En ufak meselede iktidar seçmenine “koyun” diyenler, önlerine konulan her adaya “tıpış tıpış” gidip oy verdiler.
Dünyanın en beceriksiz en ahlaksız adamları, kendilerini Atatürkçülük maskesi ile pazarladı, neredeyse sırtlarında taşıdılar.
Yetmedi… Mücadelenin en yoğun zamanında FETÖ’nün kayığına hiç düşünmeden bindiler, her algı operasyonunun peşine takıldılar.
O da yetmedi… Sırf iktidara zarar verme uğruna devlet kurumlarını itibarsızlaştırdılar; ne idüğü belirsiz dernekleri ise devletin alternatifi gibi pazarladılar.
Bugün oy verdikleri adama “hain” diyorlar.
Para yağdırdıkları adam ise dolandırıcılıkla suçlanıyor…
Millete “koyun” diyenler biraz olsun utanır mı?
Sanmam
Lan olm, ben size gidin AKP’ye, Erdoğan’a oy verin demiyorum.
Burada bugüne kadar yaptığım tantanadan sonra kimse inanmayacak ama ben ömrümde bunlara oy vermedim. İster inan ister inanma.
Benim tek gayem, sırf bunlara karşıyım dedi diye her gelen andavala koşarak oy vermemeniz.
Kemal’le olmaz bu iş diyoruz, ana avrat düz gidiyorsunuz. Bugün geldiğimiz noktada siz Kemal’e düşman oldunuz. Hani namuslu, çok iyi dedem pirom müthiş bir CB adayıydı? Daha şimdi mi ayıktınız olana bitene?
Deprem oluyor, Kızılay’a bağış yapmamak için gidip alkolik, kumarbaz, tescilli çek-senet dolandırıcısına milyarlar yolluyorsunuz.
İkinci Atam diye desteklediğiniz adamın yemediği halt kalmamış. Zencilerle gruba girmekten bile geri kalmamış.
Nasıl bitmez bir derdiniz, nasıl sönmez bir nefretiniz var da bu kadar boş beleş adamı ihya edip kendiniz telef olmaya devam ediyorsunuz?
Ha, bir de size sorsak bu ülkenin modern, çağdaş, eğitimli crème de la crème kitlesi sizsiniz. Her şeyin en iyisini bilen siz adamın iyisini seçemiyonuz.
Konya’da çobanlık yapan ilkokul mezunu kadar bile olanı biteni değerlendirmekten nasıl aciz olabiliyorsunuz?
25 senedir yenile yenile mi mala bağladınız, yoksa en baştan mı maldınız çok merak ediyorum ama bu soruyu cevaplamaya yaşım yetmiyor.
Kendinize gelin artık.
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” hakikatini dillendiren herkese selam olsun.
Bu hakikatin görülmesi için gayret eden kardeşlerimiz varolsunlar.
Bu hakikat her zaman ve her yerde kalbimizin sancağıdır.
Bu hakikatin duyulmasını ve görülmesini engellemeye çalışanlar utansınlar.
Barbarca eylemlerde bulunanlar, sadece kendi alınlarına büyük bir utanç yazdılar.
#Emrolunduğungibidosdoğruol
Cüneyt Özdemir:
1997 yılıydı, Mehmet Ali Birand ile birlikte İstanbul Üniversitesi'ne gitmiştik. İBB Başkanı Erdoğan orada öğrencilerin sorularını yanıtlıyordu.
Bir kız öğrenci İngilizce olarak "İleride Başbakan seçilirseniz dünya liderleriyle hangi dilde konuşacaksınız" diye sordu. Erdoğan İngilizce bilmediği için anlamadı. Bir daha sordu aynı soruyu İngilizce.
Erdoğan, Birand'a dönüp "Ne diyor" dedi. Birand tercüme etti. Erdoğan da o dönem "Türkçe" demişti.
Yıl 2026, NATO'nun açılış konuşmasını Cumhurbaşkanı Erdoğan 32 lidere Türkçe yapıyor.
Biz hafızası çok şey bir toplumuz unutuyoruz bir dönem neler yaşandığını.
Dönemin başbakanının dünya liderlerinin buluştuğu bir yere eşinin başörtüsü var diye alınmadığını ya da;
bir belediye başkanına İngilizce olarak küçümseyerek "Ya sen İngilizce bilmiyorsun günün birinde ne diye hitap edeceksin" diye sorduğunda "Türkçe" dediğinde insanların güldüğünü ve bugün tam da o gün o salonda dediği gibi Türkçe konuştuğunu görünce insan tabi nereden nereye diyor.
Dün Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde yaşananlar, bize “özgürlük” dediğimiz şeyin sınırlarını yeniden konuşmak zorunda olduğumuzu bir kez daha hatırlattı.
Siyasi içerikli pankartlar ifade özgürlüğünün doğal bir parçası olarak kabul edilirken, Kur’an-ı Kerim’den “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hud Suresi, 112. ayet) ifadesini taşıyan bir pankartın fiziksel müdahaleyle engellenmeye çalışılması, ardından da görünürlüğünün kapatılması, o ayetin kamusal alanda görünür olmasından duyulan rahatsızlığın açık bir ifadesidir.
Daha birkaç hafta önce, Deniz Göktaş’ın Kur’an-ı Kerim’e yönelik saygı sınırlarını zorlayan ifadeleri günlerce “mizah, sanat özgürlüğü ve ifade hürriyeti” adına savunuldu. Bugün ise aynı çevrelerin, bir ayetin yer aldığı pankarta dahi tahammül edememesi, meselelerinin “özgürlük” değil; “kimin konuştuğu” olduğunun en açık göstergesidir.
Bu tablo ne yazık ki yeni değil. Geçtiğimiz yıl kampüsteki mescit tartışmaları da aynı yaklaşımın farklı bir tezahürüydü. İnanç özgürlüğü taleplerinin sürekli ötelenmesi, dini kimliğin kamusal alanda görünürlüğünün bir “sorun” olarak görülmesi ve bugün bir ayetin perdeletilmeye çalışılması aynı kültürel hiyerarşinin parçalarıdır.
Yeditepe Üniversitesi’nin son yıllarda farklı vesilelerle ortaya koyduğu kurumsal refleks de bu tartışmalardan bağımsız değildir. Bir dönem başörtülü öğrencilerin eğitim hakkını tartışma konusu haline getiren anlayışın gölgesi, aradan geçen yıllara rağmen farklı biçimlerde varlığını sürdürüyorsa, burada bireysel hatalardan değil, kurumsallaşmış bir zihniyetten söz etmek gerekir.
Türkiye, başörtüsü yasaklarını, ikna odalarını ve inanç üzerinden kurulan vesayet düzenini büyük mücadelelerle geride bıraktı. Fakat görüyoruz ki bazı çevreler, vesayeti terk etmek yerine yalnızca aktörlerini değiştirmiş durumda. Dün başörtüsünü kamusal alandan dışlamak isteyen anlayış, bugün bir ayeti kamusal alandan perdelemeye çalışıyor.
Mesele bir pankart değildir. Mesele, bu ülkenin asli kültürel kodlarına duyulan tahammülsüzlüktür.
Gerçek çoğulculuk, siyasi sloganlara alkış tutarken kutsal değerlere sansür uygulamak değildir. Bir ayetin görünürlüğünden rahatsızlık duyan bir özgürlük anlayışı, özgürlük değil, yeni bir tahakküm üretir. Eğer bir ayet, bir hukuk fakültesi mezuniyetinde perdelemeye çalışılacak kadar “tehdit” olarak görülüyorsa, üzerinde konuşmamız gereken mesele özgürlük anlayışımızdır.
Bu topraklar, tarihte bıraktığı seküler kültürel tahakkümün yeni versiyonlarına müsaade etmez.
O salonda bu rezilliği alkışlayan ve/ya alkışlara ses etmeyen, “başörtülü” veliler de vardı. Hiç bir yuhalama veya linç, o başörtülü ablalarımın sessizliği kadar yakmadı canımı.
Ağaç, baltaya demiş ki:
“Ben senin beni kestiğine değil, sapının benden olmasına üzülüyorum!”
28 Şubatta başörtü mücadelesini kazandık ama o örtülerin içindeki başları kaybettik sanırım...
1) Dün, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet törenindeki rezalet, utanç vericiydi.❗️
Tören sahnesinde bazı öğrenciler özgür şekilde imamoğlu’nu destekleyen ve hükümeti eleştiren politik dövizler açarlarken ben de “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. (Hud-112)” ayet yazılı pankartımı açtım. Fakat bazı öğrenciler ayetten duydukları rahatsızlıkla, pankartımı fiziksel müdahaleyle indirmeye çalıştılar. Buna güçleri yetmeyince de Sn. Dekan’ımız Yener Ünver’in teşvik ve desteğiyle önümde kortej oluşturup ayetin görünmesini engellemek suretiyle sansür uyguladılar.
Başta Sn. Mesut Hakkı Caşın ve videonun sonunda “işte yeditepe’nin ruhu” diye bağıran Rektör Yardımcımız sn. Sedefhan Oğuz olmak üzere bazı hocalarımız da tüm salonla birlikte bu saygısızlığa maalesef alkışlarla ve kışkırtmalarla destek verdiler.
Sn. Bedrettin Dalan, sahibi olduğunuz @YeditepeUni ‘nin ruhu, rektör yardımcınızın ikrar ettiği gibi, din düşmanlığı mıdır gerçekten ?
Hashtag: #yeditepedeislamofobi
+++👇🏻
Sevda Türküsev, hikayesinde paylaştığı videoyla dindar insanları hedef alan sosyal medya fenomenini sert sözlerle eleştirdi.
◽️Ablam kaykılmış yatağa, ‘Başımıza ne geliyorsa dinci insanlardan geliyor. Orman yangınları, ülkeyi soyanlar...’ diyor. Söylediğin cümlede dindar insanları hedef alıyorsun.
◽️Sen bir inancı yargılayamazsın. Bir konuyu, bir eylemi yargılayabilirsin. Ama sen doğrudan inanan insanları hedef gösteriyorsun.
◽️Sonra kalkıyor, ‘Ben yanlış anlaşıldım.’ Bunlar zaten hep böyle yapıyor. Gayet doğru anladık. O cümleyi yanlış anlamak için cidden aptal olmak gerekiyor.
@sevdaturkusev
Sevda Türküsev:
◽️Çürümeyi görüyor musunuz? Anne oynuyor, baba anneye tempo tutuyor, kız çekiyor. Ailece, sanki zannedersin ki bir yarışma programında zafer kazanmışlar. Çürümeyi buradan anlayabilirsiniz.
◽️Başörtülülerin halay çektiğini de görüyoruz. Bu çok aşırı bir şey. Yani kendini kaybetmiş sahnede, kıvırıyor da kıvırıyor. Kocası da karşısında. Kızı da çekiyor. Al sana çürüme. "Ay ne var, oraya da gidelim, onu da yapalım." derken başörtülü savruklar oluşmaya başladı.
◽️Bu muydu özgürlük? Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu başörtüsü özgürlüğünü çarçur edin diye mi ömrünü vermedi. Siz inançlarınızı ve ibadetlerinizi çok rahat yapın diye verdi.
◽️28 Şubat'ta ve hâlâ bu kafadakilere asla hakkımı helal etmiyorsam, başörtüsünü taşıyamayan, böyle haddini aşanlara da mücadelemizin hakkını helal etmiyorum.
@sevdaturkusev
Ahmet Hakan:
Bir mizahçı, Atatürk’e dokunduğunda gözaltına alınmıştı.
Emrah Safa, “Ne var bunda? Mizah sınırsızdır” videosu çekmedi.
Bir mizahçı, Alevilere dokunduğunda büyük tepki almıştı.
Emrah Safa, “Tepki çok yanlış. Mizah sınırsızdır” videosu çekmedi.
Ne zaman ki sıra Kuran’a / Allah’a / Peygamber’e / dine / diyanetegeldi.
Emrah Safa, tereddütsüz raconu kesiverdi:
“Mizahçının görevi dokunulmazlara dokunmaktır, söylenmeyeni söylemektir.”
Size bir şey söyleyeyim mi:
Sınırsız mizah özgürlüğü, bizim toplumumuzda kocaman bir masaldır.
Deniz Göktaş’ın yaptığı din şakasına sonsuz destek veren DEM’liler, daha dün Kürt kadını fıkrası anlatan 90 küsur yaşındaki iş insanını bir kaşık suda boğmaya kalkışıyorlardı.
Ne yani?
Bizde sadece din / iman / Kuran / Allah mı dokunulmaz?
Atatürk de dokunulmaz. Alevilik de dokunulmaz. Etnik kimlikler de dokunulmaz.
Bizdeki esas sorun şurada: Başkasının dokunulmazına dokunulduğunda sınırsız mizah nutukları atıyoruz. Kendi dokunulmazımıza dokunulduğunda böyle mizah olmaz tavrı koyuyoruz.
Sonuç olarak bizim toplumumuzda “sınırsız mizah özgürlüğü” masaldır ama “sınırsız ikiyüzlülük” buz gibi gerçektir.
"Mizahtan korkuyor musunuz?"
Kuran'ı Kerim'e hakaret eden Deniz Göktaş'ı savunan CHP'li Ali Mahir Başarır,
Aleviler ile ilgili şaka yapan Pınar Fidan'a hakaretler etti.
📌Not: Pınar Fidan Alevi bir stand-up sanatçısı
Pınar Fidan, hakkında tepkiler sonrası savcılık soruşturma başlatı ve yargılandı.
Tepki verenler: CHP'liler ve Alevi dernekleri idi.
İşte onlardan sadece bir tanesi.
Şerefli Türk Ordusunda amiralliğe kadar yükselmiş.
TCG Anadolu gemisinden bahsederken gözlerindeki nefrete bir bakın.
Yusuf Alabarda'dan dinleyelim.
⭕️Bunlar bu cesareti nerden ve kimden alıyor?
Ekrem İmamoğlu'nun karısı olmaktan öte hiçbir sıfatı olmayan Dilek İmamoğlu kim ki ona ''Basın Danışmanı'' olarak görevlendirilen kişi her ay 340 bin TL'yi İBB şirketinden alıyor..!
AK Parti MKYK Üyesi Mahir Ünal:
▪️ "Yıllardır Türkiye'de medyayı 'yandaş ve bağımsız' diye tasnif edenlerin en temel iddiası, gazetecinin bağımsız olması gerektiğiydi.
▪️ Oysa bugün görüyoruz ki bağımsızlık dedikleri aslında zorunlu bağımlılıklarını perdelemekmiş.
▪️ Sözcü TV'de izlediğimiz tablo, gazeteciliğin bağımsız duruşundan ziyade, zorunlu aidiyetin diliyle konuşan bir medya pratiğini ortaya koydu.
▪️ Soru sormak başka, muhatabı kendi kanaatine mahkum etmeye çalışmak başkadır. İstedikleri cevabı alana kadar sormaya devam edeceği tehdidini savuran bir tutum gazetecilik değildir. Gazeteci cevap arayan kişidir, cevabı dayatan değil.
▪️ Medya, fikirlere alan açtığı ölçüde kamusaldır. Kişilere zorunlu aidiyet ürettiği anda ise kamusal niteliğini kaybederek bir aparata dönüşür. Bugün yaşanan tam da budur.
▪️ Dün başkalarını 'yandaşlık'la suçlayanların, tüm delilleri ile hırsızlıkları ortaya dökülenleri savunmak söz konusu olduğunda aynı eleştirel mesafeyi koruyamaması; meselenin ilkesel değil, konjonktürel olduğunu gösteriyor.
▪️En tehlikeli olan ise bunun normalleşmesidir. Çünkü yankı odaları sadece siyasette kurulmaz, medya da kendi yankı odasını inşa eder.
▪️ Aynı cümlelerin tekrarlandığı, aynı kanaatlerin dolaşıma sokulduğu ve farklı seslerin meşruiyetinin baştan reddedildiği bir düzende, hakikat yerini kolektif onaya bırakır.
▪️ Hakikat, her dönemde herkese aynı mesafeden bakabilme ahlakını gerektirir."