Dear Mr. Muhammed,
Thank you for your reply, but I think there is a clear misunderstanding here.
First, İlber Ortaylı’s statements and İlkin Umudlu’s tweet are about completely different subjects. İlber Ortaylı is talking about how modern youth swallow consonants and damage the spoken language today. On the other hand, the tweet you retweeted claims that Istanbul Turkish was historically invented by non-Turks in the Ottoman harem, which is a historical distortion and offensive to Turkish heritage.
Second, in your latest post you state that this claim 'needs to be answered and refuted.' However by retweeting that specific post, you are actively spreading a tweet that directly insults Turks and Ottoman history on your timeline.
If your intention is to refute it, the correct way is not to give it visibility through a retweet, but to respond directly or quote-tweet it with your counter arguments. Expressing this distinction was my only intention as a friend.
Dear Mr. Muhammed,
Of course, retweeting a post does not mean you support that person’s general ideology or all of their views. However, the specific tweet you retweeted insults Turks in its content. I am sharing the screenshot below. In this tweet and in the comments under it, it claims that Istanbul Turkish was created and spoken by non-Turks and it insults people who reply to it. You might not know the author's general attitude, but this particular post you retweeted was directly offensive to Turkish people and the Ottoman heritage.
Please don't get me wrong as someone who appreciates you, I just wanted to point this out as a friendly and polite warning.
Bu maç için uykudan feragat edilir. Dünyanın en büyük tenis stadyumu olan Arthur Ashe'te maça çıkmak bile başlı başına büyük bir deneyim. Eurosport açık, ekran başındayız. Hadi Zeynep!🎾🇹🇷
#USOpen
Zaman ne kadar da hızlı geçiyor; tam 5 yıl önce, 31 Ağustos akşamı, Filenin Sultanları’nın Bulgaristan’ın Filibe kentinde kazandığı 3-0’lık muhteşem Polonya zaferinin ardından takımın konakladığı Sofitel Otel’deydim. O unutulmaz gecede Hande Baladın’ın 24. yaş gününü hep birlikte pasta keserek kutlamıştık. Bugün ise onun 29. yaş günü. Zaman su gibi akıp gitse de o anın coşkusu hâlâ dün gibi taze. İyi ki doğdun Hande, iyi ki varsınız Filenin Sultanları 🇹🇷🧿
O "ne vereyim abime" muhabbeti Pehlivan usulü daha salaş veya merkezi yerlerde kaldı biraz ya. Artık İstanbul’daki Kanaat, Ankara’daki Boğaziçi gibi orta-üst hatta yer yer lüks segmente hitap eden ciddi bir kara fırın/esnaf lokantası furyası var. İzmir’de Beyturan, Bursa’da Şef Bülent, Antalya’da Secen derken inanılmaz bir konsept ve servis kalitesi geldi sektöre. Esnaf yemeği lezzetini o lüks fırın atmosferiyle birleştiren şahane bir dönüşüm oldu.
@hgladio19@bekesseget Kardeşlik sadece dil akrabalığıyla ölçülmez. Türkiye’deki ve özellikle Sancak’taki Boşnaklarla olan kader birliğimiz, birlikte yazdığımız tarih ve öz kardeşlik bağımız, aynı dil grubundan olduğumuz pek çok toplumla olandan çok daha derin ve bakidir.
50 km hesabı sadece kuş uçuşu dik hat ölçümüdür, bir ordunun fiziki olarak yürümesi gereken gerçek arazi ve rota mesafesi hesaba katıldığında Yunan ordusu Ankara'ya hiçbir zaman 85 km'den daha fazla yaklaşamamıştır. Yunanların ulaştığı en uç nokta olan Haymana Evliyafakı Köyü'nden Meclis'e giden yürüme rotası 85 km civarındayken, Sakarya Nehri ve genel cephe hattından Ankara'ya olan yürüme mesafesi 100 km'nin üzerindedir.
Ayrıca Bandırma Gemisi'nin kaptanı İsmail Hakkı Durusu da Zinciderelidir. Bugün Şehir Hatları Vapurlarında adı yaşatılır. Milli Mücadele döneminde Kayseri'de tek bir isyan çıkmadığı gibi, Nuh Naci Yazgan gibi önde gelen Kayseri şehirlileri cepheye lojistik ve maddi destek sağlamak için var güçleriyle çalışmış, Kayseri halkı Heyet-i Temsiliye'yi ve Mustafa Kemal Paşa'yı büyük bir sadakatle desteklemiştir. Hatta bugün Kayseri'de Kadınlar Çarşısı diye bilinen yerin hikayesini biliyor musunuz? Bununla ilgili orada anıt var. Milli Mücadele yıllarında Kayserili kadınlar, cephedeki askerlere destek olabilmek için ziynet eşyalarını ve el emeği ürünlerini burada satıp gelirini orduya bağışlamıştır. Ayrıca Konya'daki Delibaş İsyanı ile Yozgat'taki Çapanoğlu İsyanı dahi kitlesel halk hareketlerinden ziyade belirli odakların öncülük ettiği kalkışmalardır, bunlar bile tam manasıyla kitlesel bir isyan olarak nitelendirilemez. Anadolu'da Türk nüfusun yoğun olduğu şehirler arasında ciddi ve kitlesel boyutta isyanların yaşandığı iki ana merkez vardır: Bolu ve Düzce. Hendek ve Adapazarı, Anzavur kapsamında olduğu için saymıyorum. Bunu tarihle ilgilenen herkes bilir. İşin daha da anlamlı tarafı ise bu büyük Bolu-Düzce Ayaklanmaları'nı bastıran komutanın da yine Kayserili olmasıdır. Bu çetin isyanları bastırarak Milli Mücadele'nin arkasını emniyete alan kişi, Kayseri'nin Güllük Mahallesi yerlisi olan Şehit Miralay Nazım Bey'dir.
Evet, Ali Galip de bu aileden (Feyzioğlu) ancak Bandırma Vapuru’nda Atatürk’ün yanında yer alan Tabip Yüzbaşı Behçet Adil Feyzioğlu da bu ailenin bir ferdi. Keza Turhan Feyzioğlu gibi bir hukukçu olan babası Sait Azmi Feyzioğlu, Milli Mücadele’nin Kayseri’deki en önemli örgütçülerinden biriydi. 1921-1923 yılları arasında Misak-ı Millî, kurtuluştan sonra ise Misak gazetesini yayımlayan Sait Azmi Bey, TBMM’de iki dönem milletvekilliği yapmış çok kıymetli bir hukukçuydu. Yine aynı aileden olan ve Kazım Karabekir Paşa’nın damadı sıfatını taşıyan hukuk profesörü Prof. Dr. Feyzi Feyzioğlu da 1983’teki uçak kazasında hayatını kaybedene dek akademik dünyaya büyük katkılar sunmuştu. Bugün Metin Feyzioğlu’nun politik manevraları üzerinden tüm aileyi sadece Ali Galip figürüne indirgemek büyük bir haksızlıktır, zira ailenin genel tarihçesi ve köklü mirası Ali Galip ile tamamen alakasız, tam aksine Cumhuriyet’in kurucu değerleriyle iç içedir. Hain bir aile ise Kazım Karabekir Paşa kızını vermezdi.
Milli Mücadele döneminde Yunan ordusuna katılan, iş birliği yapan veya silah altına alınan Hristiyan nüfusun ezici çoğunluğu Ege, Marmara, İstanbul, Trakya ve Karadeniz (Pontus) bölgelerinde yaşayan Rumlardan oluşmaktaydı. Buna karşın, İç Anadolu'da ve Antalya ile geniş anlamda Akdeniz havzasında yaşayan Karamanlı Rumlar bu sürecin tamamen dışında kalmıştır. Elbette tek tük örnekler olabilir. Coğrafi olarak izole, dağınık ve ağırlıklı olarak kırsal bir nüfusa sahip olan Karamanlılar, Türkçe ana dilli ve asırlardır Türk komşularıyla sorunsuz biçimde bir arada yaşayan bir topluluktu. İşgal hatlarının uzağında kalan ve ayrılıkçı Yunan milliyetçiliğine (Megali Idea) ilgi göstermeyen bu kitle, Milli Mücadele yıllarında da çevrelerindeki Türk ahaliyle olan komşuluk hukukunu korumuş ve çatışmalara bulaşmamıştır. Bunu söylemek bizden bir şey eksiltmez.
Bu tablodaki 1922 verilerinin Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonraki yaklaşık 1 yıllık hummalı ve olağanüstü hazırlık sürecinin bir sonucu olduğunu da eklemek gerekir nitekim I. ve II. İnönü’den Sakarya’ya kadar olan süreçte Türk ordusu asker sayısından tüfeğe, makineli tüfekten topa ve uçağa kadar hemen her kalemde Yunan ordusunun çok gerisindeydi ve Büyük Taarruz öncesi yakalanan bu sayısal denge bile tek başına mucizevi bir lojistik ve askeri başarının göstergesidir.
Samsun'da ev yemekleri kültürü Doğu Karadeniz'e göre net daha iyidir. Bunun temel sebebi, Doğu Karadeniz'in aksine Bafra ve Çarşamba gibi iki devasa ovaya sahip olması, geniş tarım arazileri ve bunun getirdiği hayvancılık/tahıl çeşitliliğinin mutfağa zenginlik olarak yansımasıdır. Samsun sadece ev yemeklerinde değil, çarşı yemeği kültüründe de son derece güçlü bir yerdir, orada sadece pide veya döner değil, çok ciddi bir tandır kültürü de vardır ve benim de çarşı yemeği noktasında favori destinasyonlarımdan biridir. Ancak Antep örneği çok başka bir boyut, Antep’te fırına tepsi veya lahmacun içi göndermek pratik bir mahalle/çarşı kültürü olsa da şehrin arkasında sadece tencere yemeklerinden oluşan envaiçeşit devasa bir ev mutfağı külliyatı var. Dolayısıyla Samsun, ova bereketi ve tandır gibi değerleriyle Doğu Karadeniz genelinden net bir şekilde sıyrılsa da Antep’in o ucu bucağı olmayan ev yemeği çeşitliliğiyle kıyaslamak pek mümkün değil.
Mevzu ayçiçek yağı veya zeytinyağı kullanımı değil; bu tweet'i atan arkadaş zeytinyağını sanki Pandora'nın kutusu gibi kimsede olmayan, ülkenin geri kalanının bilmediği farklı bir şey zannediyor. Zeytinyağı Maraş Pazarcık'ta, Antep Nizip'te, Osmaniye'de, Hatay'da, Amanos Dağları bölgesinde oradaki köylünün tıpkı Ege ve Kuzey Ege'deki gibi bildiği bir şey. Diğer yerlerde de bilinmeyen bir durum değil, 60-70 senedir bu ülkede marketlerde satılıyor; alım gücüne ve damak tadına bağlı olarak kimi insanlar tercih ediyor, kimi daha az tercih ediyor, kimi daha çok. Zeytinyağı bizde saklanan bir mucize falan değil, zaten var olan bir şeydir. Ben Karadenizli değilim ama Karadeniz mutfağını hep küçümserler; ben de derim ki arkadaş adamların mutfağı sınırlı, malzemesi sınırlı ama bak adamlar ne yapmış? Çok güzel dönerler, pideler, envaiçeşit kara fırın lokantalarıyla bir çarşı yemeği kültürü yaratmışlar, İstanbul'da lokantacılığa ve hizmet sektörüne yönelmişler. O bölgeye gidince sahil hattında çok güzel kuzu incik dahi bulursunuz, Karadeniz'de gerçekten dışarıda yeme içme kültürü ciddi anlamda vardır. Ama bunu zeytinyağı üzerinden bir bölge üstünlükçüsü, insan üstünlükçüsü, kültür üstünlükçüsü olarak görünce kardeşim göz var, izan var. Bir düğün yemeği olarak kapkara devasa bir tencerenin i��inde tahta kaşıkla keşkek çevirip duruyorsun, bunu da insanlara düğün yemeği diye veriyorsun. Bir şey demek istemiyorum ama sen öyle dersen sana böyle derler; bir kere kendini Antep, Hatay mutfağıyla mukayese etmemen lazım. Göz var, izan var. Senin de güzel yemeklerin var; ben tüketirim, severim de, mesela Ege'nin meşhur Şevketi Bostan yemeğini çok severim, kendince güzelliği vardır ama görece zayıf bir mutfak üzerinden insanlara parmak sallayınca, başka alıntılarda bunu kültür seviyesine bağlayanları görünce de gerçekleri hatırlatmak gerekiyor.
Çarşı yemeği ile ev yemeği arasındaki ayrımı iyi bilmek lazım. Pide, döner, Akçaabat köftesi, İspir cinsi Çayeli fasulyesi veya kara fırın lokantası tipi pilav birer esnaf ve restorancılık lezzetidir, yani doğrudan "çarşı yemeğidir". Karadeniz’de ev mutfağı seçenekleri coğrafi şartlar gereği daha kısıtlı kaldığı için lezzet zenginliği ağırlıklı olarak bu çarşı yemeği kültürüne kaymıştır. Dolayısıyla ev yemekleri çeşitliliği ile çarşı kültürünü karıştırmadan değerlendirmek gerekir.
Asıl "gümüş kaşıkla doğmak", hiçbir mesleki yeterliliği olmadan siyasi torpille büyükelçi atanmaktır. YDS’den yüksek puan alıp bakanlığın zorlu yazılı ve mülakat sınavlarını geçerek aday meslek memurluğundan tırnaklarıyla yükselmek "ağzında gümüş kaşıkla doğmak" değil, tam aksine fırsat eşitliğinin ve emeğin karşılığıdır.
Bir devletin dış politikasına eleştirel yaklaşmak ayrı bir şey, kurumsal diplomatik ciddiyet ile ciddiyetsizliği ayırt edebilmek ayrı bir şeydir. Türkiye'deki Avrasyacıların tam da yüzleşmesi gereken bu yüzeysel bakış açısına katlanamıyorum. Meseleye sırf Batı karşıtlığı üzerinden o kadar sığ bakıyorlar ki, Avrasya bloğunun sunduğu kurumsal lakaytlığı ve uluslararası hukuk tanımazlığı bir bağımsızlık hamlesi sanıyorlar. Oysa mevzu asla Amerikancı olmak değil, temsil edilen devlet aklı ve kurumsal diplomasi kültürüdür. ABD’nin veya o seviyedeki bir misyonun daha yeni iki gün önce ölen, Lahey’de müebbet almış bir savaş suçlusuna (Srebrenitsa kasabına) taziye mesajı yayınladığını rüyanızda bile göremezsiniz. Şunu da net söyleyeyim, bunu söylerken Avrupa Birliği’ne de asla kefil olmuyorum zira daha Mladiç’in ölümünün ardından Yunanistan’ın eski savunma bakanı bile çıkıp bu kasabı anmaya kalkışacak kadar ikiyüzlü davranabildi. Ancak AB tarafının bu çifte standardı bile Avrasya kanadının fütursuzluğunu aklamıyor. Türk toplumundaki Avrasyacıların bu denli leş ve vasat bir diplomasi anlayışına sığınmaları gerçekten ifrit olunmayacak gibi değil.
Sırbistan ile Republika Srpska’yı aynı çuvala koymak tam anlamıyla bir analiz hatasıdır. Sırbistan; dışa açık, ciddi ticari ağları olan, AB ile müzakere yürüten ve yüz binlerce turisti ağırlayan koca bir devlet. Ha, bu durum Belgrad’ın sütten çıkmış ak kaşık olduğu anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır. Belgrad sokaklarında Ratko Mladic posterlerini görürsünüz, ülkedeki sol siyaset neredeyse sıfırlanmıştır ve kendisine sosyalist diyen partiler dahi bal gibi sağ milliyetçi çizgededir. Sırbistan’da katı bir milliyetçilik her zaman masadadır ancak bu milliyetçilik küresel pazarla, turizmle ve devlet pragmatizmiyle törpülenir. Republika Srpska ise bambaşka bir dünya. Orası dışa kapalı, savaş travmalarına sıkışmış, radikal milliyetçiliği kurumsal bir hayatta kalma refleksine dönüştürmüş izole bir yapı. Yani evet, ikisinde de güçlü bir Sırp milliyetçliği var fakat Sırbistan bu milliyetçiliği ticaretle ve dış dünyayla dengelerken, Republika Srpska tamamen bu dışa kapalı radikalizmden besleniyor.
Ali Bey, sizin dürüstçe yaptığınız "yerli/şehirlilerin olduğu yerde Kürt nüfusu az" tespitini DEM çizgisindekiler bal gibi bilse de inkar ediyor. Oysa kimse "siz yoksunuz" demiyor; sadece "şehirli değilsiniz" tespiti yapılıyor. Buna bile tahammül edemeyip sırf merkezde kalan o daha az nüfusun varlığına dahi tahammül gösteremiyorlar.