Degerli musterimiz, 32**80 No'lu Iski aboneligine ait 14.09.2026 son odeme tarihli 1093 TL faturaniz odenmistir. B016
Degerli musterimiz, 32**75 No'lu Iski aboneligine ait 14.09.2026 son odeme tarihli 186 TL faturaniz odenmistir. B016 [14/9 19:38]
@iskignmudurlugu
4buçuk aydır evimde olmadığım halde kullanılmayan İki daireyle birlikte toplam üç dairede 1000tlnin üzerinde şu faturası otomatik ödemede olan hesabımdan çekilmiştir. Yaşanmayan evlere nasıl şu faturası geliyor dikkatinize
@iskignmudurlugu
Biyolojik Teröre Maruz kalma
Kene Zulmüne
Kene Istilasına belki bir çare olur
Diye Paylaşıyorum;
Kenenin nefret ettiği bir karışım
Belki birilerinin işine yarar..
Gazze'deki gazeteciler dünyaya sesleniyorlar:
-"Filistinlileri asarak öldürmeyi öngören İsrail yasası Nazilerden daha kötü."
Farkındalığı artırmak için lütfen bu videoyu yayalım.
İsrail'de nefes alan tek bir canlının kalmayacağı büyük bir BELA göklerde asılı duruyor..
Her an yeryüzüne indirilebilir!
Nefes alan hiçbir canlının kalmayacağı yürekleri titreten bir GAZAP!
Allah’ın, meleklerin, bebeklerin, gecenin LANETİ İsrail üzerine olacak..
#Netanyahu
78 yaşında olan anne ve babamın benimle birlikte yaşamaya başlamasının, mükemmel ve bağımsız hayatımı alt üst edeceğini düşünmüştüm… ta ki gelişlerinin gerçek nedenini keşfedene kadar. Ve bu kalbimi paramparça etti.
“Kahve makinesini yine mi yerinden oynattınız?” diye mırıldandım bir öğleden sonra, bitmek bilmeyen bir günün ardından bitkin düşmüşken. Annem itiraz etmedi. Sadece bana sıcak bir fincan uzattı.
“Kenara çok yakındı. Bunu iç. Yorgun görünüyorsun… her zaman belli olmayan o türden bir yorgunlukla.” Birkaç ay önce, neredeyse yarım yüzyıldır yaşadıkları evin kapısını kapattılar. Acil bir durum yoktu, kaza yoktu. Sadece babamdan sessiz bir telefon geldi:
“Ev çok büyük… ve çok sessiz oldu. Birlikte olmanın hepimize iyi geleceğini düşündük.” Arabayı tavanına kadar doldurmuş geldiler. Titrek el yazısıyla etiketlenmiş kutular: “Sıcak Giysiler”, “Hediyelikler”, “Atmayın”. Annem en sevdiği kupasını getirdi, başka hiç kimsenin kullanmayacağı kupayı. Babam, her zaman alçak sesle haberleri fısıldayan küçük radyosunu aldı, sanki dünya hâlâ mutfağa girmek zorundaymış gibi.
İlk başta kendimi istila edilmiş hissettim. 42 yaşındayım, uzun zamandır yalnız yaşıyorum ve her şeyin tam istediğim yerde olmasına alışmıştım. Sessizlik. Düzen. Kontrol. Evim, tamamen bana ait olduğunu hissettiğim tek yerdi.
Ve aniden… sabah altıda koridorda ayak sesleri. Radyonun fısıltısı. Kahvaltının pişerken çıkardığı hafif cızırtı.
“Yanacak,” dedi annem.
“Böyle daha iyi,” diye cevapladı, sanki hâlâ 40 yaşındalarmış gibi.
Bu beni sinirlendirdi. Eşyalar yer değiştiriyordu. Çekmeceler aralık bırakılmıştı. Artık sadece bana ait olmayan bu rutin.
Ama bir şeyler değişmeye başladı.
Daha önce eve geldiğimde tek ses buzdolabının motoruydu. Ne bulursam onu yerdim, çoğu zaman ayakta. Sessizliğin ağırlığını hissetmemek için televizyonu açardım. Hayatı gerçekten yaşamadan, başarmış olmanın tuhaf hissiyle uykuya dalıyordum.
Şimdi kapıyı açtığımda, ev yemeklerinin kokusu geliyor. Çorba, yahni, zaman ayırarak hazırlanmış bir şeyler. Yatakta katlanmış çamaşırlar ve buzdolabına yapıştırılmış küçük notlar buluyorum:
"Yeşil kapta et suyu var. Atlamayın."
"Balkon kilidini tamir ettim." Kendime, görev duygusuyla rahatlığımdan fedakarlık ettiğimi, "yapılması gerekeni yaptığımı" söylüyordum. Kendimi yaşlı ebeveynlerine bakan güçlü bir yetişkin olarak görüyordum.
Ta ki bir akşam hikayenin oldukça farklı olduğunu fark edene kadar.
Sessizce balkona çıktım ve konuşmalarını duydum. Yan yana oturmuş, bir battaniyeyi paylaşıyorlardı.
"Sence o değişti mi?" diye fısıldadı annem. "Daha önce telefonda konuşurken çok yalnız görünüyordu. Hep aceleci, hep yorgundu." Babam cevap vermeden önce biraz bekledi.
“Şimdi daha iyi yiyor. Ve daha çok gülümsüyor. Evden ayrılmak acı verse de, yapmamız gerekeni yaptık.” Göğsümün kabardığını hissettim.
Artık kendi başlarına idare edemedikleri için gelmediler.
Benim iyi olmadığımı düşündükleri için geldiler.
Yoğun programların ve “her şey yolunda” gibi otomatik cevapların ardına saklasam da, yalnızlığımı görmüşlerdi.
O zamandan beri onlara farklı bakıyorum. Babam daha yavaş yürüyor. Annem hikayelerini tekrarlıyor. Öğleden sonra birlikte oturup, çok konuşmaya gerek duymadan sokağı izliyorlar. Bazen ben de onlara katılıyorum ve sadece orada oluyoruz.
Evim artık tertemiz, sessiz bir yer değil.
Yaşayan, nefes alan bir yer.
Sabahları, çıkmadan önce şunları duyuyorum:
"Vardığınızda haber verin."
"Dikkatli sürün."
Ve içimde bir şeyler değişiyor.
Büyümenin artık kimseye ihtiyaç duymamak anlamına gelmediğini fark ettim. Bağımsızlığın sessizlik değil, seçim olduğunu biliyorum. Ve bazen, size yaslanıyormuş gibi görünenlerin aslında sizi desteklemek için orada olduklarını da biliyorum.
Biliyorum ki bir gün sessizlik geri dönecek.
Radyo artık fısıldamayı bırakacak.
Buzdolabında artık notlar olmayacak, kahve sohbetleri de olmayacak.
Ve o gün geldiğinde, koridordaki o ayak seslerini bir kez daha duymak için her şeyimi verirdim.
Çünkü artık biliyorum ki, onlar yer kaplamak için gelmediler.💕🙏🙏
Değerli dost Bülent Akyürek’in “Geriye Doğru İleri” ve “Satılık Adam” adlı iki güçlü eseri, insanı kendisiyle yüzleştiren, çevresine başka bir gözle baktıran ve içinizdeki suskun hakikate “Oha!” dedirten sarsıcı metinler…
Akyürek, “Geriye Doğru İleri”de yalnız bugünün insanına değil, bugünü kutsayan zihniyete de meydan okuyor. Bu kitap, aforizma çöplüğüne dönmüş düşünce dünyamıza, kopyala-yapıştır “kişisel gelişim” hurafelerine, sahte mutluluk ambalajlarına ve dijital narsizme karşı sözden yapılmış bir tokat gibi iniyor.
Satılık Adam”, adlı kitabı da yalnız bir roman değil; uzun bir hayat mücadelesinin, yarım kalmış hayallerin, içe doğru büyüyen çatışmaların edebî kaydıdır.
Bir gecede yazdığı “Zamanın Efendisi” ile rekor kıran Akyürek, on dört yıllık edebî bir suskunluğun ardından bu romanla geri dönmüyor sadece; adeta içinden geçerek geri geliyor.
Konferanslar, yollara düşen bir hayat, ağır hastalıklar, kırılmalar, savrulmalar…
Ve bütün bunların arasından süzülen bir cümle yankılanıyor romanda: “Eğer insan, değerinin anlaşılmasını istiyorsa, hayatı boyunca en az bir kez ölmek zorundadır.”
“Satılık Adam”, modern insanın zayıflıklarını, bağımlılıklarını, alışkanlık zincirlerini, korkularını ve iç çatışmalarını destansı bir dille anlatıyor. Bu roman, epizmin çağdaş bir destanı gibi ilerliyor:
Karakterler kırılıyor, sürükleniyor, düşüyor ama her düşüşte insanın hakikati biraz daha çıplaklaşıyor.
“Geriye Doğru İleri” sizi kendinizle yüzleştiriyor. “Satılık Adam” ise sizi kendi hayatınızla hesaplaştırıyor.
Bu iki kitap birlikte okunduğunda şunu yapıyor: İnsanın hem zihnini sarsıyor, hem kalbini yaralıyor, hem de vicdanını ayağa kaldırıyor. @bulentakyurek
Venezüela bize ne diyor?
Dünyada en fazla petrol rezervi olan ülke yaklaşık 303 milyar varil ile Venezuela’dır. Suudi Arabistan’ın rezervi yaklaşık 297 milyar varildir ve ikinci sıradadır. Yani petrol ve doğalgaz deyince ilk aklımıza gelmesi gereken ülke Venezüela’dır.
Ondan sonra Suudi Arabistan gelir.
Şimdi Venezüela’yı konuşacak isek önce Hugo Chavez’i hatırlayalım.
Chavez, 1999-2013 yılları arasında başkanlık yapmıştı. ABD’ye karşı en açık ve sistematik meydan okuyan liderlerden biriydi. Petrolü ABD şirketlerinin kontrolünden çıkardı ve millileştirdi.
Petrol gelirlerini halka ve sosyal programlara yönlendirdi. Latin Amerika’da ABD hegemonyasına alternatif bir blok oluşturdu. Küba ile stratejik ittifak yaptı. Rusya, Çin ve İran ile ilişkileri derinleştirdi.
Chavez, 2013’te resmî olarak kanserden öldü.
Ancak ölümü bölgede hep şüpheyle anıldı. Çünkü aynı dönemde sadece Chavez değil Lula (Brezilya), Kirchner (Arjantin), Lugo (Paraguay) gibi ABD karşıtı liderlerin de kanser olması dikkat çekti. Nitekim kendisi bizzat, “Beni zehirlemiş olabilirler” imasında da bulundu.
Somut bir kanıt yok ama biyolojik suikast ihtimali hiç kapanmadı.
Peki, Maduro nasıl ortaya çıktı?
Eski otobüs şoförü ve Sendikacı kökenli Maduro, Chavez’in en sadık adamlarından biriydi. Dışişleri Bakanlığı ve başkan yardımcılığı yaptı. Chavez, ölümünden önce yaptığı bir konuşmada, “Eğer bana bir şey olursa, Nicolas Maduro’ya oy verin” diyerek onu meşru halefi olarak ilan etti.
Kısacası Maduro, Chavez’in kurduğu sistemi devraldı.
Aynı şekilde devam ettirerek bu güne kadar geldi.
Maduro, neler yaşadı?
Maduro, Chavez’in ölümünden sonra yapılan ilk seçimde devlet başkanı seçildi (2014).
Seçim sonucuna muhalefet itiraz etti. Bu itirazlar ABD ve Batı’da hep gündemde tutuldu. Muhalefet değişik şekillerde desteklendi. Böylelikle derin bir siyasi kutuplaşma da başlatılmış oldu.
Maduro ile birlikte ekonomik büyüme yavaşladı. Enflasyon yükseldi; temel gıda ve ürünlerde kıtlık yaşandı. Halkın memnuniyetsizliği protestolara dönüştü.
Düşen petrol fiyatları ekonomiyi daha da zayıflattı. Petrol üretimi azaldı. Venezuela resmen hiperenflasyona girdi.
Hükümet ekonomik istikrarı sağlamakta zorlandı.
20 Mayıs 2018 seçimlerinde Maduro ikinci kez başkan olarak seçildi. Sonuçlar yine geniş eleştirilere ve protestolara yol açtı.
Devam eden ekonomik zorluklara 2020 – 2021 COVID-19 baskısı da eklendi.
2024 yılı Temmuz’unda yapılan seçimlerde Maduro üçüncü dönem için de seçildi. Lakin muhalefetin sonuçlara tepkisi çok daha büyük oldu.
ABD ve Batı’nın önderliğinde, uluslararası yaptırımlar daha da artırıldı. Petrol üretimi daha da azaldı ve gelirleri düşük seviyelerde seyretti. Ülkenin uluslararası finansman zorlukları devam etti.
2025 yılı sonunda ABD, Venezuela’ya yönelik petrol sektörüne ilişkin yaptırımları olağanüstü artırdı. Liman ve enerji altyapısına yönelik sınırlamalar uyguladı. Bütün ülkeyi ablukaya aldı. Bunun üzerine Maduro, ülkenin “varoluşsal bir dönemden geçtiğini” söyledi. Yine de iç muhalif baskı ve dış stratejik gerilimler arasında pozisyonunu korumaya çalıştı.
3 Ocak 2026 tarihinde, ABD ordusu bir askeri operasyon düzenleyerek Maduro ve ailesini yakaladığını ilan etti.
Tabi burada Maduro’yu, en yakınındakilerin ABD’ye teslim ettiğini söyleyebiliriz.
Bu tür teslimat, hiç kimse için şaşırtıcı olmaz çünkü ABD’nin çalışma tarzı hep böyle oldu. İşini bitirdiklerini hep en yakınındaki adamlarından satın aldı. Zaten ABD ile çalışmaya hazır yeterinden fazla insan var. Şimdi de öyle olduğunu anlıyoruz. Detaylar zamanla ortaya çıkar.
Hatta, filmlerini dahi yaparlar.
ABD Başkanı Trump, Maduro'nun yakalanması operasyonunun ardından ABD'nin Venezuela'nın petrol endüstrisine "çok güçlü bir şekilde müdahil olacağını" söyledi.
Kısacası, ABD dünyanın en büyük petrol yataklarına çöktü. Bunu da demokrasi adına, Maduro’yu şeytanlaştırarak yaptı.
İşte size görünen tablonun özeti budur.
Size yeterli gelmedi, sizi tatmin etmedi değil mi?
Evet, görünen bu ama beni de tatmin etmedi. Başka bir okuma daha yapmak lazım.
Peki, bütün bu olan biteni farklı bir şekilde okumak mümkün müdür?
Burada, bir farklı senaryo çalışılmış olabilir mi?
Elbette, olabilir.
Olabilir çünkü ABD, Chavez’in 1999 yılında iktidara gelmesinden bu yana Venezüela ile bir şekilde işlerini yürütüyordu. Çeyrek asırdır, görünürde kavga olsa da ticari işler yolunda idi.
Peki, ne oldu da ABD dünyanın en büyük petrol rezervine el koydu?
Bunu çözümlemek için soruyu şu şekilde sormak lazım.
ABD’nin bu kadar büyük bir petrol sahasına ihtiyacı var mıdır?
Normalde yoktur.
Peki, hangi durumda böyle bir ihtiyaç ortaya çıkabilir?
Eğer, Ortadoğu’da bölgesel bir savaş olacaksa, ABD için böyle bir ihtiyaç acilen ortaya çıkacaktır.
Böyle bir olasılık çok arttı ise o da şimdiden tedbirini alıyor olabilir!
Şimdi taşları şu şekilde yeniden dizelim ve önümüze çıkan fotoğrafı yeniden okuyalım.
Bu olan biteni, Ortadoğu’da büyük bir savaşa son hazırlık olarak okuyabiliriz.
ABD, Venezüela petrolüne el koyarak kendi tedariğini şimdiden teminat altına alıyor.
Senaryo kuvvetle muhtemel şu şekilde oluşuyor.
İsrail Gazze’yi yerle bir etti. 380 bini çocuk ve kadın olmak üzere yaklaşık 680 bin sivil katletti. ABD’yi araya sokarak bir duraklama devresi yaşıyorlar.
Lakin bu duraklama barış anlamına gelmiyor. Bu süreçte, İsrail ABD ile birlikte Suriye’yi yeniden tanzim ediyor ve bizim kuzey sınırımız boyunca bir terör yapısı oluşturuyor.
İran’ı aktif olarak tehdit ediyor. Yemen’de operasyonlar yapıyor. Yemen’in karşısında Somali içerisinde Somaliland diye bir askeri mevzi oluşturmaya çalışıyor.
Güney Kıbrıs’ta ve Adalar Denizi’nde askeri yığınaklar yapıyor.
İsrail Başbakanı Netanyahu sürekli ABD’ye giderek Trump ile planları bizzat gözden geçiriyor.
2025 Aralık sonunda beşinci kez giderek görüştü. Bu görüşmede bölgede var olan büyük bir devlete yönelik operasyonlar konuşuldu.
Türkiye’nin bu operasyonlara karışmaması için ABD’den araya girmesini istedi. ABD de gerekli teminatları verdi ki bunu destekler açıklamaları oldu.
Lakin ABD şunu da gördü. Eğer bölgede İran ile bir savaş yaşanırsa, bölgeden petrol sevkiyatları durur.
Bundan en çok ABD ekonomisi etkilenir.
İşte bu etkilenmeyi minimuma indirmek için Venezüela petrollerine el koydu.
Yakında Venezüela’ya kendine bağlı bir başkan tayin edecek ve yine Trump’ın ifadesi ile çok güçlü bir şekilde petrol istihsaline başlayacaktır.
Zaten böyle bir durumda petrol fiyatları da çok çok artar.
ABD bundan büyük kârlar yapar.
Ortadoğu’daki petrol zengini devletler yeterince petrol ihraç edemeyecekleri için kaybederler. Hatta borçlanırlar. Bu da yine ABD ve Batı’nın işine yarar.
Böyle bir ekonomik gelişmeden Rusya ve Çin de istifade eder! ABD’ye göre bu da onların “sus payı” olur.
Bu kargaşa ortamında Batı Avrupa da “Birleşik Kıbrıs” diye diye Doğu Akdeniz petrol ve doğal gazının hem tedarikçisi hem de müşterisi olur!
Yani Avrupa da, Doğu Akdeniz gazına ve petrolüne musallat olur.
Türkiye ise her şeye rağmen harekete geçmeye kalkarsa hem güneyden terör oluşumu ile hem de Batı’dan Yunanistan üzerinden baskı altında kalır.
Tabi geçmez ise de ekonomik, sosyal ve siyasal olarak kaybeder. Ardından da çökertilir.
İşte bütün bunlar olurken ABD ve Batı, petrolünü Venezüela kaynaklarından temin eder.
Sonra işleri bittiğinde, ekonomik olarak çökmüş ve yıpranmış bölge ülkeleri ile masaya otururlar.
Hem bu kaynakları hem de sınırları istedikleri gibi yeniden tanzim ederler.
İşte size, ana hatlarıyla, Ortadoğu’da öngörebildiğimiz oyun kurgusu.
Türkiye, bu kurguyu hafife almamalıdır.
Bazı önleyici ve milli adımları atmada tereddüt yaşamamalıdır.
Acırsanız, acınacak hale gelirsiniz.
Her şey gözümüzün önünde oynanıyor.
Cambaza bakmanın zamanı değildir.
Uyumanın zamanı ise hiç değildir.
Meşhur Nefes Filmi repliğinde dediği gibi;
Uyursanız ölürsünüz.