@unsalunlu@eczozgurozel Sizin Röportajı alıntılayan Halk tv sizin de adınızı vererek cumhuriyet gazetesinin sorularını yanıtladı dedi :) Cumhuriyette ne ara başladınız :)
https://t.co/D04tcConfF
@HellenicLeaders@POTUS 3/3
If Turkey genuinely wanted war, do you really believe Israel would come and save Greece? The reality is that neither side wants a war, and that's in everyone's interest. Let's not confuse political rhetoric with reality.
The reality is that nobody wants a war. Don't be fool
@HellenicLeaders@POTUS 2/3
As for the F-35 issue, if Turkey truly wanted to start a war, do you really think the outcome would depend on five fighter jets? That statement by Mitsotakis sounds more like political rhetoric aimed at reassuring his domestic audience than a reflection of reality.
@HellenicLeaders@POTUS 1/3
First of all, no one in Turkey is thinking about a war with Greece. In fact, most people don't even see Greece as a military rival. It's time to move past this paranoia. A nation cannot build unity by constantly defining itself through hostility toward another country.
@kilicdarogluk@RTErdogan Utan be adam Utan 1948 de doğmuşsun git evine sudoku çöz, senmi geçlerin umudu olucaksın türkiye ye yön vericeksin. Bak insanlar seni sevmiyorlar seni görmek bile istemiyorlar hayırdır bu yaşta kredi mi çektin ?
Şimdi oturduk maymun gibi, alt dudağımız dışarıda, kafamızı kaşıya kaşıya düşünüyoruz: E şimdi ne olacak?
Söylenen, söylenmeyen, sövülen, sövülmeyen, sevilen, sevilmeyen, sekülen, sekülmeyen… Artık ne var ne yok, söylenmedik şey bırakmadı.
Deniz Göktaş.
Kimse beni sevsin, alkışlasın, solculuk olsun, babaya yaranayım filan diye değil; ki öyle olsa bile işlenmiş, özenle dokunmuş, zarif bir motifle örülmüş “hırkasıyla”. 🥹
Kimsenin değerine meğerine de değmiş değildir.
Değersiz yaşamaya değinmiştir.
Şikâyet bile etmeden. Sadece anlatarak. Burun delikleri şişmeden. Ne olacaksa olsun diye.
Ama bunu kahramanlık miti için demediğini nasıl da anladık değil mi?
Bir zamanlar çok ekmek yediği, pahalı şeyler yaşadığı devri kaybettiği için konuşanların kof muhalefeti gibi değildi bu. Çözülmesi gereken bir denklem varsa çözülmelidir, diyordu sanki. Matematik gibi.
Ve bütün bunları, biz fark etmeden kendi kuşağında yıllardır kısık ateşte demlene demlene oluşmuş dili son derece akıcı ve akılcı konuştu. Belki de “değerlere saldırı” dedikleri şey, hiçbir ezber duygusal tınıya girmeyişiydi.
Meğer ihtiyacımız olan yeni bir fikir değil, yeni bir dilmiş.
Çok tanıdık, çok yakın, çok sakin ve çok duru. Gençliğin tertemiz dili.
Elbette bunda evde konuşularak büyüdüğü, üstü örtüle örtüle düğüme dönmüş yakın Türkiye tarihimizin de büyük payı var. Anavatanda, “baba” dilinin reddinden doğmuş ama yine özbaba dilinin malzemesiyle kurulmuş bir ana dili.
Bunu mizahla harmanladı. Çünkü mizahtır toplumun ortak dilini geliştiren. Her şeye rağmen. Herkese rağmen.
İşbirliği değil, müzakere yaptı Deniz.
Mizah işbirliğine değil, müzakereye yarar. Aynı safa dizmeye değil, aynı masaya oturtmaya çalışır. Çünkü işbirliği iktidarla, konforla, ortak bir yalanla kurulabilir; suç ortaklığına dönüşebilir. Müzakere ise gerçeğin nefes alabildiği son yerdir.
İlk dakikalar “gençlik hezeyanı” dedik. “Dil sürçmesi” dedik. “Sakarlık” dedik. “İşin ciddiyetinin farkında değil,” dedik. “Yok artık o kadar da değil…” dedik.
Gösteri bitti.
Büyük bir sessizlik oldu.
Götümüzün yere çarptığı sıfırı hissettik.
Beynimiz esaslıca sarsıldı.
Zaman durdu.
Kendimizle burun buruna geldik.
Yavaş çekim bir kıyamet ânı gibi.
Sonrası sıçrama.
Meğer oluyormuş ulan.
Her devir için… Yüz yıldır söylenmeyeni, imgelere boğmadan ama şiir gibi, kafiyeye ihtiyaç duymadan söylemek mümkünmüş.
Kendine hizmeten değil.
Vatana hizmeten değil.
Aileye hörmeten değil.
Sadece söyleyecek başka bir şey kalmadığı için.
Biz ise yıllardır burnumuza dayatılan yeni birey ve toplum modeliyle aynı iklimde yaşayabilmek için solungaç geliştirmenin yollarını arıyorduk. Ama daha önce önerilen modern Türkiye hürriyetimsilerini tanımlayamamıştık ki daha.
Bu düğümün içinde anam ne düğünler yaptık. Ne aileler kurduk. Ne deşetli meslekler edindik. Dünyaları kurtardık. Çocuklarımızı en baba özel okullarda yarıştırdık. “Aman çocuğum eksikli kalmasın,” deyip kendi başaramadığımız hayatları onlar üzerinden taksit taksit ödemeye kalktık. Dyson’ın uzunlarını yaktık, evlere duble yollar yaptık.
Ha, sistemden şutlanınca aslında mesleksiz olduğunu anlayan formasyonsuzlar, aileden afirmasyonsuzlar… Çok zorlansak da eser miktarda daha özgürdük.
Fakat çoluk çocuğa dolanmış, aynı gidişata domalmıştık bir kez.
Birileri gibi olmakla, kendin gibi olmaya dair hiçbir fikrinin kalmaması arasında sıkışıp kaldık.
Genç miydik?
Yaşlı mıydık?
Başarılı mıydık?
Yoksa yalnızca pahalı mıydık?
“Hırlı mıydık, hırsız mıydık”
Hırslı mıydık?
Hırssız mıydık
Kadın mıydık?
Erkek miydik?
Yaşıyor muyduk?
Ölü müydük?
Her şey birbirine girmişti.
“Buna yaşamak değil, histeri denir,” dedi Deniz.
“Titreyin ve kendinize gelin.”
“Kendim için diyorsam namerdim. Bakın, yurda da döndüm. Kimseyi kastetmedim. Denklem çözmek için dedim. Ne yapayım? Matematiğim iyi. Çok net’im.”
Dedi.
Şimdi önümüzde Tuba Ulu davası var.
Kardeşlerimizin, çocuklarımızın, yaşamın, neşenin, özgürlüğün yanındayız.
Hem de ünlemsiz.
Hamasetsiz.
Olması gerektiği için.
İşte gerçek kutsal değer tam da budur.