst olmayı göze alır.
Çünkü en zor yüzleşme
başkalarıyla değil,
insanın kendi içindeki sesledir.
Paslanmış demir
yer değiştirdiği için parlamaz;
üzerindeki pas temizlendiği için parlar.
Bir ağacı başka toprağa dikmek
her zaman iyileştirmez onu.
Bazen dalları değil,
kökleri dinlemek gerekir.
Sen de öyle…
Nereye gidersen git,
kendini değiştirmiyorsan
eski hayatının izlerini
yeni hayatının duvarlarına taşırsın.
Ama içinde istek varsa,
emeğe sabrın,
değişmeye cesaretin varsa
olduğun yerde de yeniden başlayabilirsin.
Çünkü gerçek özgürlük
bir yerden başka bir yere gitmek değil;
insanın kendi içinde kurduğu hapishanelerden
birer birer çıkabilmesidir.
Öyleyse kaçma.
Kal.
Kendine dön.
Kirini tanı,
pasını temizle,
yaralarının adını koy.
Eksiklerini saklamak yerine
onlarla dürüstçe yaşamayı öğren.
Sonra kendini,
başkalarının beklentilerine göre değil,
kendi hakikatine göre yeniden biçimlendir.
Çünkü bazen hayatını değiştirmek için
dünyayı değiştirmen gerekmez.
Kendine baktığın yeri değiştirmen yeter.
Ve unutma:
Nereye gidersen git,
kendini yanında götürürsün.
Ama kendini dönüştürdüğünde,
gittiğin her yere
eski yüklerini değil,
yeniden doğmuş bir yanını taşırsın.
İÇİNDEKİ MÜCEVHER
Özgüven,
insanın kendi ruhunun derinliklerinde
sessizce taşıdığı bir mücevherdir.
Ne kalabalıkların alkışıyla parlar,
ne de başkalarının bakışıyla değer kazanır.
O, insanın kendisiyle kurduğu
en kadim ve en sessiz dostluktur.
Onu sakın kaybetme…
Çünkü özgüven bir kez kırıldığında,
insan yalnızca kendine olan inancını değil,
dünyaya bakışındaki aynayı da kaybeder.
Sonra insan, kendi yüzünü
başkalarının gözlerinde aramaya başlar.
Ve işte tam orada
ego sessizce kapıyı çalar.
İnsanlar çoğu zaman
egoyu özgüven sanır.
Oysa ikisi birbirine benzeyen
ama ruhları bambaşka iki gölgedir.
Özgüven:
“Ben değerliyim,” diyebilir
başkasını küçültmeden.
Ego:
“Ben senden üstünüm,” demeye ihtiyaç duyar
kendi değerini hissedebilmek için.
Özgüven bir kök gibidir;
toprağın altında sessizce güçlenir.
Fırtına çıktığında ağacı ayakta tutar.
Ego ise bazen
rüzgârda daha büyük görünmeye çalışan
kırılgan bir yaprak gibidir.
Özgüven,
insanın içindeki kaleyi sağlamlaştırır;
ego ise o kalenin duvarlarını yükseltip
insanı içeride yalnız bırakabilir.
Özgüven seni yüceltir,
ama başkalarının üzerine çıkararak değil;
kendi içinde doğrultarak.
Sana şunu öğretir:
“Başkasının ışığı
senin güneşini söndürmez.”
Ego ise
başkasının parlamasını tehdit olarak görür.
Çünkü kendi ışığını
içinden değil,
başkalarının gölgelerinden ölçer.
Bu yüzden ego,
insan ilişkilerinde görünmez duvarlar örer.
Dostluğu rekabete,
eleştiriyi saldırıya,
farklılığı tehdide dönüştürür.
İnsan, kendi sesini o kadar yükseltir ki
karşısındakinin sesini duyamaz.
Ve bir gün
etrafındaki kalabalık azalır.
Çünkü ego insanı kendisinin merkezine koyarken,
özgüven insanı kendi merkezinde tutar.
Biri “Beni görün,” diye bağırır.
Diğeri sessizce “Ben kendimi görüyorum,” der.
Biri alkışla beslenir,
diğeri sessizlikte de yaşayabilir.
Biri üstünlük arar,
diğeri denge.
Biri insanları uzaklaştırabilir,
diğeri insanlarla sağlıklı bağlar kurmanın
zeminini hazırlar.
Unutma;
İnsanın en büyük serveti
cebinde taşıdığı değil,
ruhunda kaybetmediğidir.
Özgüvenini koru.
Çünkü o,
içindeki görünmez mücevherdir.
Hayat onu senden söküp almaya çalışabilir;
başarısızlıklar üzerine toz bırakabilir,
reddedilmeler onu çatlatabilir,
başkalarının sözleri parlaklığını gölgeleyebilir.
Ama onu yeniden bulduğunda
anlarsın:
Özgüven, başkalarından daha büyük olmak değildir.
Kendinden daha küçük yaşamamaktır.
Ve belki de insanın
kendine verebileceği en büyük söz şudur:
“Kendimi başkalarının gözünde kaybetmeyeceğim.
Çünkü kendi içimde taşıdığım değeri
kimsenin ölçüsüne teslim etmeyeceğim.”
2
Ruhunu havalandır.
Kalbine ışık bırak.
Pencerelerini aç
ve içeri biraz gökyüzü al.
Bazen dur.
Bazen sus.
Bazen bütün yolları bırakıp
kendine doğru yürü.
Bazen yeniden başla;
çünkü başlangıçlar
her zaman geride değil,
bazen tam da kırıldığın yerde doğar.
Sev.
Affet.
Üret.
Şaşır.
Kaybet.
Yeniden bul.
Kendini,
dünyayı,
hayatın sana bıraktığı
o küçük mucizeleri…
Ve her şeyden önemlisi,
farkında ol.
Çünkü hayat
yaşadığın yılların toplamı değil;
içinden gerçekten geçtiğin,
kalbinle dokunduğun,
varlığını duyduğun
anların toplamıdır.
Gün gelir,
takvimler susar,
saatler durur,
duvarlardaki gölgeler uzar.
İnsan geriye dönüp baktığında
elinde yalnızca biriktirdikleri kalır:
Bir ses,
bir koku,
bir bakış,
bir avuç kahkaha,
birkaç derin yara
ve bütün bunların içinde
kendine ait bir hayat.
O gün geldiğinde
umarım içinde
çürümüş bir ömrün sessiz kokusu değil,
yaşanmışlığın sıcaklığı olur.
Umarım dönüp kendine şöyle dersin:
“Ben bu dünyadan geçmedim yalnızca;
bu dünyaya gerçekten dokundum.
Yaşadım.
Hissettim.
Sevdim.
Kırıldım, iyileştim, yeniden doğdum.
Ve bütün bunlar olurken
1
İÇTEN ÇÜRÜMEDEN ÖNCE
Hayatın her dakikasını değerlendir;
çünkü zaman,
duvarda asılı duran bir saat değil yalnızca—
içimizden sessizce geçen,
kıyılarına tutunamadığımız,
bir kez akıp gitti mi
adını bile unutan
görünmez bir nehirdir.
Bir anı ıskalarsan
yalnızca bir dakikayı yitirmezsin;
kendinden kopmuş bir parçayı
hayatın kıyısında bırakırsın.
Sonra dönüp baktığında
o parça,
sana ait bir gölge gibi
uzaktan el sallar.
Öyle yaşa ki
yaşadığın hayat sana
uzak bir pencereden bakmasın.
Çünkü insan bazen nefes alırken bile
kendi ömrünün seyircisine dönüşür;
kalabalıkların içinde yürür,
başkalarının beklentilerini sırtında taşır,
başkalarının kurduğu aynalarda
kendi yüzünü arar
ve bulduğu yüzü
kendisi sanır.
Oysa yaşamak
yalnızca var olmak değildir.
Yaşamak;
sabah güneşi yüzüne değdiğinde
o sıcaklığı içine almaktır.
Bir dostun sesinde
kendine ayrılmış bir yer bulmak,
bir çocuğun gülüşünde
dünyanın hâlâ iyileşebileceğine inanmak,
bir acının içinden geçerken
kendine usulca sormaktır:
“Bunca karanlığa rağmen
beni hâlâ ayakta tutan nedir?”
Her yaşadığını biriktir.
Biriktir kahkahalarını;
yenilgilerini,
yarım kalmış cümlelerini,
gecelerin omzuna bıraktığı sessizliği,
kalbine dokunan insanları,
senden bir şey götüren vedaları…
Biriktir;
çünkü insan
sahip olduklarının değil,
içinde taşıdığı yaşantıların toplamıdır.
Ruh, yaşanmışlıklarla derinleşir;
tıpkı toprağın
yağmurla, köklerle,
gizli mevsimlerle zenginleşmesi gibi.
Anılar, ruhun görünmeyen arşividir.
Zaman geçtikçe insan
kendi geçmişinin kırık taşlarından
bir anlam duvarı örer.
Her yara, duvarda bir iz;
her sevinç, karanlıkta yanan
küçük bir kandil olur.
Mutluluk belki de
hazır bulunan bir hazine değildir.
O, hatırlamayı bilen,
şükretmeyi öğrenen,
kaybettiklerinin içinden bile
bir anlam tohumu çıkarabilen
bir zihnin sessiz sanatıdır.
Öğren mutluluğu.
Çünkü mutluluk,
hayatın önüne serdiği
kusursuz bir mevsim değildir.
Bazen fırtınanın ortasında
avuçlarında kalan küçücük bir ışıktır.
Bazen gökyüzü kurşuni olsa da
mavinin hâlâ bir yerlerde
beklediğini bilmektir.
Ve sakın erteleme kendini.
“Sonra yaşarım,” deme.
“Bir gün mutlu olurum,” deme.
Çünkü insanın en büyük yanılgısı,
hayatı prova ettiğini sanmasıdır.
Oysa perde çoktan açılmıştır.
Sahne ışıkları yüzündedir.
Sen hâlâ başkalarının alkışını beklerken
kendi hikâyenin en güzel sahneleri
sessizce kulisten geçip
gecenin içine karışıyor olabilir.
Toplum sana
nasıl görünmen gerektiğini öğretir;
hangi kıyafetin, hangi evin,
hangi unvanın seni değerli kılacağını söyler.
Hangi yolda yürümen gerektiğini,
hangi düşleri kurmanın makbul olduğunu
kalabalığın diliyle fısıldar.
Ama ruhunun kapısını
her zaman başkalarının anahtarıyla açamazsın.
Bazı kapılar vardır;
yalnızca kendi içinden yükselen
o eski, unutulmuş sesle aralanır.
Bir noktada insan
kalabalığın uğultusundan çekilip
kendi içindeki sessizliğe eğilmelidir.
Ve kendine,
kaçmadan, saklanmadan sormalıdır:
“Ben gerçekten yaşıyor muyum,
yoksa yalnızca yaşamaya mı çalışıyorum?”
İşte asıl soru budur.
Çünkü insan bazen dışarıdan
sağlam bir ev gibidir;
duvarları yerli yerinde,
pencereleri açık,
çatısı gökyüzüne karşı dimdik…
Ama içeride
kimsenin duymadığı bir çatlak büyür.
Bir oda kararır,
bir merdiven çöker,
bir zamanlar ışık alan
bir köşe sessizce terk edilir.
Gülümserken çatlayabilir insan.
Kalabalıkların ortasında
kendi sesini kaybedebilir.
Herkese yetişirken
kendine geç kalabilir.
Başkalarının yaralarını sararken
kendi kalbindeki kanamayı
görmezden gelebilir.
Ve sonra…
Soğuk yemiş bir karpuz gibi
dışarıdan serin,
ağır,
olgun ve sağlam görünürken
içten içe çürümeye başlayabilir.
Kabuk yerindedir;
renk hâlâ canlı,
biçim hâlâ bütündür.
Ama içte,
kimsenin görmediği bir sessizlik
meyvenin özünü kemirir.
İşte bundan kork.
Dışının sağlamlığına güvenip
içindeki sessiz çürümeyi unutma.
Kendini yalnızca
başkalarının gördüğü hâlinle ölçme.
Çünkü insanın en derin yıkımı
duvarları yıkıldığında değil,
içeride kimse kalmadığında başlar.
2
Birbirini yok etmeye çalışan
ama aynı zamanda birbirinin anlamını yaratan
sonsuz karşılaşmalar var.
Evren belki bir terazi değildir.
Belki evren,
iki kefenin eşit olduğu
donmuş bir sessizlik değil;
durmaksızın hareket eden
devasa bir nefestir.
Bir yanı alır,
bir yanı verir.
Bir yerde yıldız söner,
başka bir yerde yeni bir ışık doğar.
Bir insan ağlar,
başka bir insan gülümser.
Bir medeniyet yükselir,
bir başka medeniyetin taşları üzerine.
Ve zaman,
hiçbirimize ait olmayan
devasa bir nehir gibi
hep ileri akar.
Biz o nehirde
bir anlığına görünen
küçük dalgalarız.
Öğreneceğiz.
Daha çok bileceğiz.
Daha uzağa bakacağız.
Belki bir gün
bugünkü bilgimizin ilkel olduğunu anlayacağız.
Fakat ne kadar yükselirsek yükselelim,
ne kadar bilirsek bilelim,
ne kadar uzaklara gidersek gidelim,
evrenin efendisi olmayacağız.
Çünkü evren bize ait değil.
Biz ona aidiz.
Ve belki bütün bilgeliğimiz,
sonunda şu basit gerçeği anlayabilmek olacak:
Sonsuzluğun içinde
hükmeden değil,
tanıklık eden varlıklarız.
Milyarlarca yıldır süren
bu büyük kozmik yürüyüşte
birkaç nefeslik ömrümüz var.
Sonra biz de geçeceğiz.
Ama evren…
Çelişkileriyle,
çatışmalarıyla,
dengesizlikleriyle,
doğumları ve ölümleriyle,
kendi sonsuz terazisini
kurmadan,
bozmadan,
yeniden kurarak
yoluna devam edecek.
Ve belki de
evrenin en büyük dengesi budur:
Hiçbir şeyin sonsuza dek aynı kalmaması.
1
DENGENİN YANILSAMASI
Evren mutlak bir denge isteseydi,
aynı yüzleri çoğaltırdı gökyüzünde,
aynı kalpleri yerleştirirdi göğüsten göğse,
aynı düşünceyi fısıldardı
milyarlarca zihnin karanlık odalarına.
Oysa hiçbir yıldız
bir diğerinin ışığını taklit etmez.
Hiçbir nehir
başka bir nehrin yatağından akmaz.
Ve hiçbir insan
bir başkasının ruhunda
bütünüyle kendini bulamaz.
Çünkü evrenin gerçekliği
mutlak uyumun sessizliği değil,
çelişkilerin gürültüsüdür.
Bir yıldızın doğumu için
başka bir şeyin ölmesi gerekir bazen;
bir orman, çürüyen yaprakların
sessiz mezarlığı üzerinde büyür.
Hayat, ölümün omuzlarına basarak yükselir;
düzen, kaosun içinden
geçici bir yol bulur.
Belki de denge dediğimiz şey
sandığımız gibi eşitlik değildir.
Belki denge,
zıtlıkların aynı terazide
birbirini yok etmeden durabilmesidir.
Gece, gündüzü öldürmez;
ona yer açar.
Karanlık, ışığın düşmanı değildir her zaman,
bazen onun anlamını kuran
sessiz bir öğretmendir.
İnsan da böyledir.
İçimizde birbirine savaş açmış
binlerce ses taşırız.
Korkularımızla cesaretimiz,
aidiyetimizle özgürlüğümüz,
bencilliğimizle merhametimiz
aynı kalbin dar odalarında
birbirine çarpar.
Psikolojimiz,
kendi içimizde kurduğumuz
küçük bir evrendir.
Çocukluğumuzun gölgeleri
bugünkü kararlarımızın arkasından yürür;
unutulduğunu sandığımız acılar
zaman zaman başka yüzlerle
yeniden kapımızı çalar.
İnsan büyür,
ama geçmişi onunla birlikte büyür.
Kendimizi özgür sanırken
bazen başkalarının bakışlarından örülmüş
görünmez kafeslerde yaşarız.
Toplum bize kim olduğumuzu öğretir,
sonra biz o öğretilerin içinden
kendimize bir kimlik biçmeye çalışırız.
Bir isim verirler bize,
bir dil,
bir inanç,
bir sınıf,
bir bayrak,
bir meslek,
bir hikâye…
Sonra o hikâyeyi
kendi hikâyemiz sanırız.
Oysa toplum,
milyarlarca insanın omuzlarında taşınan
devasa bir aynadır;
herkes kendine bakar
ama aynanın tamamını göremez.
Kimimiz merkeze yaklaşır,
kimimiz kıyıda kalır.
Kimimiz yüksek duvarlar örer,
kimimiz o duvarların gölgesinde yaşar.
Ve insanlık,
eşitlik ararken bile
farklılıklar üretir;
adalet isterken yeni sınırlar çizer,
özgürlük isterken
başka özgürlüklerin sınırına dokunur.
Çünkü tarih,
kusursuz insanların yazdığı
kusursuz bir kitap değildir.
Tarih;
korkuların, tutkuların,
savaşların, keşiflerin,
yanılgıların ve umutların
birbirine dolandığı
uzun bir insanlık rüyasıdır.
Biz öğreniyoruz.
Taştan ateş çıkarmayı,
gökyüzüne demir kuşlar göndermeyi,
hücrelerin sırlarını okumayı,
yıldızların uzaklığını ölçmeyi,
atomun içine bakmayı,
yapay zekâlarla düşüncenin sınırlarını zorlamayı…
Her yeni bilgiyle
evrenin kapılarından birini açıyoruz.
Fakat her açılan kapının ardında
daha büyük bir kapı beliriyor.
Çünkü bilgi,
cehaletin sonu değil yalnızca;
aynı zamanda bilmediğimiz şeylerin
sınırlarını görünür kılan
bir fenerdir.
İnsanlık belki bir gün
gezegenleri aşacak,
başka dünyalara dokunacak,
milyonlarca yıl önce doğmuş yıldızların
ışığına kendi gözleriyle bakacak.
Ama yine de
evrenin sahibi olmayacak.
Çünkü bir damlanın
okyanusu bilmesi,
okyanusa hükmettiği anlamına gelmez.
Bir karıncanın
bir dağın yüzünü keşfetmesi,
dağın sahibi olduğu anlamına gelmez.
Biz de
sonsuzluğun kıyısında
kısa süreliğine yanan
bilinç kıvılcımlarıyız.
Milyarlarca yıl önce
evren kendi sessiz şarkısını söylemeye başladı.
Biz yoktuk.
Dünyamız yoktu belki,
dillerimiz, şehirlerimiz,
savaşlarımız, aşklarımız,
gururlarımız ve korkularımız yoktu.
Ama yıldızlar vardı.
Zaman aktı.
Gezegenler doğdu, öldü.
Kıtalar birbirinden ayrıldı.
Okyanuslar yükseldi, çekildi.
Türler geldi, geçti.
Sonra insan çıktı ortaya
ve kendisine baktı.
Ve ilk kez evren,
kendi üzerine düşünen
küçük bir bilinç aynası kazandı.
Belki insanın en büyük yanılgısı da buydu:
Kendisini evrenin merkezi sanmak.
Oysa merkez yok belki.
Sadece hareket var.
Değişim var.
Doğum ve ölüm,
başlangıç ve son,
kaos ve düzen,
yalnızlık ve aidiyet,
özgürlük ve sorumluluk,
sevgi ve nefret…