şu ana kadar hayat:
1: birkaç tane iyi arkadaşım oldu. bunların ilki arsen, en önemlisi ise dün "ankara'nın bağları" yazısını paylaştığım onur'du. genç bir yaşta güya bizi "kapıştır"acaklar diye tanıştırıldık. bu ters tepti çünkü onur bana nişanyanlara özgü olan, kendini başkalarını ezebildiğin kadar sevebilme anlayışının ne kadar rezalet bir şey olduğunu, dünyada daha başka ne zarif oluşların olduğunu gösterdi. iki tane daha var: her sene en az bi defa birbirimizi hastanelik ettiğimiz ama onun fikri olmadan hayatın tuzsuz yemek gibi olduğu tatul, ve kriptoda bana emanet ettiği emeklilik ikramiyesini batırdığım için artık kendisiyle konuşacak yüzümün olmadığı, ankara üniversitesinden tansu hoca. bu üçünden öğrendiğim şey hafızanın önemidir. çok az insan uzun bi konuşma boyunca bütün detayları hatırlayıp, ağzını açtığında halihazırda serilmiş aksiyomları hesaba katarak YENİ bir şey söylemeyi becerebiliyor.
2: bir defa çok fena aşık oldum. bikaç yılın sonunda haklı sebeplerle terk edildim ama o aşkı hiçbir zaman üstümden silkeleyemedim. birlikte çok yerde, yıllarca çok keyifle kudurduk, bu yüzden nereye gitsem orası hala ona ait, onun hayaleti hala orada, diğer kadınların yüzünde bile. sanırım hala yaptığım her şeyi yarın öbür gün tekrar onun karşısına çıkarsam ona layık biri olabilmek için yapıyorum. everything else is just sex
3: çok iyi bi liseye gittim. 8. sınıfa kadar selçuktaki en berbat devlet okulunda okudum. 5-8 arası 4 yıl üst üste okul başkanı seçildim. bizim otele gelen müşterilerin kalitesinin illüzyonuna kapılıp türkiye'den nefret ettim ve yurtdışında yaşıtlarımla geceleri sevgililerimize çetrefilli aşk mektupları yazıp, marincola'nın herodot çevirisi ile taşak geçeceğimizin hayallerini kurdum. aileme haber vermeden yurtdışında gitmeye değer her liseye email attım çünkü babam robert'e gitmemi istiyordu, annem ise yurtdışında okumama paramızın yetmeyeceğini söylüyordu. bir tanesi giriş sınavını izmir amerikan'a postalamayı kabul etti, o gün annemden kipa'da sinemaya gitmek için 50 lira rica edip izmir'e gittim ve sınava girdim, full bursla dingilitere'nin en iyi okullarından birine kabul aldım. ilk birkaç yılım korkunç bir hayal kırıklığıydı, apaçi nefretimi ve türkiye'den başka hiçbir ülkenin yaşamaya değer olmadığını bu yıllarda fark ettim. bu konuda edindiğim görüşler asla değişmedi. yine de elit dingilizlerin kolonyal alışkanlıklarından yadigar olan evrene hükmediş kibri ve ciddiyeti bana espiriyi, çalışmayı ve berrak olmayı öğretti.
4: birkaç tane çok iyi kitap okudum. bunları defalarca tekrar okudum. kısaca yolculuk: flaubert->kafka->dostoyevski ama bir tanesi var ki her şeyi altüst etti: paul fussell, class. kendimi iyi bir insan sarrafı sanardım, ta ki bu kitabı okudum ve bundan evvel okuduğum BÜTÜN kitaplar bu kitabın bir subchapterinin bir footnote'si oldu. bi virüs bu kitap.
5: kriptodan iki defa zengin oldum. ilki 2013'te 13 yaşımda aldıklarımla başlayıp 2017'de babamın hapisten kaçmasıyla bitti. ikincisinin başlangıcı 2019'da NYU'ya param yetmediği için zengin çocuklarına SAT kursu vermekten kazandığım paraylaydı. 2 bin ile başlayıp 800 bin dolara yakın para kazandım. 3 yılda hepsini kaybettim. hayatımda başıma gelmiş en bela şey budur: kolay paradan zengin olmakla birlikte hayatımda ne geleneğin önemi kaldı, ne yetişkinliğin, ne de bizi hayatta bir şeye dönüşmenin mümkün olduğuna ikna etmiş rollerin, öğretmenlik veyahut polislik gibi. parayı kaybettikten sonra bu inançlar geri gelmedi.
insan soyu
iletkenliğiyle ünlüdür öteki türler arasında
iki insan
başka hiçbir yaratıkta olmayan
geçirgen bağın başlatıcısıdır
anneler ve babalar
oğullar, kızlar, hısımlar
komşular, hemşehriler, yurttaşlar
hangileri arasından seçilirse seçilsin
bunun bir son kertesi vardır
binlerce yıl iki insandan çok azı
son kerteyi birlikte tanımıştır.
süra üfürülürken, çan çalınırken, ölü gömülürken
iki insan tahsil eder zamanı
en doğrusu son kertede iki insan
abi CİLDİRİYORUM YA saat daha 6 BABAM SABAHTAN BERI saydim bakin saydim 13 KERE cay koy isinsin DEDİ 16 KUPA cay icti BU SİCAKTA cay bardagi da demiyorum KUPADA İCTİ
Herkes Almanları eleştiriyor ama Alman kültürünü yakından tanıyan biri olarak, birtakım çok temel meselelerde haklarını vermek gerekiyor. Tek bir şeyden bahsedeceğim; yetsin. Çöp ayrıştırma meselesi. Bu meseleyle dalga geçen, bu meseleyi küçümseyen Ortadoğu/Amerikan zihniyetli sinik mühendisler türedi (evet, ekseriyetle de mühendisler). Halbuki bir durup düşünmek gerekiyor. Sen Türkiye'de (veya herhangi bir başka benzeri ülkede) bırak Ankara'yı, İstanbul'u, 10bin nüfuslu herhangi bir kasabayı doğayla daha barış içinde yaşamak, onu kirletmemek, korumak adına, gündelik hayatlarını temelden değiştirecek, zorlaştıracak bir eyleme ikna edemeyecekken, bu insanların koskoca 80 milyonu buna ikna edebilmiş olması nereden bakarsanız bakın, bir mucizedir bence.
"Bir bedevi, yemek yiyen bir topluluğun yanına uğradı ve oturup onlarla yemeye başladı.
Ona: “İçimizden birini tanıyor musun?” diye sordular.
“Evet.” dedi.
“Kim?” diye sordular
Bedevi ekmeği işaret ederek: “Şu.” dedi."
Fatih Altaylı, Tuğba Büyüküstün sayesinde 5 senedir baş ağrısı çekmediğini söyledi.
• Tuğba Büyüküstün çok enteresan bir insan.
• Yıllar önce Biarritz'te eşimin yaş günü için ufak bir davet yaptık.
• Ertesi gün benim müthiş bir baş ağrım tuttu, ölüyorum ağrıdan.
• Tuğba dedi ki 'Ben sizin baş ağrınızı geçirebilirim'. 'Büyücü müsün, doktor musun?' dedim.
• Elimde bir yere bastı, bir şey yaptı.
• Canımı alıyorlar sandım, öyle bir acı çektim o an!
• Ama o günden beri, 5 sene oldu, benim bir daha başım ağrımadı.
eski bir sevdadan kurtulmuşum;
artık bütün kadınlar güzel;
gömleğim yeni,
ıkanmışım,
tıraş olmuşum;
sulh olmuş.
bahar gelmiş.
güneş açmış.
sokağa çıkmışım, insanlar rahat;
ben de rahatım.