El actor y productor Mel Gibson: "Hay detalles horrendos en los archivos de Epstein. Estos criminales definitivamente no deberían estar en la Casa Blanca"
Şu baş örtülü bir kadına yapılsa olay bambaşka olurdu biliyoruz. Saldırganlar hala yakalanmamış burada. Bu adaleti beklemek hakkımız değil mi ya? Hepi topu yaşayacağımız 80 sene, bu adaletsizlikle mi yaşamalıyız reva mı?
En EEUU, un abuelo de más de 80 años con artrosis, sigue limpiando las mesas de una cadena alimentaria para poder pagarse sus medicinas bajo el sistema privado sanitario y así sobrevivir bajo el capitalismo.
Así es el maravilloso "sueño americano" capitalista, este es es el sistema que quieren normalizar, que seamos explotados hasta la muerte en trabajos lo suficientemente precarios para que no puedas dejarlo nunca si quieres pagar las facturas.
José Saramago’nun "Körlük" romanında insanlar salgın bir hastalık gibi aniden kör olmaya başlar. Ancak bu bildiğimiz anlamda bir körlük değildir. Karakterler zifiri bir karanlığa değil; bembeyaz, süt gibi parlak bir aydınlığın içine düşerler.
Saramago, karanlığın değil, asıl "aşırı aydınlığın" insanı kör ettiğini kurgular.
Bugün maruz kaldığımız sonsuz enformasyon akışı da tam olarak böyle bir "beyaz körlük" yaratıyor. Etrafımızdaki her şey o kadar parlak, o kadar ulaşılabilir ve o kadar gürültülü ki; bu aşırı uyarıcı bombardımanı içinde asıl görmemiz gerekeni, yani anlamı kaybediyoruz.
İngilterenin sömürgesi altındayken Britanyalı yetkilileri ve ailelerini serinletmek için Pankha denilen dev kumaş yelpazeleri gece gündüz çalıştırmakla görevli Hintli hizmetkârlar
‘Pankawallahlar’ 👇
Nazi hayranı, savaş suçlusu, emperyalizmin piyonu yalancı soytarının biri demiş ki "SSCB bütün dilleri öldürdü"! SSCB, sadece 1500 (bin beş yüz) kişinin konuştuğu Tofaların (Türk halklarından biri) dilinde bile ders kitapları basıyordu.
Marx haklı çıktı: Dünyada kâr oranları 50 yılda yarıya geriledi
🔴 Kapitalist ekonomilerde krizlerin arkasındaki ana motor “talep yetersizliği” veya “finansal açgözlülük” değil, sermayenin organik bileşiminin artması sonucu kâr oranlarının sistematik olarak düşmesidir.
🔴 2008 krizinden bugüne süren günümüz “Uzun Depresyonun”, ABD ve Avrupa’nın NATO 3.0 konsepti çerçevesinde geliştirdiği yeni silahlanma stratejisi ve küresel askeri fabrika inşasıyla yoluna devam ettiği görülebilir.
✒️ Kansu Yıldırım (@KansuYildirim) yazdı
https://t.co/dJ6rH2Mt73
Bu ahlaksızların kafalarına vura vura tekrar etmeliyiz:
130 dilin konuşulduğu SSCB’de Ruslar dışında çeşitli azınlıklardan (1934-1954 arası yirmi yıl içinde) çıkan ve Rusça’ya çevrilen yazarların sadece kaynakçası 750 sayfa tutmaktadır. Tüm ülke, ulusal dillerde kitaplar yayınlayan yayınevleri ağıyla kaplandı. Sadece 1934 yılında Tatarca 145 yeni eser yayımlanmıştır. 1961’de bu sayı 2057’ye çıkmış, bu kitaplar toplam 24 milyon baskı yapmıştır. Gürcü yazar Cagaşvili şöyle yazar: “Son on-on beş yılda yayınlanan Gürcü eserlerinin toplamı, Gürcü halkının üç yüz yıllık tarihi boyunca yayınladığı eserlerden fazladır.” Hatta 1930’lardan önce yazıları bile bulunmayan Büryatlılar, Tüvalılar, Nenet, Oset, Çihan, Gülyak edebiyatı ortaya çıkmıştır. Düşünün ki biz bir Kürtçe’yle bile başa çıkamazken! Ekim Devrimi��nden sonra dilsiz bırakılan halklar konuşmaya başladı. Mesela Sukhet – Alin dağlarında yaşayan Udege kabilesinden Cansi Kimonko, Leningrad Kuzey Halkları enstitüsünü bitirmiş bir öykücüdür. Genç bir Mansi şairi olan ve üç şiir kitabı çıkarmış olan Yuvan Şestelov başka bir örnektir. Mansiler,
Sibirya’nın kuzey batısında yaşayan, nüfusları 7 bini aşmayan bir halktır. Ya da Uzak Doğu’da tayga ırmağı boyunca yaşayan küçük kabilerden biri olan Nanay şairi Akim Samara. Yine bir Nanay olan Grigori Koçer’in Büyük Bir Evin Sonuadlı romanı iki buçuk milyon nüsha basılmıştır. Mesela Dağıstan Cumhuriyeti’nde yaşayan kabilelerden Kubaçi boyu kendi dilinde gazete çıkarmaktadır. Yine Avarlar, Lazgiler gibi onlarca halkın edebiyatı sayılabilir. Halbuki bir asır önce Kafkas adlı şiirinde Şevçenko Çarlık Rusya’sında ‘Moldovyalıdan Finliye kadar tüm dillerde herkesin sustuğunu” yazıyordu. Bir Tacik şair olan Gassem Lahuti, 1935 yılında Paris’te yapılan bir kongrede şunları söylemiştir: “Muhammet ve İsa’nın ölüleri dirilttikleri kuşkusuz masal ve efsanedir. Ama onlardan söz edilir, üzerlerine masallar, efsaneler düzülür. Ekim Devriminin yeniden hayata kavuşturduğu halklar ise gerçek bir olgudur. Ama kimse onlardan söz etmez. Bu halkların adları sözlüklerde bile geçmez. Steplerde ve tundurularda, dağlarda vadilerde, Türkmenler, Tacikler, Nenetler, Uygurlar, Kara Kalpaklar ve irili ufaklı, yerleşik veya göçebe, daha pek çok halk unutulmuş olarak yaşıyordu.” Sovyet halklarının tümünün kültür gelişmelerini anlatabilmek için ünlü yazar Hafız’ın sözlerini tekrarlamakta yarar var: “Bu çocuk sadece bir günlük. Ama bazılarının ancak bir yüzyılda alabileceği kadar yol gitti." Sıkı bir antikomünist olan Prof. Dr. Stephen Kotkin şunları yazıyor: “Sovyetler Birliği’nde Rusça öğrenmeye dahi gereksinim duyulmuyordu ve çoğu Rus olmayan öğrenci bu dile yabancıydı. Rusya Cumhuriyeti Eğitim Komiseri eğitimin her yerde Rusçalaşmasını önerdiğinde, Stalin buna karşı çıkmış, Rusça’nın sadece bir ders olmasında ve yerel dillere rağmen eğitim dili haline gelmemesinde ısrar etmişti. Yine de bir kaçınılmazlık hissediliyordu. Bir Merkez Komite genel kurulun da (12 Ekim 1937) Stalin, ‘Tüm SSCB vatandaşlarının kendilerini belli ölçüde ifade edebilecekleritek bir dil var – o da Rusça’ diyordu. ‘Dolayısıyla vardığımız sonuç zorunlu olması gerektiği. Orduya katılan herkesin kendisini biraz da olsa Rusça ifade edebilmesi iyi olur, böylelikle şu veya bu tümen başka bir bölgeye intikal ettiğinde, mesela Özbek olan Samara’ya gittiğinde yerel halkla konuşabilir.” Dolayısıyla Rusça ancak 1938 yılında yani devrimden tam 21 yıl sonra 2. dil olarak zorunlu oldu!
Yıl 1979
Gazeteci Varlık Özmenek anlatıyor: “5,5 milyon nüfuslu Gürcistan’da 100’e yakın dil konuşuluyor, Türkçe dahil. Başta Gürcüce olmak üzere Rusça, Azerice ve çeşitli dillerden 35 gazetenin yayınlandığı Tiflis’te meslektaşlara bunları söylerken amacım fantezi yapmak değil. Şarkiyat enstitüsü 20 yaşında. Türkiye, İran, Arap tarihi ve dilleri inceleniyor. Yazarlarımızın romanları, hikayeleri burada çok tutuluyor, çok okunuyor, çok seviliyor. Evliya Çelebi’den, Nasreddin Hoca’dan, Orhan Kemal’lere, Aziz Nesin’lere kadar...
Kürtçe ve Zazaca müzik üreten trans müzisyen Beren Begali, çalışma yaşamında maruz kaldığı ayrımcılığı anlattı:
"Bir insanı her zaman kapının önüne koymanız gerekmiyor. Ona daha az seçenek bırakarak, emeğini değersizleştirerek ve ekonomik çaresizliğinden faydalanarak da sistemin dışına itebilirsiniz."
The nose knows—or in the case of the hummingbird hawkmoth, the proboscis pairs up with a dominant eye! New research from the University of Konstanz shows how these insects use an innate, lateralized visuo-motor axis to execute complex foraging while saving precious brain power.
#Neuroscience #Entomology #BehavioralBiology #ActiveInference #ScienceNews Moths Pair Dominant Eyes with Proboscis to Save Brain Power - https://t.co/8igWQh5SD7 via @neurosciencenew
Bu görüntüler Mersin’den.
Tüm Akdeniz kıyısına yayılan ve yaşamı tehdit eden bu kirliliğin korkunç bir hikâyesi var!
Türkiye, dünyanın plastik çöplüğü haline getirildi.
2024’te ülkeye 1 milyon 290 bin ton plastik atık girdi. Birileri bu atıklardan para kazanırken, geriye denizimize, toprağımıza, havamıza ve sağlığımıza bırakılan zehir kalıyor.
Geri dönüşüm tesislerinin atık suları denize karışıyor. Kaçak atık yakılıyor. Tesislerde yangınlar çıkıyor. Mikroplastikler balıklara, midyelere, suya ve soframıza kadar ulaşıyor.
Yani mesele yalnızca denizde gördüğümüz bu plastikler değil.
Mesele, birkaç şirket daha fazla kazansın diye bütün bir bölgenin yaşam alanlarının ve halk sağlığının gözden çıkarılması.
Mersin Çevre Platformu ile birlikte hazırladığımız sorularla, ilgili bakanlıklara önerge verdik, konuyu meclis gündemine taşıdık:
Bakanlıklardan cevap bekliyoruz:
⚫Bu kirliliğin kaynağı nedir? Geri dönüşüm tesislerinin, gemilerin ve deniz taşımacılığının payı ne kadardır?
⚫Kaçak atık yakmalar ve atık tesislerindeki yangınlar neden engellenemiyor? Sorumlulara ne yapılıyor?
⚫Mikroplastik kirliliğinin insan sağlığına ve Akdeniz’de yaşayan halkın yaşamına etkileri araştırılıyor mu?
Ve asıl soru:
⚫Türkiye'yi dünyanın çöplüğü haline getiren atık ithalatı daha ne kadar sürdürülecek?
Çevreyi kirleten, halkın sağlığını tehdit eden bu düzenin bedelini halk ödemek zorunda değil!
Kâr için doğayı ve yaşamı feda edenlere karşı sözümüz de var, mücadelemiz de!
🇳🇵🇹🇷 12 saat mesai, 2 yıl zorunlu çalışma, 24 saat görüntü kaydı: Nepal’den Türkiye’ye köle zinciri
İşçilere dayatılan sözleşme adeta modern kölelik belgesi:
🔴 Minimum iki yıl çalışma zorunluluğu
🔴 Hak aradıklarında veya işi yavaşlattıklarında sınır dışı edilmek
🔴 İşverene 7/24 sesli ve görüntülü kayıt izni
Dicle Sezen Öz'ün (@diclesezenoz) haberi
https://t.co/vTPudXKXB7
Deprem sırasında yardım toplayan Ahbap’ın adını andı mı anmadı mı diye sorgulanan gazeteciler, şarkıcılar. Öte yanda depremde 326 canın kaybından sorumlu olan binayı yapan şirketin ortağı ve imza yetkilisi olan, sorumluları atayan imzayı atan, “Evde sıkılmayayım diye kocam jest yaptı” diyerek yargılanmaktan kurtulan Dudu Berlin Coşkun. Ortada bir çifte standart olduğunu söylememe bile gerek yok!
https://t.co/OTv2pY6SDz
Deniz Göktaşı’nı paylaştıkça kuduruyorsunuz. Hakaret etmeye gerek yok,sizin gibilerine verilecek en net cevap, Deniz Göktaşı’nın bir fotoğrafı.
Not:İçeride olmasına rağmen sizi kudurtmaya devam ediyor.✌️✌️
#FreeDenizGöktaş#DenizGöktaşaÖzgürlük#DenizGöktaşSerbestBırakın
New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin “Netanyahu bir savaş suçlusudur” videosu sosyal medya platformlarında en çok izlenen videolar arasına girdi
🔺Instagram'da 88 milyon
🔺Twitter'da 90 milyon
🔺TikTok'ta 20 milyon.
Le plus grand rebelle anti-système de l'art moderne n'était en fait que la marionnette la plus docile de la CIA.
New York, 1950. Jackson Pollock est ivre. Fauché. Profondément anti-américain.
Dans son atelier crasseux, il jette violemment de la couleur sur la toile.
Il veut détruire l'ordre bourgeois. Il est persuadé de cracher au visage du gouvernement à chaque éclaboussure.
Mais à 350 kilomètres de là, dans un bureau sécurisé de Washington, quelqu'un l'observe.
Cet homme s'appelle Thomas Braden. Il porte un costume sur mesure. Il dirige les opérations culturelles de la CIA.
La Guerre froide s'intensifie. En Europe, l'URSS impose son « réalisme socialiste ». Un art lisse, parfait, glorifiant le communisme.
L'Amérique doit riposter. Elle doit prouver qu'elle est la patrie de la liberté d'expression absolue.
Le problème ? Le public américain et le président Truman haïssent viscéralement l'art moderne.
Braden prend alors une décision radicale. Il va pirater le marché de l'art mondial. Dans le secret le plus total.
Là où tout le monde voit des gribouillages d'ivrogne, l'espion voit une arme psychologique dévastatrice.
Le chaos abstrait de Pollock est l'antidote parfait à la propagande soviétique.
La CIA déclenche l'opération.
Braden met en place des fondations écrans. Il blanchit des millions de dollars de fonds secrets.
Cet argent noir va tout contrôler. Payer les critiques d'art. Acheter les toiles. Et propulser l'œuvre de Pollock dans les plus grands musées d'Europe.
Le braquage est un succès absolu. L'Europe est subjuguée par cette avant-garde féroce. L'Amérique gagne la guerre de l'image.
Pollock, lui, est mort en icône mondiale.
Il était persuadé d'avoir fait plier le système par la seule force de son génie subversif.
Il n'a jamais su que sa rébellion avait été intégralement financée par l'agence qu'il détestait le plus au monde.