Kim Ayet-el-Kürsi’yi şu anlattığım gibi okursa, dünyanın ve ahiretin hazineleri ona açılır, borcunu ödeme kolaylığı, kalbine ise ferahlık verilir.
“Allâhu lâ ilâhe illâ hû…”
O Allah ki, kendisinden başka ilâh yoktur.
Bir atomun yolculuğundan galaksilerin dönüşüne, toprağı yaran bir tohumdan göğe uzanan ağaçlara, bir damla sudan engin denizlere ve insanın kalbindeki en gizli hislere kadar bütün varlığı yoktan var eden yalnız O’dur.
El-Hayyü’l-Kayyûm…
O, ezelî ve ebedî hayat sahibidir.
Dünyada hayatı veren de O’dur, cennette ebedî hayatı lütfedecek olan da yine O’dur.
Hem O, Kayyûm’dur. Varlığı kendindendir; bütün varlıklar ise O’nun kudretiyle ayaktadır.
Kuşun kanadına kuvvet veren, ağacı köküyle toprağa bağlayan, dağları yerinde tutan O’dur.
Lâ te’huzühû sinetün velâ nevm…
O Allah’ı ne bir uyuklama tutar ne de bir uyku.
Çünkü O’nun kudreti eksilmez, ilmi unutmaz, rahmeti kesilmez.
Bu kâinatı idare eden, kalplerimizi çalıştıran, nefesimizi devam ettiren ve bütün mahlûkatı gözeten yalnız O’dur.
Lehû mâ fi’s-semâvâti ve mâ fi’l-ard…
Göklerde ne varsa, yerde ne varsa hepsi O’nundur. Mülkün gerçek sahibi yalnız Allah’tır. Gördüğümüz bütün nimetler O’nun hazinesinden bize emanet edilmiş birer ihsandır.
Men zellezî yeşfeu indehû illâ bi-iznih…
O’nun izni olmadan huzurunda kim şefaat edebilir?
Mutlak hüküm ve mutlak otorite yalnız O’na aittir.
Her şey O’nun emriyle olur, her kapı ancak O’nun izniyle açılır.
Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum…
O, kullarının önünde de ardında da ne varsa bilir. Açığa vurduklarını da kalplerinde gizlediklerini de kuşatır.
Hiçbir hâl O’na gizli kalmaz, hiçbir dua O’nun ilminden uzak değildir.
Velâ yuhîtûne bişey’in min ilmihî illâ bimâ şâ’…
İnsanlar ise Allah’ın ilminden, O’nun dilediği kadarını bilebilirler. Çünkü O’nun ilmi sonsuzdur; bizim bildiklerimiz ise O’nun sonsuz ilmi karşısında bir damladır.
Vesia kürsiyyühü’s-semâvâti ve’l-ard…
O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Sayısını yalnız O’nun bildiği yıldızlar, galaksiler ve bütün âlemler, O’nun kürsüsünün ışığından birer küçük lemadır.
Velâ yeûdühû hıfzuhumâ…
Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na ağır gelmez.
Milyarlarca yıldızı idare etmek de, bir çiçeği açtırmak da O’nun için aynıdır. Çünkü O’nun kudreti sonsuzdur.
Ve hüve’l-Aliyyü’l-Azîm…
O, her şeyden yücedir; azameti hiçbir ölçüyle kavranamaz. Bütün büyüklükler O’nun büyüklüğü karşısında küçüktür.
Hamd de, sena da, kulluk da yalnız O’na mahsustur.
Bu manalarla okuduktan sonra ellerinizi kaldırın ve şöyle dua edin:
Ey kendisinden başka ilâh olmayan, Hayy olan, Kayyûm olan Rabbim! Bana rızanı nasip et.
Ey kendisini ne uyuklama ne de uyku tutan Rabbimiz!
Biz gaflete düştüğümüzde bizi muhafaza eyle. Gecemizi de gündüzümüzü de rahmetinle kuşat. Bizi bir an olsun nefsimize bırakma.
Ey rızık hazinesinin anahtarı katında olan Allah’ım!
Rızkım semadaysa indir, yerdeyse çıkar, uzaktaysa yakın eyle ve kapalı kapıları lütfunla bana aç.
Ey izni olmadan hiç kimsenin huzurunda söz söyleyemeyeceği yüce Sultan!
Dünyada da ahirette de bizi rahmetinden ayırma.
Ey ilmi geçmişi de geleceği de kuşatan Allah’ım!
Gönlümüzdeki sıkıntıları gider, korkularımızı emniyete çevir.
Ey kürsüsü gökleri ve yeri kuşatan Allah’ım!
Belimizi büken yükleri hafiflet, omuzlarımızdaki ağırlıkları kaldır, borçlarımızı ödemeyi kolaylaştır, işlerimize kolaylık, hanelerimize huzur, ömürlerimize bereket ihsan eyle. Âmin.
Ayet-el-Kürsi’yi böyle okuyup böyle dua ederseniz, Allah sizi hazinesinin kapılarını açar, borcunuzu ödeme kolaylığı verir, kalbinize de huzur ihsan eder.
Hutame Cehennemi nedir?
Hümeze Suresi'nin ilk ayetlerinde insanın işlediği suçlar sayılır:
"İnsanları arkadan çekiştiren, yüzlerine karşı alay edip küçük düşürenlerin vay haline! O ki, mal toplamış ve onu sayıp durmuştur. Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanır."
Hümeze/1-2-3
Bu ayetlerde anlatılan suçların hiçbiri fiziksel değildir
• İnsanları çekiştirmek.
• Alay edip küçümsemek.
• Kibir ve üstünlük duygusu.
• Mala güvenmek.
• Malın kendisini ölümsüz kılacağını sanmak.
Bunların tamamı insanın niyetinde, bilincinde ve idrakinde ortaya çıkan ahlaki sapmalardır.
Surenin devamında ise ceza şöyle açıklanır.
"Hayır! Andolsun ki o, Hutame'ye atılacaktır. Hutame'nin ne olduğunu sen nereden bileceksin? O, Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir (nâr). O ateş, yüreklere (ef'ide) işler."
Hümeze/4-5-6-7
Dikkat çekici olan nokta şudur.
Kur'an, ateşin özellikle ef'ideye (fuâda) ulaştığını vurgular. Fuad, etten bir organı değil, insanın idrak, şuur, duygusu ve niyet merkezini ifade eder.
Surenin kuruluşunda dikkat çekici bir uyum vardır. Suçlar, insanın bilinç ve niyet dünyasında doğmakta, cezanın ulaştığı yer olarak da yine insanın bilinç ve idrak merkezi gösterilmektedir.
Bu nedenle Hümeze Suresi'nin odağı, ateşin özellikle insanın en derin iç dünyasına ve farkındalığına işlemesidir.
Bayram...
Seni kıranı kırmamak
Seni üzeni üzmemek
Seni görmeyeni görmek...
Kalbinde ki kini nefreti buğzu sökemiyorsan... Atamıyorsan
Yaklaşamassın (kurb)
Kurbanını kesersin ama içinde kesmen gereken çok kurbanlar var...
@Herkes
Kaygı, rızık endişesi, huzursuzluk sorununuz varsa ve modern reçeteler ruhunuza iyi gelmiyorsa şimdi size kadim bir reçete sunacağım. Kalbin itminanı, Allah’ın isimlerini doğru okumaktan geçer. 99 esmâ’nın hangi derde şifa olduğunu ve frekansınızı nasıl yükselteceğini yazdım +
Bize unutturulan misak "işittik ve itaat ettik"
Salat'ın kayıp halkası üzerine bir inceleme
Kuran'dan beslenmeyen geleneksel din inşası yüzyıllar boyunca dikkatini sadece şekil ve taklit üzerine yoğunlaştırdı. Abdestin suyu dirseğin neresine değecek, secdeye giderken önce dizler mi eller mi konulacak tartışmaları ciltler dolusu kitabı doldururken, Kuran’ın inşa etmek istediği asıl zihinsel yapı bu ritüelistik detayların arasında sessizliğe gömüldü ve bazıları da kasıtlı olarak yok edildi. Bugün geleneğin elinde devasa bir fıkıh külliyatı olmasına rağmen Kuran’ın misak yani sözleşme dediği o bilinci diri tutan uygulama bu kitaplarda yer almıyor, tamamıyla kayıp. Şimdi bu yokedilmiş uygulamanın izini süreceğiz.
Resul'ün Kuran eğitim metodu da aynı zamanda kayıptır, ama onun Salat olduğunu ve bir doktrin eğitimi olarak çalıştığını Kuran'dan anlayabiliyoruz. Karşımıza ilginç bir boşluk çıkıyor, müslümanlar yüzyıllardır ritüelistik olarak yatıp kalkıyor, ancak neye imza atacaklarını hem beyan etmiyor hem de bilmiyorlar. Oysa Kuran’ın kendi iç matematiğinde vahiy ile muhatap oluşun işittik ve itaat ettik semi'na ve ata'na sözüyle mühürlenmesi ve pratiğe uygulanması gerektiği haykırılıyor.
İşte abdest tartışmalarıyla üzeri örtülen, secdenin beden diline hapsedilmesi suretiyle ortadan kaldırılan ve Allah’ın ahdini bozmayın uyarısının tam merkezinde yer alan o büyük sözleşmenin hikayesini yeniden gün yüzüne çıkaralım.
Kuran’da insan ile Allah arasındaki ilişki platonik bir sevgi veya soyut bir inançtan ibaretmiş gibi sunulur fakat bu ilişki hukuki ve bağlayıcı bir sözleşmedir. Bu sözleşmenin metni vahiy, imza cümlesi ise işittik ve itaat ettik beyanıdır.
Maide Suresi 7. ayet, bu durumu şüpheye yer bırakmayacak netlikte ortaya koyar:
Allah'ın size olan nimetini ve "işittik ve itaat ettik" dediğinizde, onunla sizi bağladığı misakınızı hatırlayın. Allah'a karşı takvalı olun. Kuşkusuz, Allah göğüslerde olanı gerçeğiyle bilendir.
Bu ayet misakın yani sözleşmenin bizzat vahiy karşısında verilen bilinçli bir tepki, bir işitme ve itaat etme beyanı olduğunu gösterir. Müminler, Nur 51. ayette belirtildiği üzere, aralarında hüküm verilmesi için Allah’a ve Resul’e yani vahye çağrıldıklarında tek bir söz söylerler: "İşittik ve itaat ettik."
Bu ifade bir duruştur. Vahyi anladığını ve hayata geçireceğini taahhüt etmektir. Ancak bu taahhüt günümüz ibadet pratiklerinden silinmiş, yerini anlamsız ritüellere bırakmıştır.
Kuran bu misakın önemini negatif örneği üzerinden de anlatır. Bakara 93 ve Nisa 46’da, İsrailoğulları ve bazı grupların tavrı tam tersi şekilde işlemiştir ve söyledikleri İşittik ve isyan ettik olarak tarif edilmiştir.
Hani sizden, "Size verdiğimizi kuvvetlice alın ve dinleyin." diye kesin söz almış ve Tur'u üzerinize yükseltmiştik. Demişlerdi ki: "İşittik ama isyan ediyoruz" Küfürleri yüzünden kalplerine buzağı sevgisi içirildi. De ki: "Eğer gerçekten inanıyorsanız, inancınız sizden ne kötü şey istiyor!"
Bakara 93
Yahudilerin bir kısmı, kelimelerin aslını değiştirerek "İşittik ve isyan ettik", "Kulak vermeden dinleyin", "Bizi güt" derler, dillerini eğip bükerek dinle alay ederler. Eğer onlar "İşittik ve itaat ettik", "Bizi gözet" deselerdi bu onlar için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Ancak Allah, Kafir oldukları için onları lanetlemiştir. Artık pek azı hariç iman etmezler.
Nisa 46
Onlar da işitmiştir. Yani vahiy onlara da ulaşmış, bilgiyi almışlardır. Ancak bilgi itaatle yani uyumlanma ve pratik hayata geçirme iradesi ile birleşmediğinde ortaya isyan çıkmıştır. Kuran sadece dinleyin bu yeterlidir demez, dinlediğinizi eyleme dökün der.
Misak ve ahit nedir?
Bu sözleşmenin ciddiyetini anlamak için, Kuran’ın seçtiği kelimelerin köklerine doğru inelim.
Misak VSY kelimesinin kökeni hareket alanını kısıtlayıcı şekilde sabitleme fikrine dayanır. Bağlamak, düğümlemek ve sağlamlaştırmak anlamlarına açılır. Bir şeyi iple bağlar gibi sağlama almaktır. Kuran’da misak ciddiye alınmış, bozulması ağır sonuçlar doğuran çift taraflı antlaşma'dır. İşittik ve itaat ettik de sözü mümin'in olmanın ve sorumluluğu boynuna geçirmenin manevi bağıdır. Vesika aynı kökten gelir ve gerçeği sabitleyen, değişmesini engelleyen kanıt anlamındadır. Vesayet ise bir başkasının işini onun adına sağlama alma yetkisidir.
Ahit AHD birbiri ardına düşen yağmurun ölü bir toprağı ilk kez canlandırmasıdır. Ahit misaktan sonraki aşamadır, nasıl ki yağmur toprağa geri dönüp onu tazeliyorsa, ahid de kişinin vahyi aldıktan sonra verdiği söze dönmesi, onu hatırlaması ve o sözün kişiyi canlı tutmasıdır. Ahdini bozmak da o sözün getirdiği sorumluluğu yani vahiy doktrinini korumayı bırakmaktır. Mahud bilinen ve tanınan demektir.
Yani misak sözleşme, ahit de onu korumaktır.
Ey İsrailoğulları! Size bağışladığım nimetimi anımsayın. Bana verdiğiniz ahdi tutun ki Ben de size verdiğim ahdi yerine getireyim. Ve yalnızca Bana karşı gelmekten sakının.
Bakara 40
Burada kasdedilenin ritüel bir tekrar olmadığı açıktır, ahit vahiy ile bildirilen yaşam programına sadakattir.
Salatın kayıp halkası, secde ve sözleşme
Salat maruf'u emretmenin yoludur, vakitlendirilmiş ve yapılandırılmış öğrenme disiplinidir. Kuran eğitimi temelli olarak vahyin aktarılması ve öğretilmesidir.
Geleneksel uygulamada eksik olan halka secdenin misak ve ahit içeriğidir. Gelenekte secde fiziksel bir jimnastik olarak karşımıza çıkar fakat Kuran’da duyulan gerçeğin ağırlığı altında teslimiyetin ilanıdır.
Secde, işittik ve itaat ettik sözünün hem bedensel hem zihinsel imzasıdır. Nebilerin ve önceki sadık toplulukların uygulamasında vahiy tebliğ edildikten sonra bu misak her seferinde yenilenir. Ancak zamanla şekil özü yutup yoketmiştir. Gelenek, secdenin sadece bedensel bir eylem olduğu fikrini ortaya atmış ve sözleşme yenileme fonksiyonunu unutturmuştur. Bu durum Bakara 85'teki şu cümleyi aklımıza getirir, Yoksa böyle yapmakla Kitap'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz?
Peki bu kadar hayati bir misak neden silindi? Cevap, dinin Kuran-dışı kaynaklarla Emevi ve Abbasi dönemlerinde sözde kurumsallaştırılması ve fıkıh literatürlerinin oluşturulması sürecinde gizlidir. İşittik ve itaat ettik sözü her salat'ta bireye ağır bir sorumluluk yükler. Bu aktif bir bilinç gerektirir. Oysa kalabalıkları yönetmek isteyen yapılar için bilinçli taahhüt yerine şekilsel uyum ve taklit çok daha kolaydır.
Abdestin bozulup bozulmadığını denetlemek kolaydır. Salat'ı namaza çevirerek onun vakit ve rekat sayısını saymak daha kolaydır.
Ancak bir insanın gerçekten itaat edip etmediğini denetlemek ise yönetime düşen çok önemli bir görevdir ki adaleti ayakta tutmak burada başlar.
Emevi ve Abbasi geleneği Kuran'ın sadece kulları kapsadığı, dinin Allah ile birey arasında olduğu gibi bir yanılsama yaratarak yöneticilerin eleştiriden muaf tutulmasını sağladı. Ölçülebilir olanı abdesti ve rekatı kutsallaştırırken, ölçülemeyen ama asıl belirleyici olanı misakı ve itaati görünmez kıldı. Böylece Allah’ın ahdini bozmayın emri unutturuldu ya da yönü şaşırtıldı. Oysa ahit vahiy ile kurulan ilişkiydi. Yönetici sınıf bireylerin kendi aralarında sürekli tartışacağı basit kuralları ön plana çıkardı, mescide sağ ayakla mı girilir, orada uyunur mu, uyursa abdesti bozulur mu, başın neresi mesh edilecek, üç parmakla mı yoksa dört parmakla mı uygulanacak gibi sayısız tartışma alanı türetti, tek amaçları yönetici sınıfın Kuran ilkelerinden muaf ve asla tartışılamaz olduğunu gündem değiştirme operasyonu ile tesis etme arzularıydı. Bu konuda yüzde yüz başarı elde ettiler.
Misakı yeniden kurabilir miyiz?
Bugün Kuran talebelerinin önündeki en büyük sınav ve devrim, salatı yeniden Kuran ile Allah'ın doktrinini ayakta tutma ve misak tazeleme eylemine dönüştürmektir.
- Kuran okunur, öğretilir, anlatılır ve işitilir.
- Secde ile teslim olunur ve İşittik ve itaat ettik denilerek misak imzalanır.
- Hangi sınıftan olursa olsun kişiler hayatın içine karışarak bu taahhüdü pratik olarak uygular.
Kuran’ın öğütleriği asıl temizliği ve arınmayı abdestin içerisinde arayanlar yüzlerce yıldır yanılmıştır. Zihnin şirk ve isyan kirinden arınıp, itaat berraklığına da eylemsel olarak ulaşması asıl temizliktir. Unutulan misak budur ve salatın amacı bu sözü ayakta tutmaktır.
İşitmedikleri halde, işittik diyen kimseler gibi olmayın!
Enfal 21
Kuran'ı işitmediği halde biliyormuş gibi davranan ne çok insan var etrafımızda öyle değil mi?
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
@sadece_enis@sakallimaco Geçmişte alimler bilginler oturur bir konu hakkında konuşur tartışır fikir birliğine ulaşır. Akıl akıldan üstündür. @sakallimaco @sedece_enis
Sizleri takip ediyoruz istifade ediyoruz. Herkesin çıkarımı farklı olabilir ama kırmadan söyleöekte fayda var. Karşı tarafta saygı ile
Kur’an’da Örnek Gösterilen Liderler ve Yöneticilik İlkeleri
1. Yusuf (as): Ekonomik Adaletin ve Liyakatin Sembolü
“Yusuf dedi ki: Beni ülkenin hazinelerine (ekonomisine) memur et. Çünkü ben onları iyi korur, bilgimle yönetirim.”
(Yusuf:55)
✅ Yusuf’un Özellikleri:
Göreve talip olurken liyakatine güvenmiştir, torpil veya kabile bağlantısıyla değil.
Ekonomik krizleri halkı ezmeden yönetmiştir.
Zalim Firavun sisteminde bile ahlakını bozmadan, adaleti savunmuştur.
Bugünkü liderlerin aksine, serveti kendi yandaşlarına değil, halka adaletle dağıtmıştır.
2. Süleyman (as): Güç Sahibi Ama Adil Yönetici
“Ey Rabbim, bana öyle bir mülk ver ki, benden sonra kimseye verilmesin.”
(Sad:35)
✅ Süleyman’ın Özellikleri:
Büyük bir ordu ve zenginlik sahibidir ama bütün bunları halkı ezmek için değil, korumak için kullanır.
Karınca gibi en küçük canlıya bile merhamet gösterir.
(Neml:18–19)
Hükmünde adalet ve merhameti dengeli kullanır.
Bugünün diktatörleri gibi zorbalık yapmaz, halkla arasına kibir duvarı örmez.
3. Zülkarneyn: Halk İçin İnşa Eden, Savaşla Değil Barışla Güçlenen
“Onlar dediler ki: Ey Zülkarneyn! Yecüc ve Mecüc bu yerde bozgunculuk yapıyor. Bizimle onların arasına bir set yapman için sana vergi verelim mi?”
(Kehf:94)
Zülkarneyn’in Özellikleri:
Halkın güvenliğini korumak için güçlü bir savunma sistemi kurar.
Vergi karşılığı halkın talebine yanıt verir ama sömürmez.
İnşa ettiği seddi yaparken:
“Bu Rabbimin rahmetidir.” diyerek gücü Allah’a nispet eder, kibirlenmez.
(Kehf:98)
Bugünün duvar ören liderlerinin aksine halk için çalışır, övünmez, sadelikle işini yapar.
Kur’an’a Göre Red Edilen Yönetici Modelleri
Kur’an sadece iyi liderleri değil, kötü yöneticileri de örnek vererek insanlara ders çıkarma çağrısı yapar.
Firavun: Despotluk ve İlahlaşma
“Ben sizin en yüce Rabbinizim!”
(Naziat 79:24)
Kendisini halkın üstüne koymuş,
İsrailoğulları’nı ezmiş, kadınlarını sağ bırakıp erkeklerini öldürmüş,
(Bakara:49)
Musa’nın getirdiği hakikati yalanlamış, kendine biat istemiştir.
Bugünün birçok “Müslüman lideri” halkın kaynaklarını sömürmekte, muhalefeti susturmakta Firavun gibi davranmaktadır.
Karun: Servetle Şımarmış, Halkı Küçümseyen
“Bu servet bana, ancak bendeki bilgi sayesinde verildi.”
(Kasas 28:78)
Allah’ın verdiği nimetleri kibirle kendine mal etmiştir.
Halktan kopmuş, gösterişli hayat sürmüştür.
Sonunda servetiyle birlikte yerin dibine batırılmıştır.
(Kasas 28:81)
Bugün lüks saraylarda yaşayan, halktan vergi alıp yandaşına dağıtan liderler Karun’un yolundadır.
Nemrut: Allah’ı Değil, Kendi Gücünü Tanıyan
“Ben de hayat verir ve öldürürüm” dedi.
(Bakara 2:258)
Tanrılık iddiasında bulundu.
İbrahim (as) ona karşı çıktı.
Kur’an Nemrut’u, gücün şımarıklığına kapılmış, gerçeği inkâr eden bir model olarak verir.
Modern Nemrutlar, halkına baskı kuran, her fikri susturan tiranlardır.
SONUÇ: Kur’an’a Göre Gerçek Liderlik
Kur’an’da Övülen Liderler Kur’an’da Red Edilen Liderler
Yusuf, Süleyman, Zülkarneyn Firavun, Karun, Nemrut
Liyakatli, adil, halkçı Zalim, kibirli, halkı ezen
İstişareyle yönetir Tek adamlıkla yönetir
Mütevazı ve şükredici Kibirli ve kendini ilahlaştıran
Halk Ne Yapmalı?
“Zulmedenlere eğilim göstermeyin; yoksa ateş size dokunur!”
(Hud 11:113)
Halk; zalim liderleri desteklememeli,
Sorgulayıcı olmalı,
Kur’an’a göre yönetim talep etmeli,
Hakkı savunan yöneticileri desteklemelidir.
Çok tartışılan darabe kelimesini aydınlatma çabası
Filolojik bir düzeltme
Dil varlığı algılama biçimidir. Derinlemesine incelenmediğinde Kuran'da kullanılan kelimelerin kök harflerinin rastgele anlamlar yığını olduğu düşünülür fakat her biri bir oluş hikayesi'dir. Kuran’ın en çok tartışılan ve belki de en fazla yanlış çeviriye maruz kalan darabe kullanımı geleneksel yorumlarda sığ şekilde vurmak ve dövmek anlamına hapsedilir. Fakat Kuran kendi kendisini tefsir eder, kavramın kullanımını haritaladığımızda karşımıza nasıl bir anlam kümesi çıkacak inceleyelim.
Arapça kök semantiğinde anlam sabiti denilen bir fenomen bulunur. Pek çok dil çalışması yapan kişi uzmanlaşmadan bu çalışmalara giriştiğinde bir kökün birden fazla anlamı olduğu gibi yanılsamalara kapılır. Kök anlam sabiti değişmez, bazen kavramın oluşum hikayesinde birden fazla anlam bir araya gelebilir ama hepsi ortak bir anlam sabitine hizmet eder. Türev kelime ve cümle içindeki kullanımlarda kök anlamına bağlı kalarak kelime yeni anlamlara uzanırken semantik fikir asla değişmez. Yaptığımız semantik kazı çalışmaları, darabe'nin genetiğinde de sabit bir kök anlam sabiti olduğunu gösterir. Bu sabit, bir şeye etki ettiğinde birbirinden ayıran, ayırt eden ve geride silinmez bir iz bırakan 'etkili müdahale'dir.
Bir nesneye, fikre veya duruma darabe uygulandığında ne olur? O nesne ile dış dünya arasında bir sarsıntı yaşanır, bir parça diğerinden ayrılır veya nesne üzerinde kalıcı bir iz oluşur. İşte darabe'nin içeriği budur, mevcut durumu değiştiren, keskin ve geri döndürülemez bir ayrılık etkisi oluşturmak.
Bu temas, ayırma ve iz bırakma zincirini Kuran laboratuvarında test ettiğimizde karşımıza muazzam bir tutarlılık çıkacaktır.
Kehf 11 bağlamı
Kuran'da mağaradaki gençlerden bahsedilirken onların kulaklarına vurduk şeklinde bir ifade yer alır, tabi vurduk kısmı hatalı çeviridir. Burada sopayla kimse kimsenin kulağına vurmaz. Yapılan işlem darabe'nin özüdür, yani ayırmak. Allah onların işitme duyuları ile dış dünyanın gürültüsünü birbirinden 'ayırmış' onları derin bir sessizlik ve uykuyla izole etmiştir. Bu darbe, dış dünya ile irtibatı kesen, koruyucu ve radikal bir müdahaledir.
Nisa 101 bağlamı
Yeryüzünde darabe yaptığınızda şeklinde bir ifade geçer. Sefere çıkmak neden 'vurmak' olarak bilinen kelimeyle anlatılır? Çünkü sefer kişinin bulunduğu mekandan, konfor alanından ve yerleşik düzeninden ayrılmasıdır. Mevcut konumdan kopuşu ve yeni bir sürece girişi temsil eder. Buradaki darabe önemli bir neden gereği yerinden kopup ayrılmak anlamına gelir.
Nur 31 bağlamı
Mümin kadınlara örtülerini cuyublarının üzerine vursunlar emri verilirken eylem fiziksel bir şiddet içermez, keskin bir sınırı belirtmek için kullanılır. Örtü, kadının bedeni ile erkeklerin bakışları arasına inen bir darabedir. Bu müdahale haram ile helali, gören ile görünmemesi gerekeni birbirinden ayırır. Cuyublar kararlı bir şekilde kapatılarak dışarıya karşı bir set ve izolasyon oluşturulur.
Bakara 61 bağlamı
İsrailoğulları için üzerlerine zillet ve meskenet vuruldu /duribet denir. Bu durum onların üzerine inen görünmez bir balyozdur ve aslında tamamıyla kendi seçimleridir. Musa'nın kavminden bir grup şehirden ayrıldıktan sonra Firavun'un kölelik düzenine geri dönmek ister, nedeni de az bir finansal konfor için başka rablere kölelik etmeye karar vermelerinden ileri gelir. Onlar artık Musa'nın onurlu ümmeti olmaktan ayırmış, kölelik ve aşağılık düzenine geri dönmüştür. Artık onlar, onurlular sınıfından kopmuş, zillet damgası yemiş bir topluluk olarak diğerlerinden ayrılmıştır.
Nahl 75 bağlamı
Allah'ın bir konuda misal vermesi de darabe ile anlatılır. Çünkü her doğru örnek zihinde bir çarpışma yaratır. Hakikat ile batıl fikir kafa kafaya gelir, çarpışır ve bu darabe sonucunda doğru ile yanlış birbirinden net bir şekilde ayrılmış olur. Zihinde iz bırakan bir aydınlanma oluşur. Yanlış bilgi doğru örneğin darbesiyle parçalanır ve batıl ile hakikat birbirinden izole edilir.
Nisa 34 bağlamı
Şimdi en hassas konuya gelelim. Eşler arasındaki geçimsizlikte son aşama olarak zikredilen vadrıbuhunne kadının bedenine inen bir sopa veya dayak olarak çevrilmiş, İslam hukukuna da bu kaide yerleştirilmiştir. Ne yazık ki ciddiyetsiz dil çalışmalarının kurbanı olan konuyu şu şekilde aydınlatabiliriz. Kuran çıkmaza girmiş olan ilişkinin akışına yapılan sarsıcı ve ayırıcı bir müdahale'den sözeder.
Önceki aşamalarda anılan nasihat ve yataklarında yalnız bırakmadan sonuç alınamamışsa darabe devreye girer, yani eşlerin ayırılması. Bu durum aynı evi paylaşan kişilerin iki yabancıya dönüşmemesi için geçici veya kalıcı bir mekansal ayrılık, evleri ayırma ve boşanma sürecini fiilen başlatma hamlesidir. Amaç yozlaşmış, kilitlenmiş ve toksik hale dönüşmüş ilişkiyi radikal bir kararla ayırma ve taraflara durumun ciddiyetini iz bırakıcı etkiyle hissettirmektir.
Dil konusunda geçmişte yapılan yüzeysel ve isabetsiz çalışmalar Kuran'ın anlaşılmasını yüzlerce yıldır engelliyor.
Yeni aydınlanma çağında tüm Kuran kavramlarını gerçek bağlamlarıyla ortaya koyup haritalayıp hakikate ulaşma çabamızı yılmadan sürdüreceğiz.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Not:
Bakara 73 ayeti de 'darabe' fiiline hatalı anlam verilmesi ve yanlış necm'lemeden kaynaklı olarak Kuran'ın en fazla yanlış anlaşılan ayeti haline gelmiştir. Detaylı incelemesine başka bir paylaşımda girişeceğiz.
“KORSAN HUTBE!”
VARLIK ÂLEMİNİN TEK SEBEBİ VE TEK AMACI VARDIR: İYİLİK!
Aziz cemaat, değerli müminler, güzel insanlar!
Biz sadece ve sadece iyilik için yaratıldık. Gökler, yer, dağlar, denizler, ağaçlar, hayvanlar… Hepsi bir iyiliğe şahitlik etmek, bir hayra hizmet etmek için var oldu.
Her sabah güneş doğuyor ki biz iyilik yapabilelim. Her bahar çiçekler açıyor ki kalplerimiz yumuşasın, ellerimiz hayra uzansın. Yağmur yağıyor ki toprağa bereket olsun, insanların kalbine rahmet olsun. Yıldızlar geceleri parlıyor ki yalnızlıklarımızda teselli bulalım, iyiliğe yönelmek için ilham alalım.
Rabbimiz buyuruyor:
“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır…”
“Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.”
“Hayırlarda yarışın!”
“İyilik ve takvada (sorumlulukta) yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın.”
“Doğrusu Biz insanı en güzel kıvamda yarattık. ”İşte yaratılışımızın özü budur: İYİLİK.
Peki, iyilik nedir?
İyilik, önce şunu bilmektir: İçimizde tertemiz bir fıtrat vardır. Kötülük insanın özünde yoktur. Kötülük, iyiliğin gölgesidir, iyiliğin eksikliğidir. İçimizde bir iyilik fidanı bulunur. Onu sulamazsak kurur, yerine dikenler biter. O fidanı sulayan ise güzel sözdür, güzel bakıştır, güzel davranıştır. Bir fidan gibi, iyilik de bakım ister: Günlük dua, günlük tefekkür, günlük bir hayır işlemekle büyür. İyilik, akıldan geçtiği anda aklı, kalbe indiği anda kalbi, ele geçtiği anda bütün bedeni ve ruhu iyileştiren, insanı insanlıkta damıtan bir şifadır.
İyilik önce yapanı iyileştirir, sonra alanı. İyilik, insanın hem dünyasını hem ahiretini mamur eden tek sermayedir. O, bir nehir gibi akar; aktığı yeri bereketlendirir, susuzlukları giderir, çorak toprakları yeşertir.
Aziz cemaat!
Bugün dünya karanlık bir imtihandan geçiyor. Hazperestlik, bencillik, empati yoksunluğu, açgözlülük her yanı sarmış. Değerler unutulmuş, fiyatlar hüküm sürüyor. İnsanlar birbirinin acısından, hatasından, eksikliğinden mutluluk devşirmeye çalışıyor. Sosyal medya meydanlarında bir kardeşimizin bir açığı, bir hatası, bir zaafı ortaya çıktığında, hemen taş atmaya koşuluyor. Oysa o taş, önce atan kişinin kalbine isabet ediyor. Bir yorum, bir beğeni, bir paylaşım… İşte bunlar bazen bir kalbi kırar, bazen bir yuvayı yıkar.
Sokaklarımız tahammülsüzlükle, evlerimiz sabırsızlıkla, kalplerimiz duygusuzlukla dolu. Bir selâm verene karşılık vermemek, bir tebessüme tebessümle cevap vermemek, bir “nasılsın” sorusuna içten bir cevap vermemek… İşte bunlar iyilik yoksunluğunun alametleridir. Toplumlar böyle böyle dağılır, aileler böyle böyle parçalanır, kalpler böyle böyle katılaşır.
Rabbimiz bize şöyle sesleniyor: “Ey iman edenler! Bir topluluk başka bir topluluğu alaya almasın, belki onlar kendilerinden daha hayırlıdır.”
“Müminler ancak kardeştir.”
“Birbirinizin gıybetini yapmayın! Hiçbiriniz ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi?”
“Kim bir kötülüğe uğrar da affederse, onun mükâfâtı Allah’a aittir.”
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel şekilde sav. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık olan kişi sımsıcak bir dost oluvermiştir.”
İşte iyiliğin mucizesi budur: Düşmanı dost yapar, kalpleri yumuşatır, dünyayı cennete çevirir. İyilik sadece para-pul dağıtmak değildir.
Öfke geldiğinde susmak, dilimizi tutmak, kötülüğe sabretmek, affetmek, hoş görmek, hayra yormak… Asıl iyilik budur.
Allah Rasûlü buyuruyor:
“En hayırlınız, insanlara en çok faydalı olanınızdır.”
“Tebessüm sadakadır.”
“Ben ve yetime kol kanat geren kimse cennette iki parmak arası kadar yakınız.”
”Güzel insanlar!
Bir insanın iyiliği bir imtihanla, bir hastalıkla, bir kayıpla bloke olabilir. Bize karşı sert davranabilir, incitici söz söyleyebilir. İşte o anda içimizdeki iyiliği aktive etmek zorundayız. Kolay zamanda iyi olmak kolaydır. Asıl er kişi, zor zamanda iyi kalandır.
Düşünün:
Bir yetimin gözündeki yaşı silmek,
bir yoksulun sofrasına sıcak bir çorba koymak,
bir garibin elinden tutup “Yanındayım” demek…
İşte bunlar cennete giden en kısa yoldur.
Unutmayalım: Cennetin yolu birilerinin eteklerinden değil, sevindirdiğimiz yetimlerin, yoksulların, garibanların yüreklerinden geçer.
Çocuklarımıza iyiliği öğretelim. Onların küçük elleriyle bir fakire ekmek götürelim, bir yaşlının elinden tutalım ki iyilik kalplerine nakşolsun. Onlar yarının büyükleri olacak; iyilikle büyürlerse dünya cennete döner. İyilik bir tohumdur. Bugün ektiğimiz bir iyilik, yarın koca bir orman olur. Bir selâm, bir tebessüm, bir “Allah razı olsun”… İşte bunlar cennete giden küçük ama çok kıymetli adımlardır. İyilik bulaşıcıdır; kötülük de öyle. Biz iyiliği bulaştıranlardan olalım.
İyilik adalettir: Zulme sessiz kalmamak, mazlumun yanında durmak en büyük iyiliktir.
İyilik çevreyi korumaktır: Bir ağaca su vermek, bir nehri kirletmemek iyiliktir.
İyilik bilgiyi paylaşmaktır: Birine doğruyu öğretmek, bir yanlışı düzeltmek iyiliktir.
İyilik sabırla beklemektir: Trafikte, markette ve sair yerlerde diğer insanların iyiliğini önceleyerek bir dakika fazla beklemek iyiliktir. Sabır iyiliktir, tahammül iyiliktir.
Ey Rabbimiz!
Bizi ve neslimizi iyilikte yarışan kullarından eyle.
Her nefesimizi bir iyiliğe vesile kıl.
Dilimizi güzel söze, elimizi hayra, kalbimizi merhamete aç.
Bizi iyilikten ayırma, iyiliğe eriştir, iyilikte daim kıl.
Ailelerimizi, çocuklarımızı, bütün insanlığı rahmetinle, iyilikle kuşat.
Zalimlerin şerrinden, şeytanın vesvesesinden, nefsin hilesinden cümlemizi koru.
Bize yetimlerin, yoksulların, mazlumların duasını almayı nasip eyle.
Bizim yüzlerimizi Senin rızan için yaptığımız iyiliklerle huzurunda ak eyle…
Hayırlı cumalar!!
Ramazan Yaman
..Siz ölüler iken o size hayat verdi...
2:28
Ölüm'ün üç yüzü: Kuran semantiğinde ölüm kavramının anlam kümesine bakış
İnsan zihni ölümü genellikle bir sonuç olarak kodlar. Hayatın bitiş çizgisi, perdenin kapanışı, bir şeyin sonu veya biyolojik saatin durması. Fakat Kuran’ın inşa ettiği varlık tasavvurunda mevt kavramı bizzat hayat gibi yaratılmış somut bir varlık kategorisi, ontolojik bir statü ve varoluşsal bir aşamadır. Mülk Suresi 2'deki "Hanginizin daha iyi iş yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O'dur. O, Mutlak Üstün Olan'dır, Çok Bağışlayıcı'dır." beyanı ölümü bir hiçlik kategorisinden çıkarıp ilahi tasarımın bir parçası haline getirir. Kuran semantiğinin derinliklerine inip mevt kavramının bize açtığı kapıları keşfetme yolculuğuna çıkalım mı?
Öncelikle kelimenin kökenine inelim. MVT kelimesi موت hareketsizlik, iç ısı ve enerjinin sönümlenmesi veya hiç başlamaması, duymayan, görmeyen ve tepki vermeyen halde olma anlam köküne sahiptir. Hiç hayat emaresi taşımayan şeydir. Başlangıçtan beri cansız olan varlıklar bu anlam kümesine dahildir.
Kuran'daki kullanımda ilgi çekici bir durum sözkonusudur, mevt hayat bulma potansiyeline sahip olma zeminine oturur. Yani biyolojik ve organik temelli anlam alanına sahiptir. Şöyle örneklendirebiliriz, ölmüş hayvan eti yani leş olarak tabir edilen kavram el-meytetu olarak karşımıza çıkar 5:3. Yine biyolojik ve organik kökenli toprak ölü toprak olduğunda ardu l-meytetu olur. 36:33
Mevt kökünü haritaladığımızda karşımıza bu kavramın üç boyutu çıkacaktır. Birincisi organik maddenin henüz canlanmadığı ontolojik başlangıç aşamasındaki 'cansız' hali, ikincisi bilincin hakikate kapandığı epistemik körlüğü kapsayan mecazi içsel ölüm durumu ve üçüncüsü bireyin dünya serüveninin bittiği biyolojik vaktinin sona erdiği hepimizin 'ölüm' olarak bildiği bedensel canlılığı veren enerjinin sönümlenmesi durumu.
Birinci boyut cansızlık hali
Kuran’ın yaratılış anlatısında mevt hayattan önce var olan maddesel temel zemindir.
Allah'a nasıl küfrediyorsunuz? Siz ölüler/emvat iken size hayat verdi, sonra sizi öldürecek, sonra tekrar hayat verecek sonra ona döndürüleceksiniz.
Bakara 28
Ölüler olarak çevrilen kelimenin aslında cansızlar olarak çevrilmesi daha uygundur. Aynı pattern'e mülk suresinde de rastlarız.
Hanginizin daha iyi iş yapacağını sınamak için mevt'i ve hayatı yaratan O'dur. O, mutlak üstün olan'dır, çok bağışlayıcı'dır.
Mülk 2
Her iki ayette de hayatın başlamadan önceki aşaması cansızlıktır. Bu insanların organik maddelerden yani "İnsanı salsalinden, çömlek gibi pişmiş kuru çamurdan yarattı." 55:14 ayetinde anıldığı üzere cansız biyolojik ve organik materyallerden yarattığının vurgulanmasıdır. Hayat aşamasına geçiş ise Rahman 15'teki Ve halakal canne min maricin min nar Can'ı yani canlılığı dumansız ateşten yarattı cümlesi ile tamamlanır. Bu ayet İslam tarihinin en büyük dezenformasyonlarından biridir, 'cinleri dumansız ateşten yarattı' şeklinde çevrilir, fakat ayetteki Can tekildir. Materyali yarattıktan sonra ona elektriksel enerji ile hayat vermesi 'cansızlığı ve hayatı yarattı' anlam örüntüsü ile bire bir örtüşür.
Dezenformasyon ve hatalı tasavvuru temizlemenin güç bir operasyon olduğu muhakkak. Ama Kuran'daki örüntülerin izini sürdüğümüzde bizi doğru yola iletecektir.
İkinci boyut yaşayan ölüler
Mevt kavramının ilginç kullanımı biyolojik olarak nefes alıp verdiği halde varoluş gayesinden kopmuş insan bilinci için yapılan ölü nitelemesidir.
Ölü iken dirilttiğimiz, ona, insanlar arasında, onunla yürüyeceği bir nur verdiğimiz bir kimse, karanlıklar içinde kalıp bir türlü çıkamayan kimse gibi olur mu? Kafirlerin yaptıkları, kendilerine sevimli gösterildi.
Enam 122
ayet, biyolojik canlılığın insan olmak için yetmediğini vurgular. Burada mevt, kalbin ve aklın vahiy nuru ile buluşmaması ve bu durumda karanlıkta kalması halidir. Hakikatle bağını koparan bilinç Kuran nazarında bir 'ceset' hükmündedir.
Bu durumu pekiştiren ve Allah'ın daveti karşısında ölü gibi olanlar şu ayette betimlenir:
Elbette sen ölülere işittiremezsin ve çağrıldıkları zaman arkalarını dönüp kaçan sağırlara da.
Neml 80
Üçüncü boyut bireysel biyolojik ölüm
Kelimenin en somut katmanı şüphesiz biyolojik yaşamın geri çekilmesidir. Kuran’da mevt kavramı hiçbir zaman hayatla hiç ilişkisi olmamış, tamamen nötr inorganik nesneler bağımsız bir taş, işlenmiş bir demir vb için kullanılmaz. Mevt, daima biyolojik bir potansiyelin yitimi veya o potansiyelin henüz aktifleşmemesiyle ilgilidir. Kuran ölümü anlatırken dahi hayatın izlerini temanın içine serpiştirir. Bu bağlamda biyolojik ölüm elektriksel enerjinin bedenden sönümlenmesi ve bedenin ceset haline gelmesidir. Bu aşama yeni bir yaratılışla yaratılmaya kadar bekleme sürecidir.
Nahl 21 bağlamı
Ayetteki "Onlar diriler değil, ölülerdir" ifadesi çift yönlü bir okumaya kapı aralar. Birincisi putları kapsar, tapınılan nesnelerin tapılmaya layık olması için yaratılmamış ve yaşayan bir varlık olması gerekliliğidir. Aynı zamanda ne zaman B'as edileceğinden habersiz olması Ba's gününde cansız görülen putların da diriltilip şahitlik edeceğine kapı açar. İkincisi kısır olan yani cansız sisteme bağlanan zihinlerin trajedisini vurgular. Zira ölüye veya cansıza tapan ancak kendisi de manen öldüğünde bu eylemi gerçekleştirebilir. Ancak bir ölünün şuursuzluğu başka bir ölüden medet umabilir. Ayet cansız materyallere tapınmanın ontolojik bir statü kaybı yani canlı bir bünyede taşınan ölü bir bilinç hali olduğunu gösterir.
Kuran’daki mevt kavramı bize maddenin cansızlığından başlayıp, biyolojik hayata yükselen, oradan ya manevi bir dirilişle vahyin nuruna kavuşan ya da manevi bir ölümle tekrar karanlığa gömülen dinamik bir süreç haritası sunar. İnsan ölü maddeden yaratılmış ve cansız iken hayat ile şereflendirilmiş, ancak vahiyden koptuğunda tekrar manevi ölüm çukuruna düşme riskiyle baş başa bırakılmıştır.
Kuran'daki Mümin suresi 11. ayet mevt kelimesine doğru anlam sabiti verilmediği için yanlış yorumlanabilir.
Dediler ki: "Rabb'imiz! Bizi iki kez öldürdün, iki kez hayat verdin. Artık suçlarımızı itiraf ettik. Şimdi bu durumdan kurtulmanın bir yolu var mı?"
Mümin 11
Hayat bulmadan önceki mevt cansızlık halidir, sonra can verilir ve hayat bulur insanlık, ardından tekrar öldürülür cesetlere çevrilirler, ard'ın üzerinde biyolojik olarak bozulup yeryüzüne karışırlar ve Ba's ile yeni bir yaratılış olarak tabir edilen dokunuşla tekrar hayat bulurlar. Bu döngü iki ölüm ve iki hayattır.
Allah Hayy'dır, hayat verendir. Kuran'da sadece iki hayat anılır, dünya hayatı ve ahiret hayatı. Üçüncül bir hayat türü yoktur.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Ünlü vaiz Numan Ali Han, "Allah neden Gazze'de yaşananlara izin veriyor?" sorusunu yanıtladı:
-Allah onların imanlarının bizden güçlü olduğunu biliyor. Yaşadıklarından sonra hala "Elhamdulillah" diyorlar.
-Onlar, "Biz Allah'a aidiz ve kuşkusuz O'na döneceğiz" derken, biz "Allah neden bir şey yapmıyor?" diyoruz. Bu iman merceği.
...Rabb'im Allah'tır dediği için mi bir adamı öldüreceksiniz?...
Mümin 28
Firavun hanedanındaki mümin kişi
Kuran'da Firavun hanedanından imanını gizleyen bir adam olarak tanımlanan bir kişi yer alır. Sarayda yüksek bir rütbeye, belki de vezirlik veya prensliğe sahip olduğunu, Firavun'un yakın çevresinden biri olduğunu diyaloglardan anlarız.
Son derece rasyonel savunmalar yapması ile ön plana çıkar. Firavun ile doğrudan konuşabilen bir bilgindir. raculun muminun min ali firavne olarak anılır.
Diyaloğa şöyle bir göz atalım:
Mümin Suresi
28. Firavun taraftarlarından imanını gizleyen bir kimse şöyle dedi: "Rabb'im Allah'tır dediği için mi bir adamı öldüreceksiniz? Oysaki o, size Rabb'inizden açık kanıtlarla geldi. Eğer yalancı biriyse yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyorsa uyardığı şeylerin bir kısmı size isabet edecektir. Allah, aşırı giden yalancı bir kimseyi doğru yola iletmez."
29. "Ey halkım! Bugün yeryüzünde gücü elinizde bulunduranlar olarak mülk sizindir. Şayet gelecek olursa Allah'ın azabından bizi kim kurtarabilir?" Firavun: "Ben size gördüğüm şeyden başkasını göstermiyorum. Ve ben, sizi rüşd yolundan başkasına iletemem." dedi.
30. İman etmiş olan kimse: "Ey halkım! Ben daha önce birçok toplumun başına gelenin sizin başınıza da gelmesinden korkuyorum."
31. "Nuh, Ad, Semud ve onlardan sonraki toplumların durumu gibi. Allah, kullarına haksızlık edici değildir."
32. "Ey halkım! Ben sizin için o çağırılma gününden korkuyorum."
33. Arkanıza bakmadan kaçacağınız gün, sizi Allah'ın azabından koruyabilecek kimse yoktur. Allah, kimi sapkınlıkta bırakırsa ona doğru yolu gösterecek yoktur.
34. Ant olsun ki daha önce Yusuf size açık kanıt içeren belgelerle gelmişti. Ancak o zaman onun size getirdiği şeyler hakkında kuşkulanıp durmuştunuz. Yusuf ölünce de: "Bundan sonra Allah asla Resul göndermez." dediniz. Allah, haddi aşan, güvenmeyen kimseyi işte böyle saptırır.
35. O kimseler, kendilerine görevli kılınmış, yetki verilmiş bir kimse gelmediği halde, Allah'ın ayetleri hakkında tartışırlar. Bu da Allah'ın yanında da insanların yanında da büyük bir kızgınlığa neden olur. İşte böyle! Allah, her büyüklük taslayanın kalbini mühürler.
36. Firavun: "Ey Haman! Benim için yüksek bir kule yap. Belki böylece o sebeplere ulaşırım;"
37. "Göklerin sebeplerine. Böylece Musa'nın ilahını görürüm. Çünkü ben onun yalancı olduğunu sanıyorum." dedi. Ve işte böylece Firavun'a, yaptığı kötü iş iyi gösterildi ve doğru yoldan çıkarıldı. Firavunun planı, hüsrandan başka bir şeye yaramadı.
38. İman etmiş olan kimse: "Ey halkım! Bana uyun ki sizi rüşd yoluna ileteyim."
39. "Ey halkım! Bu dünya hayatı geçici bir yararlanmadır. Ahiret hayatı ise kesinlikle devamlı kalınacak yerdir."
40. "Kim bir kötülük yaparsa, ona yaptığının karşılığından fazlasıyla karşılık verilmez. Erkek veya kadın, her kim Mü'min olarak salih olanı yaparsa, işte onlar hesapsız şekilde rızıklanmak üzere Cennet'e girerler."
41. "Ey halkım! Ne gariptir ki siz beni ateşe, ben ise sizi kurtuluşa çağırıyorum!"
42. "Siz beni Allah'ı yalanlamaya ve hakkında bilgim olmayan şeyleri O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi Mutlak Üstün ve Çok Bağışlayıcı Olan'a çağırıyorum."
43. "Şu bir gerçek ki, sizin beni kendisine çağırdığınız şey, dünyada da ahirette de kendisine çağıranlara cevap verme gücü olmayan şeydir. Kuşkusuz dönüşümüz Allah'adır. Haddi aşanlar Cehennem'liktirler."
44. "Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz Allah kullarını görmektedir."
45. Sonra Allah onu, onların yaptıkları planların kötülüklerinden korudu. Firavuncuları ise azabın kötüsü kuşattı.
Firavun'un yanındaki bu mümin kul bize bazı stratejik dersler verir, ilimde derinleşmek önemlidir, hakikati savunmak için kılıçla öne çıkmak veya bağırıp çağırmak gerekmez, bazen en keskin silah mantık, akıl ve sakinliktir. O mümin kul tiranlığın kalbinde o sistemin dilini kullanarak hakkı haykırmıştır.
Kuran'daki anlatı ile benzeşen Yeni Ahit'in bir pasajı vardır,
Elçilerin İşleri 5:34-39 bölümünde, havariler yargılanırken Gamaliel adında saygın bir bilgin söz alır. Kurduğu mantık Firavun'un yanındaki mümin ile neredeyse aynıdır:
"Bu adamların peşini bırakın. Çünkü bu girişim insan işiyse yıkılacaktır. Ama Tanrı'dan ise onları durduramazsınız, hatta Tanrı'ya karşı savaş açmış olursunuz."
Bu pasaj Kuran'daki mümin kulun "Yalancıysa kendine, doğruysa size zarar" argümanıyla birebir örtüşen evrensel bir hakikat testi niteliğindedir.
Hakikat salim bir akıl ve sağlıklı çalışan bir mantık ile doğrulanabilir.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Teknoloji çağında din mi olur söylemi üzerine
Modern çağın en büyük yanılgılarından biri teknolojik ilerlemenin ahlaki ve ontolojik tekamülü gereksiz kılacağı varsayımıdır. "Teknoloji çağında dine gerek kalmadı" iddiası insanın sadece bilen yani homo sapiens ve üreten yani homo faber bir canlı olduğu indirgemeciliğine dayanır. Oysa insan anlam arayan, boşluk hisseden ve doğası gereği yöneliş bulmaya çalışan trajik bir varlık. Elimizdeki aletlerin değişmesi bu aletleri kullanan elin sahibinin yani insanın içindeki karanlığı, ihtirası veya boşluğu değiştirmedi.
Günümüzün önemli düşünürlerinden Byung Chul Han, modern toplumun bir Yorgunluk Toplumu ve Şeffaflık Toplumu olduğunu söyler. Han'a göre teknoloji ve dijitalleşme bizi özgürleştirmek yerine kendimizi gönüllü olarak sömürgeleştirdiğimiz bir düzeneğe dönüşmüştür.
Byung Chul Han "Enformasyon yığını hakikat değildir" der. Teknoloji bize sınırsız data sunar hatta bizi bombardımana tabi tutar ama anlam sunamaz.
Yine aynı şekilde günümüz toplumunun acıdan kaçış yani palyatif bakış açısı üzerine kurulu olduğunu belirtir. Teknoloji acıyı, ölümü ve çileyi siyah ekranların arkasına iterek görünmez kılar. Teknolojinin sunduğu sanal mutluluk hapları ruhun derinliklerindeki ontolojik açlığı doyurma konusunda yetersiz kalır.
Ayrıca teknoloji hiçbir türden ahlaki kötülüğü de ortadan kaldıramamıştır.
Yapay zeka, atomu parçalama teknolojisi, tıptaki ilerlemeler veya uzay madenciliği bir yöneticinin halkına zulmetmesini, bir patronun işçisinin hakkını yemesini veya modern kölelik sistemlerini engelleyememiş bilakis dozunu artırmıştır. Her türlü gözetim teknolojisi totaliter rejimlerin elinde daha korkunç bir silaha dönüşmüştür.
İnsanlık maddi refahın zirvesindeyken, depresyon ve intihar oranları tarihin en yüksek seviyelerine ulaşmıştır. Eğer teknoloji yeni din ise, müritlerini mutsuzluğa sürükleyen başarısız bir din olmamış mıdır?
Ya da günümüz teknoloji toplumlarının yeni dinleri nelerdir keşfedebilir miyiz? Bu dinleri tespit ederken neye boyun eğip neyin tahakkümü altında olduğumuzu inceleyelim mi? Şöyle biraz derine inelim 🤿
Dataizm ve yapay zeka kahinliği
Bu dinin her şeye gücü yettiği düşünülen sanal tanrısı Big data'dır.
İtaat edilen unsur algoritmalar haline geldi. İnsan kendi sezgisinden çok, navigasyonun, spotify önerisinin veya yapay zeka botlarının kararına güvenmiyor mu?
Modern mabetleri siyah ekranlar olmadı mı?
Ritüelleri promt girmek değil mi? Ve sonrasında cloud'dan gelen cevaba şeksiz şüphesiz iman etmiyorlar mı?
Byung Chul Han buna Enformasyon Rejimi der. İnsanlar gözetlenmekten korkmaz, aksine verilerini gönüllü olarak kurban ederler. Bu ise mahremiyetin şeffaflık sunağında kurban edilmesidir. Tüm çıplak verilerimiz artık big data'nın kasasındadır.
Narsisizm dini ve ben kültü
İlahi dinler benliği terbiye etmeyi, egoyu küçültmeyi öğütlerken modern çağın narsizim dini ise kendini sev, kendini yücelt, kendini gerçekleştir buyrukları verir.
İtaat edilen unsur Ego'dur.
Profil kişinin kendi eliyle yonttuğu dijital putudur. Onu süsler, parlatır ve tapınılmasını bekler.
Çağımızda narsisizm o kadar artmıştır ki, insan başkasında bile sadece kendini arar. Farklılığa tahammülü yoktur, herkes aynılığın cehennemindedir. Çünkü normlar putlaşmış egoların gurmelikleri, uzmanlıkları ve rehberlikleri ile belirlenir.
Healthism dini ve ölümsüzlük arzusu
Ahiret inancının zayıfladığı çağımızda bedenin ebedileştirilmesi çabası bir dine dönüşür. Cennet bu dünyada ve bu bedende aranacaktır.
İtaat edilen unsur biyolojik beden ve tıp bilimidir.
Mabetleri spor salonları, estetik merkezleri, diyetisyenler ve güzellik salonlarıdır. Buralar acı çekilerek günahlardan arınılan modern çilehanelerdir.
Bu dinde ölüm çözülmesi gereken mutlak bir teknik arıza olarak görülür. Tüm çaba bu arızayı gidermek üzerinedir. Transhümanizm işte bu inancın tam merkezine oturur.
Tüketim Dini
Mutluluk ve huzurun satın alma eylemleriyle gerçekleşeceğine inanılan en yaygın dindir.
İtaat edilen unsur markalar ve trendlerdir.
Kutsal günleri Black Friday'dir. Mabedleri ise AVM'lerdir. Kutu açılımı en önemli ritüelidir. Paketin açılmasıyla bu dinin 'hakikat'i mi ortaya çıkıyordur?
Tüketim toplumu 'şeyleri' yok ederek var olur. Kullanır ve atar. Süreklilik ve sadakat yoktur.
Kariyerizm dini ve başarı tapıcılığı
İnsanın değerinin kim ve ne olduğu yerine ne başardığı ve ne kadar kazandığı ile ölçüldüğü inanç sistemidir.
İtaat edilen unsur sosyal statüdür. Performans, verimlilik ve makam'a tapılır.
Bu dinde kurban edilen şey en başta uyku ve kişisel zamandır, sonrasında aile, huzur ve ruh sağlığı da kademe kademe bağışlanır. Başarı sunağında bunlar kurban edilir.
Yorgunluk toplumu'unda efendi ve köle artık aynı kişidir. İnsan kendini sömürür ve bunu 'özgürlük' zanneder.
Cinsel kimlikçilik dini
Cinsel yönelimler etrafında mikro kimlikler ve fanatik kabileler oluşturan kavmiyetçi dindir. LGBT ve benzeri hareketler eleştirilemez dogmalara sahip yapılara dönüşürler.
İtaat edilen unsur cinsel özgürlük ve seksüel ideolojik mensubiyettir.
Bu dinin amentüsü "ne hissediyorsam oyum" mottosudur. Biyolojik gerçekliğin reddi ve hislerin vahiy olarak kabul edilmesi şeklinde karşımıza çıkar.
Ritüelleri pride yürüyüşleridir. Sembolleri ve totemleri de vardır, gökkuşağı bayrakları, bunlar kabileye sadakatin kutsal sancaklarıdır.
Para dini
Tüketimden farklı olarak paranın kendisine, biriktirilmesine ve sağladığı soyut güce tapınmaktır. Para bu dinde varoluşun teminatıdır.
İtaat edilen unsur sermayedir. Mabetleri bankalar ve borsalardır. Ciddiyetin hakim olduğu, rakamların huşu ile izlendiği yerlerdir.
Bilimperestlik dini
Klasik bilimin ötesine geçip bilimi bir tür her şeyi açıklayan nihai din haline getiren inanıştır. Çoğu zaman tanrısız bir ruhçuluk üretir.
İtaat edilen unsur her türden 'bilimsel veri' olarak paketlenen veri setleridir. Mabedi Nasa ve Cern'dür. Yaratıcıyı oynama hevesi ve insanın sınırını bilmemesi yönleri ile Nemrut'un göğe ok atarak İbrahim'in Rabbini araması ile benzerlikler taşır. Kimse güneşin dünyadan uzaklığını kendisi ölçmemiştir ama ölçtüm diyenlere iman edilmemiş midir?
Modern çağın dinleri karanlık üretir, kasvetli ve boğucudur. Ama Kuran bize insanlık tarihinin sürekli benzer döngülerden oluştuğunu söyler. Kendisini ve yönelişini biricik sananlar aslında geçmişteki benzerlerinin sadece tekrarlarıdır.
Asr Suresi
1. Asra ant olsun,
2. Kuşkusuz o insan kesinlikle hüsrandadır.
3. Ancak iman edenler, salihatı yapanlar, hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler hariç.
Bu suredeki ant edilen asr geçmiş, gelecek ve içinde bulunulan asr olarak tüm asırlardır. İnsanlık teknolojik olarak gelişse de hüsranda olmaya devam edecektir. Tıpkı geçmişte çok ileri düzeydeki toplumların azgınlıklarından ötürü yok olup gitmiş olmaları gibi.
Firavun sadece bir Mısır kralı mıdır yoksa gücün yozlaştırdığı, dönemin teknolojisini kibre dönüştürmüş ve kendini ilah olarak gören her çağdaki otoriteleri mi temsil eder? Karun sadece zengin bir yönetici midir yoksa sermayeyi tahakküm aracı olarak kullanan, adaletsizliğin ve sınırsız biriktirme hırsının arketipi midir? Teknoloji geçmişten günümüze yansımaya devam eden bu tip yönetici ve toplum hastalıklarının ilacı olamamış, aksine hastalıkların daha hızlı yayılmasına ve daha sofistike hale gelmesine zemin hazırlamıştır.
Vahiy aydınlıktır, dünyevi döngülerin sonu olduğunu hatırlatır, uyarır, balans ayarı yapar, hakikati sunar ve insanlığı kurtuluşa davet eder. İtaat edilecek tek unsur evrenenin mutlak ve tek egemen otoritesidir. Hakikatin üzerini örten gürültüye karşı berrak bir ölçü sunan çerçeve ise Kuran'dır. Bu çerçevenin ortadan kalkması teknolojiyi yeni bir tanrıya dönüştürür.
Allah'tan başka ilah yoktur düsturu insanlığı bu sahte tanrıların kölesi olmaktan kurtaran en büyük Özgürlük Bildirgesi'dir.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Üç günden beri Suriye’nin Cumhurbaşkanı Şara’nın Amerikalı generallerle oynadığı basketbol görüntüleri karşıma çıkıyor. Peşi sıra, İsrail ordusunda “gönüllü” olarak savaşmak isteyen Brian Mast’la, Trump’la, Siyonist Joe Wilson’la çektirdiği fotoğraflar… İsrail’le yeni bir güvenlik anlaşması yapma çabaları vs.
Daha önceki bir yazımda şunu sormuştum: Neden bizim yaptığımız cihad hep ABD’nin işine yarıyor? Neden “Allahuekber!” sedaları günün sonunda direnişin değil de Amerika’nın bayrağını göndere yükseltiyor? Neden hep bizim yaptığımız cihadın neticesinde Gazze’nin, Lübnan’ın, Yemen’in değil de Washington’un ve Tel-Aviv’in yüzü gülüyor? Neden hep ABD’nin düşmanları bizim birinci düşmanımız oluyor?
Bir-iki günlük bir mesele değil bu. Asırlık bir trajediden söz ediyoruz. Neden böyle? Edip Cansever’in şiirinde olduğu gibi; masaya öfkemizi koyuyoruz, merhametimizi koyuyoruz, infakımızı, zekâtımızı, sadakamızı koyuyoruz; damarlarımızdaki akan kanı koyuyoruz, çıkarıp Kelime-i Tevhid bayrağını koyuyoruz, “Kudüs’e giden yol Şam’dan geçer!” sloganını koyuyoruz bir de bakıyoruz ki masa Amerikan masası. Masa da masadır bu arada, ne koyarsan koy bana mısın demez!
Kimse de biz bunları nereye koyduk, neden böyle oldu diye sormuyor. Geriye dönüp bakmıyor. Yaptıklarını hatırlamıyor. Daha doğrusu hatırlamak istemiyor. Çünkü Freud’a atfedilen bir sözde söylendiği gibi: "Hafıza korkunç bir şeydir. Senin unutmak için çabaladıklarını hatırlatarak işkence süreni uzatır." Dahası, hafızasını kendini temize çıkaracak bir şekilde yeniden organize ediyor. Elizabeth Loftus’un bize söylediği gibi, sorun sadece unutmak değildir, aynı zamanda yanlış hatırlamaktır.
Hafıza üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri, hatta birincisi olan Memento’da Leonard şöyle söyler: "Seni unutmam gerektiğini hatırlayamıyorum". Christopher Nolan’ın yönettiği film Leonard’ın korkunç gerçekleri hatırlamamak için kendi hafızasını yeniden nasıl inşa ettiğini anlatır. Karısını fazla doz insülin verdiği için öldüren Leonard geçmişi öylesine incelikli bir şekilde eksiltir, artırır ve çarpıtır ki karısının cinayete kurban gittiğine kendini inandırır. Göğsüne kazıttığı dövmede şöyle yazar: “John G. İsimli adam eşime tecavüz etti ve öldürdü!” Leonard, John G.’yi bulur ve öldürür. Ama yeni olayları aklında tutamayan kahramanımız, bunu unutur ve başka bir John G.’nin peşine düşer, onu da öldürür. Filmin en sarsıcı yanı burasıdır. Leonard, John G.’den intikam aldığını unutmayı “tercih” eder ve yeni bir John G.’nin peşine düşer: Çünkü kendi ürettiği bir John G. olmazsa o mel’un gerçeği hatırlayacak; hafızası “karısının katilinin kendisi olduğu” gerçeğini ona fısıldayacaktır. “İntikam” ona gerçeği hatırlamasını önleyen bir yaşam amacına dönüşür. Bir defasında şöyle söyler Leonard: “Hepimiz kim olduğumuzu bilmek için anılara ihtiyaç duyarız.” Hafızanın işlevini bundan daha iyi hiçbir söz açıklayamaz. Kimlik bilgilerimiz orada yer alır. Peki, gerçekten John G. diye biri yok mudur? Vardır. Üstelik evlerine girmiş ve karısına saldırmıştır. Ama öldürmemiştir. Karısını öldüren Leonard’ın kendisidir.
Ne var ki ilk John G’yi öldürmesinde ona yardımcı olan Teddy bir gün Leonard’ın da kendinden sakladığı bu sırrı ifşa eder ve şöyle söyler: “Sen gerçeği aramıyorsun. Gerçeği kendin yaratıyorsun.” Peki Leonard ne yapar? Teddy’nin gerçek isminin “John Edward Gammell” olduğunu öğrenir! Yeni John G.’si artık Teddy’dir. Onu da öldürür.
Bazen düşünüyorum da imtihan dediğimiz şey temiz bir hafızaya sahip olmaktan başka nedir ki? Kur’an’ın bir isminin de “Zikr” olmasının, Peygamberlerin asli görevinin tezekkür olmasının sebebi de bu değil midir?
Bazıları diyor ki, emperyalistler enerji kaynaklarımızı sömürüyor; petrolümüzü, doğalgazımızı, ekinimizi, toprağımızı sömürüyor. Hayır, emperyalistler öncelikle bu toprakların “samimiyetini” sömürüyor; öfkesini, merhametini, umudunu sömürüyor. Emperyalistler bu coğrafyanın öncelikle hafızasını sömürüyor. Diğerleri bunun yanında devede kula kalır. Çünkü bu topraklarda az düşünen ama çok inanan bir kitle var edilmiş. Kendimizden korkmalıyız. Burnumuz neden pislikten çıkmıyor? Çünkü ayet çok açık: “Yeterince düşünmezseniz pislik içinde kalırsınız!”. Yeterince ağlamazsanız, yeterince slogan atmazsanız, yeterince üzülmezseniz, yeterince öfkelenmezseniz, yeterince gözyaşı dökmezseniz, yeterince infak etmezseniz değil; yeterince düşünmezseniz! Akademik bir düşünmeden söz etmiyoruz. Hz. Yunus’a “innî kuntu mine-zzâlimîn” dedirten bir düşünme bu.
Bu nasıl bir denklem? Bu nasıl bir denklem ki sonunda hep biz zararlı çıkıyoruz? Bir defa olsun yüzümüz gülmüyor. Bu “pis koku”dan neden kurtulamıyoruz?
Nossrat Peseschkian “Doğu Hikâyeleriyle Psikoterapi” kitabında (sanırım Mevlana’dan) şu hikayeyi anlatır: “Bir güvercin devamlı yuva değiştiriyormuş. Yuvada zamanla gelişen koku ona dayanılmaz geliyormuş. Akıllı, yaşlı ve deneyimli bir güvercinle konuşurken üzgün bir şekilde bundan şikayet etmiş. Şikayeti dinleyen güvercin başını birkaç defa sallamış ve şöyle demiş; Her yuva değiştirişinde aslında hiçbir şey değiştirmiyorsun. Seni rahatsız eden koku yuvadan değil, senden geliyor."
Basireti olmayan bir samimiyetten korkmalıyız. ABD ya da Avrupa’dan değil kendimizden korkmalıyız. Bu kesin. Bizi Teddy’i gözünü kırpmadan öldürten hafızamızdan korkmalıyız. Bize gerçeği hatırlatan herkese bizi düşman eden hafızamızdan korkmalıyız.
“Bu videoyu yayın, belki merhametli kalplere ulaşır.”
Yardım isteyen Sudanlı kadın nasıl da safiyane algılıyor dünyayı, bu videonun yayılmasıyla yardımların geleceğine inanıyor. 💔 #sudan