Bir erkek bir kadını gerçekten seviyorsa, onu düşünür ve kalbinden onu mutlu edecek şeyler yapar. İşleri yoluna girer, şansı açılır. Kadının enerjisi ne kadar güçlüyse, erkeğin hayatındaki şans da o kadar artar - her şeyi düzene girer.
Ve sonra erkek için bir sınav gelir: Ya minnettar olur, kadına iyi davranmaya ve ona (elinden geldiğince, içtenlikle) değer vermeye devam
eder,
ya da egosu büyür ve "ben ne kadar harikayım" diye düşünmeye başlar. Kibirlenir ve kadına aptalca davranır:
soğuk olur, kararsız olur ya da başka kadınlarla görüşmeye başlar vs.
Ve işte o zaman hayat ona cevabını verir: şanssızlıklar başlar, kazancı düşer, sağlığı bozulur, arabası bozulur, insanlarla ilişkileri kötüleşir.
Biz ilişkiye başladığımızda ve sonunda evlendiğimizde, benim erkek arkadaşım - şimdi ise eşim - şansın içinde yüzüyordu, beraber yüzüyorduk yani. Çok mutluyduk.
Ama ne zaman yanlış davranmaya başlasa, hayat ona dersini verirdi. Sonra kendini düzeltirdi ve her şey yine yoluna girerdi.
BİLGENİN AHMAK KORKUSU
“Adamın biri bir gün Hz. İsa'nın hızla dağa doğru kaçtığını görüp sebebini merak etti ve ardından seslendi:
"-Ardında kimse görmüyorum, bu kaçışın da kimden?"
Hz. İsa ona cevap vermek için bile durmadı ve koşmasını sürdürdü...
Beriki iyice merak etmişti; o da Hz. İsanın peşine takıldı:
"-Allah rızası için söyle," dedi. "Senin gibi korunmuş bir insanı bu kadar korkutan şey ne olabilir, kimden kaçıyorsun?"
Hz. İsa:
"-Bir ahmaktan kaçıyorum." cevabını verdi. Adam şaşırdı:
"-Allah Allah. Sen kutlu nefesinle körleri ve sağırları iyileştiren, ölüleri dirilten İsa değil misin?"
"Çamurdan kuşlar bile senin elinde can bulup uçmuşken bir ahmaktan kaçmak da neyin nesi!"
Hz.İsa:
"-Bütün bu söylediklerin doğru ama iş senin bildiğin gibi değil. Okuduğum ism-i azam duası köre ve sağıra tesir eder, ölüyü diriltir. Hatta dağa üflesem dağ bile parçalanır. Ama ahmağa yüz binlerce defa okudum yine de nefesim çare olmadı. Kuma ekilmiş tohum gibi emeğimden bir mahsul alamadım."
Adam:
"-Peki ama bunun sebebi nedir? Niçin ahmak diğer dertliler gibi şifaya kavuşmuyor?"
"-Çünkü ahmaklık Hakk'ın bir kahrıdır. Halbuki diğer bütün hastalıklar kahır değil bir iptila ve imtihandır. Hastalara ve dertlilere acınır; ahmaklıksa düşmanın ta kendisidir. Ezelde vurulan o mühre çare eli ulaşmaz."
Hz. Mevlana şöyle devam eder:
"İsa nasıl kaçtıysa sen de ahmaktan kaç! Ahmakla sohbet, nice kanlar döktü! Hava, suyu yavaş yavaş çeker alır ya ahmak da dininizi böyle çalar, böyle alır işte. Altına taş koymuş adamın harareti nasıl gider, o adam nasıl soğuk alırsa ahmak da sizden harareti, aşkı iştiyakı çalar, size soğukluk verir! İsa'nın kaçışı korkudan değildi. O zaten emindi, fakat size öğretmek için kaçmıştı. Zemheri rüzgarları alemi doldursa bile o parlayıp duran güneşe ne gam?"
(Mesnevi, 3.cilt, b. :2570 vd.) (aktaran @1saitB üstadıma minnetle)
aslında her şey bundan bir kaç yıl önce başladı biliyor musunuz? abdulfurkan can'ların sakalından akan abdest suyunu şalı ile silmek istediğini bizlerin de bilmesini isteyen kevser su'ların tweetleri ile tanıdık yıllar önce romantik islamcıları.
sevdiği ile abdest yarışı yapmak isteyen ve mutlaka elif gibi dimdik sevenler de işin içine karışınca, "la tahzen" diye teselli etmek de bize kaldı haliyle.
hz. yusuf'un hikayesini 'sabır direnişi' değil de 'aşk hikayesi' diye anlatanların üç kere ağzına üç kere de burnuna kürekle vurmak istesek de bazen, sabırla bekliyoruz bir umut belki düzelirler diye.
işin goy goyu bir tarafa da bizi çarmıha falan zorla germelerine lüzum kalmadı, kendi nefsimizin çarmıhına hevesle uzatıyoruz bileklerimizi kardeşler.
küfrün kucağına bağdaş kurup iman türküleri çağırmanın adını 'çağa ayak uydurmak' diyoruz artık. gevşek ağızlı bir konfor dindarlığına teslim olduk hepimiz. etini budunu kaybetmiş, ruhunu şeytana kiralamış, tepeden tırnağa ambalaj kokan bir uyuşukluk halindeyiz.
biraz daha beğeni alabilmek, biraz daha takdir toplayabilmek gayesiyle satamayacağımız hiçbir değer kalmadı elimizde. bütün haysiyetimizi, bütün iddiamızı bir avuç alkışa bozdurduk yani en nihayetinde.
acının, yoksulluğun, mazlumun yanında saf tutmak yerine, güçlünün sofrasından dökülen kırıntıları kapışmaya koşuyoruz iştahla. hal böyleyken dönüp aynadaki yansımamıza bile bakmadan, "bu ümmet neden bu halde?" diye sorabiliyoruz yüzümüz kızarmadan.
sağa sola bakmadan ruhumuza bakmak zorundayız. “ey iman edenler iman edin” ayetini gönlümüze vird edinmek zorundayız.
ezgi akgül
7 mayıs 2026 / ankara
Bir gün çok özel, ertesi gün hiç gibi hissettirenlere kendinizi sevdirmeye çalışmayın. Sizi hayatına yerleştiremeyen birinin kıyısında beklemek ruhu çürütür. Sizi kaybetmek için oynayanı serbest bırakın.
Bırakın Kazansınlar; Ruhunuz Bir Dengesizliğin Savaş Meydanı Değildir. ;)
bedel ödemekten o kadar korkuyoruz ki, kendi hayatımızın direksiyonunu başkalarının eline veriyoruz. sonra da arka koltuğa kurulup 'şoför arabayı çok kötü kullanıyor' diye şikayet ediyoruz. kendi bacağımıza sıkıp, ambulans geç kaldı diye sağa sola bağırmaktan vazgeçmeliyiz.
26 yıl eğitimcilik yapmış ilkokul ortaokul ve lise müdürlüğü ve öğretmenliğinde bulunmuş bir kardeşiniz olarak yeniden hatırlatmak da fayda görüyorum:
1-4+4+4 kesintisiz eğitim sisteminden vazgeçmeli kesintili eğitim modeline geçmeliyiz...
2-Eğitim süresi çok uzun en geç 22 yaşında üniversiteden mezun olabilecek bir sistem üzerinde çalışılmalı.
3-Okullarda dijital eğitimden kesinlikle vazgeçilmeli...Defter kalem kitapla eğitime geçilmeli...Laboratuvarlar yeniden hayat bulmalı...
4-İlkokulda kesinlikle sınav yapılmamalı...
5-Acilen LGS Sınavı daha sonra da TYT ve AYT sınavı kaldırılmalı...
6-Üniversitelerin en az yarısı kapanmalı ya da dönüştürülmeli. Meslek yüksek okullarına son verilmeli...
7-Sınıfta kalma tavizsiz uygulanmalı...
8-Disiplin suçları sicile işlenmeli son yıl düzelme varsa öğretmenler kurulu kararıyla kaldırılmalı...
9-Okumak istemeyen ya da okuyamayacak durumda olan çocuklara hemen meslek öğrenmeleri sağlanmalı...
10-Meslek Liselerini bitirenlerin işe girecekleri bir sistem üzerinde çalışılmalı...
11-Okullara tuşlu telefonla gelinebilmeli ve telefonlar girişte toplanmalı çıkışta verilmeli...
12-Güzel sanatlar ve spor liseleri arttırılmalı...
13-Sadece akademik başarı değil duygusal sosyal sportif kültürel sanatsal başarılar da en az akademik başarı kadar önemsenmeli...
14-Anaokullarında televizyon tablet ekran gösterilmeden çalışma yapılmalı...
15-0-6 yaş sıfır ekran olmalı çocuğu anne yetiştirmeli...
16-18 yaşından önce sosyal medya açılmamalı...
17-Veli toplantılarına anne ve baba katılması zorunlu olmalı...
18-Sabah okul, akşam etüt geç saatlere kadar sosyal hayattan koparan eğitim anlayışı acilen terk edilmeli...
19-Mezuniyet törenlerine sadece üniversite bitiminde izin verilmeli..
20-Ders kitaplarından sanki Yaratıcı yokmuş doğa kendi kendini var etmiş gibi geçen kelime cümle kavram resim şekil grafik ne varsa ayıklanmalı...Yüce Allah ve Hz. Peygamberimiz (sav) en geç anaokullarından başlayarak öğretilmeli...
EVLENİYOR MUSUN?
Bizim Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde ağzı biraz bozuk hocamız vardı. Bir gün derste, hiç beklemediğimiz bir yerde sözü evliliğe getirdi ve dedi ki:
“Evleneceğiniz kadında üç şeye bakın: bileği, çekmecesi ve annesi.”
Gençtik. Önce güldük, sonra şaşırdık. Bilek ne alaka, çekmece ne alaka, anne ne alaka?
Meğer adam, bir cümlenin içine bir medeniyetin evlilik terazisini koymuş.
Bilek dediği yalnız kemik inceliği değildi. Zarafetti. İnsanın hareketine sinmiş ölçüydü. Bir bardağı tutuşunda, bir çocuğun başını okşayışında, sofraya ekmek koyuşunda belli olan o ince kadınlık hâliydi.
Çekmece dediği yalnız eşya düzeni değildi. İç dünyanın aynasıydı. Dağınık bir çekmece bazen dağınık bir ruhun, titiz bir çekmece bazen emanet bilen bir kalbin işaretidir. Çünkü insan evvela küçük şeylerde belli olur. Büyük laflar herkeste vardır; asıl insan, mendilini nereye koyduğunda anlaşılır.
Anne dediği de yalnız genetik değildi. Zamanın insanda neyi büyüttüğüne bakmaktı. Güzellik yaşlanınca hırsa mı dönmüş, huya mı? Yüz çizgileri merhametle mi derinleşmiş, öfkeyle mi? Bir kadın annesine benzeyebilir; bazen yüzüyle, bazen sesiyle, bazen de kırıldığı yerde verdiği tepkiyle.
Ben de bugün o hocanın sözüne birkaç şey eklemek isterim.
Evvela kadına değil, kendine bak.
Sen yurt tutacak adam mısın?
Yuva kurmakla ev açmayı aynı şey sanmıyor musun?
Belâ gelince kapının eşiğinde duracak mısın, yoksa ilk rüzgârda savrulacak mısın?
Fakirlik, hastalık, borç, dert, gurbet, kırgınlık geldiğinde o evin direği olabilir misin?
Çünkü evlilik yalnız sevda treni değildir. Evlilik biraz da nöbettir.
Birbirinin uykusuna, hastalığına, suskunluğuna, yaşlanmasına nöbet tutmaktır.
Sonra karşındakine bak.
Kavga ve gürültü içinde büyümüş bir kalp mi getiriyor sana? Eğer öyleyse, o evin yankısı sizin evinizde de duyulur mu? İnsan çocukluğunun sesini kolay susturamaz. Bazıları sevgiyi bağırmadan anlatamaz; bazıları huzuru görünce bile huzursuz olur.
Kadın olmanın keyfini yaşayan biriyle mi evleniyorsun, yoksa dünyaya erkek gelmediği için kendine küsmüş biriyle mi? Bu ince bir meseledir. Çünkü kendi varlığıyla barışık olmayan insan, başkasının varlığına da huzur veremez. Kadınlığını yük bilen de, erkekliğini tahakküm sanan da yuvaya denge değil, hesap getirir.
Dedikoduya teşne biriyle mi evleniyorsun?
Başkasının kusuruyla beslenen bir dil, bir gün kendi evinin etini de yer. Bugün komşuyu çiğneyen yarın seni de çiğner. Çünkü gıybet, önce dilin değil, kalbin bozulmasıdır.
Bir de şuna bak:
Merhameti var mı?
Hayvana, çocuğa, yaşlıya, garsona, kapıcıya, hastaya, düşküne nasıl davranıyor? İnsan kendinden güçsüz olana nasıl davranıyorsa, gerçekte odur. Büyük sofralarda takınılan nezaket aldatabilir; ama küçük bir öfke anı insanın bütün terbiyesini ele verir.
Ve nihayet şunu unutma:
Evlilik, iki kişinin birbirini beğenmesi değildir sadece. İki soyun, iki evin, iki çocukluğun, iki yaranın, iki duanın, iki korkunun aynı çatı altında imtihana girmesidir.
Onun için eski insanlar “hayırlı kısmet” derdi. “Güzel kısmet” demezdi, “zengin kısmet” demezdi, “hayırlı” derdi.
Çünkü güzellik solar. Para azalır. Heves geçer. Ama huy kalır. Edep kalır. Merhamet kalır.
Bir de insanın zor günde kim olduğu kalır.
O yüzden evleneceğin kişiye bakarken yalnız gözünle bakma.
Soyuna sopuna değil, haline bak.
Sözüne değil, susuşuna bak.
Gülüşüne değil, öfkesine bak.
Süsüne değil, çekmecesine bak.
Gençliğine değil, annesinin yaşlanışına bak.
Ve hepsinden önce aynaya bak:
Ben bu yuvaya yük mü olurum, yoksa omuz mu?
"yakışır abla sana, dost düşman ��atlar,” dedi.
ne yakışır bize sahi?
mutluluklarımızı, başarılarımızı ya da herhangi başka bir şeyi bir başkası üzerinden değerlendirmek mi yakışan bize?
neydi yakışan; birisinin mutsuzluğundan mutluluk devşirmek miydi?
birinin boynunun bükülmesinden dolayı omuzlarımızın dikleşmesi miydi bize asıl yakışan?
ne yakışır bize sahi?
bize kendi tenimizden, kendi çıplaklığımızdan utanmamak yakışır. başkalarının yalan yanlış tezgâhlarında dokunmuş kumaşları üstümüzden yırtıp atmak yakışır bize.
bize kanamak yakışır biraz da.
başkasının mutsuzluğundan sinsi bir sevinç devşirmek yerine, kendi yaramıza bakıp insan olduğumuzu hatırlamak yakışır.
birilerine yaranmak adına bükülen boyunları gördükçe, kırılmayı göze alıp dimdik durmanın bedelini ödemek yakışır.
bize en çok kendimiz kalmak, kendi ateşimizde kül olmak yakışır.
kendi ateşimizde kül olmaktan korkmamak gerek.
zaten başkalarının üflediği rüzgârla harlanıp sahte bir ateşte yanmak, yaşarken ölmeye benziyor.
bize hayatta kalmak değil bize yaşamak yakışır.
yaşamak, betona ve asfalta inat, toprağın kavuran nabzını çıplak ayak tabanlarında hissedip her sabah kavgaya durmayı emreder bize. bize belletilen yalanların, sahte cennet vaatlerinin suratına okkalı bir tükürük savurmanın adıdır yaşamak.
sahi nedir yaşamak?
yaşamak, yalanın paspası olmayı reddedip, namlunun ucunda açan bir çiçeğin vakarını kuşanmak.
gözlerimizi bağlayan ipek mendilleri yırtıp atmak, gerçeğin paslı demirini avuçlarımızda kanatıp tutmayı öğrenmek zorundayız.
gerisi sadece bir oyalanma, gerisi vaktini bekleyen bir toprak olma telaşı…
ezgi akgül
3 haziran 2026 / ankara
ACİL HAREKETE GEÇME ÇAĞRISI!
Daha önce belgeleriyle paylaştığım üzere 7 yaşındaki masum oğlum Litvanya’da annesi ve annesinin kocası tarafından şiddete uğramakta. Uzun zamandır bir baba olarak ona sarılamamak, sesini duyamamak, gözyaşlarını silememek benim için zor olsa da burda önemli olan ben değilim. Çünkü oğlum gözünü intikam ve nefret bürümüş ve kendisine şiddet uygulayan annesinin engellemesi nedeniyle buradaki hiçbir arkadaşı ve sevdiğiyle telefonla bile iletişim kuramıyor. Oradaki yetkililerse çocuğumun şiddete uğradığını defalarca belirtmesine rağmen kıllarını kıpırdatmayarak bu şiddetin giderek artmasına araç oluyor.
Şimdi öğrendim ki o küçük bedeni ve ruhu bu şiddet ortamının yaralarıyla baş edemez hale gelmiş ve kendisine oradaki psikiyatristler eliyle FLUOKSETİN isimli bir antidepresan ile TİAPRİD isimli ağır bir şizofreni ilacı başlanmış. Bu ağır ilaçların başlanmış olması da henüz 7 yaşında olan ve öğretmeninden psikologuna Türkiye’de kendisini tanıyan herkesin dünya tatlısı, mutlusu ve akıllısı dediği çocuğumun, Litvanya’daki şiddet ve ihmal nedeniyle psikolojisinin günden güne bozulmakta olduğunu ve artık o narin ruhu ile bedeninin de bunları taşıyamayarak alarm verdiğinin evrensel bir kanıtı aslında.
Buna rağmen oranın yetkilileri burada onu haksızca teslim eden bizim yetkililerin aksine kendi vatandaşlarını koruma güdüsüyle harekete geçmiyor. Bir çocuk psikiyatristi ve baba olarak evladımı koruyamamanın acısıyla yüreğim yanıyor, bu gidişatın artık onun hayatını tehdit ettiğini ve anne ile kocasının bu tutumlarını durdurmazsak oğlumun hayatını kaybedebileceği hususunda gerek Türk gerekse de Litvan yetkilileri uyarmak istiyor, sizleri de küçücük yavrumu korumak için sesinizi yükseltip harekete geçerek destek olmaya davet ediyorum!
Lütfen bu küçük çocuğun masum yüzü, ve yapayalnız kalmış kırılgan yüreğini düşünün ve onu bu karanlıktan kurtarmak için harekete geçin. Bu mecradaki birlik ve berberlik ruhunun nice haksızlıklarla acıları dindirdiğine çok şahit oldum ve gururla vesile olmuş biri olarak şimdi 7 yaşındaki oğlum için de kenetlenmenizi rica ediyorum. Ben 15 aydır haksız yere fiziksel temasım ve 6 aydır telefonla görüşmem bile engellenmiş bir baba olarak çocuğumun psikolojisinin bozulmasına engel olamadım. Ve çocuğumun psikolojik ve duygusal açıdan günden güne daha da kötüye gidişatını engelleyemiyorum.
Çocuk şiddete uğradığını söylüyor, davranış sorunları sergiliyor, yetmiyor kendisine iki tane psikiyatrik ilaç başlanıyor. Orada kötü bakıldığına ikna olmak için daha ne olması lazım. İllaki ölmesi mi lazım?
Ben de yavrum için adaleti, bugüne değin bu mecrada kendilerine ses olmaya çalıştığım değerli anne babalar Nizamettin Kabaiş, Bedriye Doku, Yasemin Minguzzi ve Şaban Vatansever gibi öldükten sonra aramak istemiyor ve onu buradaki cennetinden koparanların o ölmeden onu orada koruyup yeniden buradaki cennetine ulaştırmalarını talep ediyorum.
Çocuğun en temel hakkı olan sevgi, güvenlik ve huzur ortamına kavuşması için sesinizi onun yerine nolur yükseltin.
Oğlum için siz de bir abi, abla, teyze, amca olun; onu orda yalnız bırakmayın!
Şimdiden atacağınız en küçük adım ve ses için sonsuz teşekkürler
@RTErdogan@dbdevletbahceli@LithuanianGovt@GitanasNauseda@IRuginiene@HakanFidan@LithuaniaMJ@LithuaniaMFA@ABilotaite@IRuginiene@GitanasNauseda@UNICEF@save_children@LithuaniaME @vaikoteises
hani “ben öyle yapmam” derken kurulan o yüksek köprü var ya, hayat gayet sakince ayağına bir taş koyuyor ve “hadi yürü bakalım” diyor insana.
günün birinde, tam da kınadığın yerden kanıyorsun yani.
birine çok gördüğün merhamet, gün geliyor en çok senin ihtiyacın oluyor.
“bu kadarcık şey yüzünden boşanılır mı?” diye dudak büken biri, aynı mahkeme salonunda, aynı evrakın altına eli titreye titreye imza atıyor mesela. “şu çocuk niye böyle, ailesi terbiye verememiş” diye ahkâm kesen biri, bir gün kendi çocuğunun savrulduğu yerin kıyısında debeleniyor; ya da “bu kadar mı küçüldün, bu kadar mı düştün?” diye tepeden bakan gözler devran dönünce, kendi kırgınlığının daracık ve karanlık koridorlarında nefes nefese kalıp bir çıkış kapısı arıyor.
dün “asla düşmem” dediğin yer, bugün uykusuz bir gecenin, bir yalnızlığın, bir kaybın ardından ayağının altındaki ilk çukura dönüşebiliyor.
kendi zindanımızın gönüllü gardiyanı olurken başkasının felaketine alkış tutmanın bedelini er ya da geç hepimiz ödüyoruz.
çünkü insanız.
bütün ağırlığımız, perişan zaaflarımız, çiğ heveslerimiz, yersiz korkularımız, yarım kalmış iyi niyetlerimiz, telaşlı, aceleci yargılarımızla baş başayız.
bizler, kelimeleri namluya sürülmüş birer mermi gibi kullanıp, muhatabımızın tam kalbine tereddütsüz nişan alıyoruz.
büyük konuşmanın panzehiri, cümleyi yumuşatmak değil sadece aslında kalbi de eğmek gerekiyor. “bilmiyorum”, “allah bilir”, “şartlar değişir”, “ben de şaşarım” diyebilmek.
insan, kendini mutlak sanmayı bıraktığında gerçekten toparlanmaya başlıyor.
insan, başkasının sınavı karşısında eğilir. sınavı olan insanın aradığı cevap değil, omuzdur. “ben buradayım” demektir. “kapım açık” demektir. “telefonunu gece de açarım” demektir. bunlar küçük gibi görünür, fakat yığılmış bir dağın yükünü hafifletir.
diğeri senin kibrin benim aczim.
ezgi akgül
1 haziran 2026
Eskiden Büyük Konuşanları Dinlerdik
Sükutun Derin Sessizliğinde Küçülürdük
Ve Hiç Söz Sırası Bize Gelmezdi
Bilemedik Sözlerdeki Yalanları
Anlayamadık Doğruyu Yanlışı
Söylediği Sözlerde Bulduğumuz
Satır Aralarında Kaybettiğimiz İnsanların
Ne Sözleri Doğruymuş Ne de Kendileri