Suni sınırları tanımayan gönül coğrafyalarının kapılarını birbirine açık tutması ne büyük nimetmiş. Yirmi yıl sonra bir bayram gününde aile efradı ile birlikte, günübirlik Halep’teki kardeşlerimizle bayramlaşmak ne güzel bir lütufmuş. Zulüm ve istibdadın, vekâlet savaşlarının harabeye çevirdiği, yüz binlerce insanın katledildiği, milyonlarca insanın yerinden yurdundan edildiği güzel şehir Halep’te elemin emele dönüştüğünü her mütebessim çehrede görmek ne güzel bir umut.
Dahası, bu zor süreçlerde insanlığın vicdan yükünü omuzlayarak kardeş Türkiye halkının, hassaten komşuları Gaziantep’in kendilerine gösterdiği ensar ruhu ve misafirperverlik için her bir ferdin teşekkür hissi ne yüce bir duygu.
Bu vesileyle ailemizi bizzat evinde ağırlayan Halep’in kıymetli valisi Azzam el Garib’e, cuma namazı sonrasında bizleri Halep’in âlimleri ile buluşturan Evkaf Müdürü Ömer Ukkaşa’ya en kalbi teşekkürlerimi arz ederim. Rabbim umutlarını boşa çıkarmasın. Haleb-i Şehbâ’yı en kısa zamanda tekrar mamur bir beldeye dönüştürmeyi nasip eylesin.
Bugün Kurban Bayramı’nın manevi ikliminde, Hakk’a bağlılık ve Rabbimize yakınlık arayışı içinde olan bütün kardeşlerimizin bayramı mübarek olsun.
Cenab-ı Allah, dualarımızı kabul, kurbanlarımızı makbul, bayramlarımızı ümmetin yeniden dirilişine vesile eylesin. Hanelerimizi huzurla, kalplerimizi merhametle, şehirlerimizi hikmet ve adaletle mamur eylesin.
Başta Gazze ve Filistin olmak üzere,bütün mazlum beldelerde zulüm ve işgal altında bayrama ulaşan kardeşlerimize nusret ve fetih nasip eylesin. Müminlere birbirlerinin derdiyle dertlenme ahlakı, birbirlerinin hukukunu koruma basireti ve ümmet olma şuuru ihsan eylesin. İslam ümmetini temsilen mübarek beldelerde bulunan kardeşlerimizin haccı mebrur olsun. Arafat’ta vakfeye duran kardeşlerimizi, üç yıldır Gazze’de vakfeye duran kardeşlerinin dertleriyle hemdert eylesin.
Kurban Bayramımız mübarek olsun.
TİBU | YAZ OKULU
TİBU Yaz Okulu programı kapsamında, İskender Pala “Okumak: Neden?” başlığı altında bir konferans verdi.
“Ömür, insanların taksim ettiği takvimler değil; Allah’ın takdir ettiği nefeslerdir.” diyerek sözlerine başlayan İskender Pala’ya göre insan, kendisine verilen sınırlı nefesi nasıl anlamlandıracağı sorusuyla yüz yüzedir. Bilim insanlarının zamanı sonsuz bir ırmak gibi tasavvur ettiğini, insanlık tarihinin ise bu sonsuzluk içerisinde bir an mesabesinde kaldığını hatırlatan Pala, insanı anlamlı kılan şeyin ne bıraktığı ve ardında nasıl bir iz taşıdığı olduğunu dile getirdi.
İnsan, yalnızca maddeden ibaret değildir; akıl, kalp, ruh ve mana ile bütünleşen anlamlı bir varlıktır. İnsanın yaratılışı bir “U çubuğu”na benzer; nasıl ki içine konulan sıvı iki tarafta aynı seviyede durursa, insan da madde ve mana arasındaki dengeyi koruduğu ölçüde sahih bir hayat yaşayabilir. İnsanda maddeyi temsil eden taraf mide; manayı temsil eden taraf ise akıl, gönül, ruh ve inanç dünyasıdır. Materyalizmin baskıları altında zayıflayan ruh ve kalp dünyasının yeniden ihyası ise disiplinli ve nitelikli okumalarla mümkündür.
İnsanın neyi okuyacağını bizzat kendisinin belirlemesi gerektiğini ifade eden Pala’ya göre hakiki okur yalnızca metni değil; dipnotları, kaynakçaları ve metnin arka planındaki düşünce dünyasını da takip eden kişidir. Zihin zenginleştikçe ruh kendisini daha huzurlu ve daha bahtiyar hisseder. Ne kadar çok kitapla dostluk kurulursa insanın idraki de o ölçüde genişler.
Türkçe sözlüklerde yaklaşık 9500 kelime bulunduğunu hatırlatan Pala, günümüz insanının birkaç yüz kelimeyle sığ bir dünyaya mahkûm olduğunu dile getirdi. Kelime haznesini genişletmenin yalnızca dili değil; düşünceyi, ufku ve hayatı da derinleştirdiğini belirtti. Fuzûlî’nin üç dilde şiir söylediğini ve altı farklı disiplinde eser verdiğini ifade ederek, yaklaşık 18 bin kelimelik bir dünyaya sahip olan Fuzûlî’yi bugün çok daha sınırlı bir kelime haznesiyle anlamaya çalışmanın zorluğuna temas etti.
Bir Müslümanın yaptığı işi en güzel şekilde yerine getirmesi “itkan” ve “ihsan” anlayışının gereğidir. İhsan yalnızca iyilik yapmak değil; yapılan işi en nitelikli, en estetik ve en kusursuz biçimde ortaya koymaktır. Kalem ehline verilen nimet aynı zamanda büyük bir mesuliyettir. İnsan yalnız kendi hayatından değil, oturduğu sandalyeden, kullandığı imkândan ve kendisine emanet edilen her nimetten de sorumludur.
Popüler ve yüzeysel bilgi, çağımızın en büyük problemlerinden biridir. Allâme ile mütebahhir vasıflarının aynı şahsiyette bulu��ması ise ancak disiplinlerarası okumalarla mümkündür. Bilgi kültüre dönüşüp topluma yayıldığında medeniyet meydana gelir. Bu sebeple ilim yalnızca zihinde kalan bir malumat değil; hayata, insana ve topluma dokunan bir hikmettir.
Söyleşinin hitamında mükemmelliğin çoğu zaman artırmakla değil; fazlalıkları azaltmak, kabalıkları yontmak ve özü ortaya çıkarmakla mümkün olduğunu vurguladı. Hakiki medeniyet ise ancak ilim, kültür ve mana ile yoğrulmuş bir idrak üzerine inşa edilir.
TİBU | YAZ OKULU
TİBU Yaz Okulu’un ilk gününde gerçekleştirile oturumda, Prof. Dr. Cihan Okuyucu moderatörlüğünde, Türk edebiyatının güzide şair ve yazarlarından Beşir Ayvazoğlu ile “Aşk Estetiği” kitabı üzerine “İslam, Sanat ve Estetik” başlığı altında ufuk açıcı bir söyleşi gerçekleştirildi.
Konuşmasına, bu eserin ortaya çıkışına vesile olan hatıraları ve kendisinde iz bırakan şairleri anlatarak başlayan Ayvazoğlu, Antik Yunan’ın komedi ve trajedi merkezli sanat anlayışı ile insanı mana, hikmet ve tefekküre çağıran İslam sanat telakkisi arasındaki temel farka temas etti.
İslam sanatı yalnızca göze hitap eden bir estetik değil, insanı görünenin ötesindeki hakikate yönelten bir idrak biçimidir.
Louis Massignon’un tasavvufi okumalarından hareketle, sanat yalnızca duyular dünyasına hapsedilemez; hakiki sanat insanı eşyanın ardındaki manaya ulaştırır. Bu sebeple İslam sanatı, suretten sirete, görünenlerden görünmeyene doğru yapılan manevi bir yolculuktur.
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte soyut sanatın zayıfladığına dikkat çeken Ayvazoğlu, sanat ile zanaat arasındaki ince fakat hayati ayrıma temas etti. Sanat tabiata yeni bir mana ve yeni bir yorum katmaktır; mevcut olanı yalnızca taklit etmek ise sanat değil, zanaattır. Hakiki sanatkâr, tekniği tekrar eden değil; ruh, mana ve özgünlük inşa eden kişidir.
Geleneğin yalnızca geçmişten devralınan bir miras değildir. Bir medeniyetin kendini koruyarak yenileme kudretidir. Bu sebeple asıl sanat, geleneği tekrar etmek değil; onu anlayarak yeniden üretmek ve geleceğe taşıyabilmektir.
Söyleşinin hitamında estetik terbiyesiyle yoğrulan bir ruhun, güzeli görebilen, hissedebilen ve çoğaltabilen bir idrake sahip olacağı; medeniyetlerin de ancak böyle bir letafet ve mana dünyası üzerine inşa edileceği ifade edildi.
TİBU | YAZ OKULU
İDE Uluslararası Mütefekkir Programı mezunlarına yönelik gerçekleştirilen TİBU Yaz Okulu kapsamında, Enstitü Başkanımız ve TİBU Rektörü Prof. Dr. Mehmet Görmez, “İslam Düşüncesinde Son Dersler” başlıklı konferansı irad etti.
“Hatime sadece bir son, bir akıbet, bir nihayet ve bir netice değildir. Hatime, aynı zamanda yeni bir başlangıçtır.”
İslam düşüncesinde ilk dersler ve son dersler oldukça mühimdir. Çünkü bunlar, İslam düşüncesinin insan, ilim ve medeniyet ufkunu ortaya koyar. Kur’ân-ı Kerîm’de ilk ders “Oku!” emridir. Müslümanın hayat boyu tekrar ettiği ilk ders ise Fâtiha’dır. Hadiste ilk ders niyettir; çünkü bütün amellerin ruhu odur. Bu sebeple “إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ” hadisi, hadis ilminin fatihası mesabesindedir.
İslam medeniyeti bir hatime medeniyetidir. Dinlerin hatemi İslam, kitapların hatemi Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlerin hatemi ise Hz. Peygamber ﷺ’dir. Hatime yalnızca dersler ve kitaplar için değil; ameller, ömürler ve medeniyetler için de söz konusudur. Bu sebeple hüsn-i hatime duası yalnızca güzel bir ölümü değil; güzel bir ömrü, güzel bir ameli ve güzel bir medeniyet tasavvurunu da içinde taşır.
Arapçada “son” anlamına gelen birçok kelime vardır. Ancak İslam düşüncesi özellikle “hatime” kavramını tercih etmiştir. Çünkü hatime yalnızca bir bitişi değil; kemali, kulluğu, acziyeti ve yeni bir başlangıcı ifade eder.
Mutaffifîn sûresindeki “وَفِي ذَٰلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ” ayeti iyiye, doğruya ve güzele ulaşmak için hayırlı bir yarış içerisinde olmayı öğütler. Buradaki yarış, insanların birbirini geçme yarışı değil; birlikte hakikate, hayra ve güzelliğe yönelmesidir. Çünkü müminin gayesi “خِتَامُهُ مِسْكٌ” sırrınca misk gibi güzel kokan bir hatimeye ulaşmaktır.
“İnnemel umûru bi havâtimihâ” hakikati, amellerin hatimeleriyle değerlendirileceğini ifade eder. Başlangıçlar önemli olmakla birlikte, insanın hakiki kıymeti çoğu zaman son istikametinde ortaya çıkar. Bu sebeple geleneğimizde “ya��lı” yerine “ihtiyar” kavramı tercih edilmiştir. Çünkü ihtiyarlık yalnızca bedenin zayıflığı değil, ruhun olgunluğu ve seçkinleşmesidir.
İslam ilim geleneğinde kitapların hatimeleri büyük bir hikmet taşır. Modern akademideki sonuç bölümlerinden farklı olarak klasik eserlerin hatimeleri; hamd, istiğfar, dua, acziyet ve tevazu ile örülüdür. Âlim, eserinin sonunda mutlak bilginin yalnız Allah’a ait olduğunu yeniden ikrar eder.
Gazâlî, İhyâ’nın mukaddimesinde ilmin ruhunu kaybedişinden söz ederken, hatimesinde insanı uzun münakaşalardan kalbin ıslahına ve Allah’a doğru yapılan yolculuğa çağırır. Kurtuluşun yalnız ilmî tartışmalarda değil; ubudiyette, zühtte ve ihlasta olduğunu hatırlatır.
İbn Haldun ise Mukaddime’de devletlerin kuruluşunu, asabiyeyi ve umranı anlattıktan sonra hatimede insanı tarihten ibret almaya, tevazuya ve medeniyetlerin akıbeti üzerine düşünmeye davet eder. Nice özgürlüklerle başlayan medeniyetlerin zamanla zulüm ve kölelik düzenlerine dönüşebildiğini gösterir.
Sahih-i Buhârî’nin ilk hadisinde niyet, son hadisinde ise samimiyet, zikir ve kulluk şuuru öne çıkar. İbnü’l-Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye’nin hatimesinde “Bu kitapta yer alanlar işaretlerdir; hakikatin kemali ise Allah katındadır.” diyerek mutlak hakikatin yalnız Allah’a ait olduğunu hatırlatır. Şâtıbî ise el-Muvâfakât’ın hatimesinde, makâsıd ilminin ruhsuz ve şekilci bir yapıya dönüşmesinden duyduğu endişeyi dile getirir.
İslam ilim geleneğinde bütün hatimelerin ortak bir dili vardır:
• Âlim, kendi eksikliğini ve kusurunu itiraf eder.
• İlim ile amel birbirinden ayrılmaz.
• Kötü hatimeden korkulur.
• Hem okuyucudan dua talep edilir hem de okuyucuya dua edilir.
Temennimiz odur ki; ilim yolculuğumuz “خِتَامُهُ مِسْكٌ” kabilinden bir hatimeye ve o hatimeden doğacak hayırlı başlangıçlara vesile olsun.
TİBU | YAZ OKULU
İDE Uluslararası Mütefekkir Programı mezunlarına yönelik gerçekleştirilen TİBU Yaz Okulu programımız, Ayasofya-i Kebîr Cami-i Şerifi’nde eda edilen sabah namazı ile başladı.
Sabah namazının ardından TİBU Rektörü ve Enstitü Başkanımız Prof. Dr. Mehmet Görmez hocamız gerçekleştirdiği sohbetinde, İslam düşüncesindeki “hatime” geleneğinin özgünlüğüne temas etti. İslam ilim geleneğinde hatimelerin rastgele değil; bir kemale eriş, hamd, tesbih ve zikirle tamamlandığını belirterek bu kavramın iki güçlü dayanağı üzerinde durdu: İlki, son nazil olan ayetlerden biri kabul edilen ve dinin kemale erdiğini bildiren ilahi beyan; ikincisi ise Sahih-i Buhârî’nin kapanışını yapan meşhur tesbih hadisidir.
Rivayet odur ki, Hz. Ömer döneminde bir Yahudi âlim ona gelerek “sizin kitabınızda öyle bir ayet var ki eğer o ayet bize inseydi o günü bayram ilan ederdik” demiştir. Söz konusu ayet veda haccında nazil olan “اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪ينًاۜ / Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak sizin için ��slam’ı seçtim” ayetidir.
Bu bağlamda hocamız, Kur’an’ın yalnızca nazil olduğu döneme sıkışıp kalmayan, bütün zamanlara hitap eden diri bir hakikat oluşunu vurguladı. Ardından İslam’daki hatime geleneğinin önemli örneklerinden biri olan Buhârî’nin son rivayetini hatırlattı: “İki kelime vardır ki lisana hafif, mizanda ağır, Rahmân’a ise çok sevimlidir: ‘Sübhânallahi ve bi hamdihî, sübhânallahi’l-azîm.”
Ardından Ayasofya Camii İmam Hatibi Bünyamin Topçuoğlu, Ayasofya’nın tarihî ve manevi hafızasına dair kıymetli bir konuşma gerçekleştirdi.
Ayasofya’nın yalnızca bir mabed değil; hikmetin, hafızanın ve tevhidin taşıyıcısı olduğunu söyledi. Kubbesinde bir dönem Hristiyanlığın teslis anlayışını yansıtan “İsa göklerin ve yerin nurudu” ifadesi, fetihle birlikte yerini hakkın ifadesi olan, Nur Suresi’nin 35. ayetine vermiştir:
“Allah göklerin ve yerin nurudur…”
Fatih Sultan Mehmed Han Ayasofya’ya ilk girişinde, rahmet örneği Resulullah’ın Mekke fethindeki sünnetini esas alarak
“Bugün size kınama yoktur / لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ��� ayetini ifade etmiş ve bütün halka eman vermiştir.
Bu sebeple Bizans halkı arasında zamanla “Katolik serpuşu görmektense Osmanlı sarığını yeğleriz” ifadesi yayılmıştır.
Osmanlı döneminde İslam’ın en aziz sembollerinden biri haline gelen Ayasofya, “zenginlerin kıblesi, fakirlerin Kâbe’si” olarak anılmaya başlamıştır. Haremeyn’e ulaşamayan nice garip ve yoksul mümin burada secdeye kapanarak Rabbine yönelmiş ve bu sebeple mihrabına “وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ/ Beyt-i Atîk’i tavaf etsinler” ifadesi nakşedilmiştir.
Belki de Ayasofya’nın asırlardır ayakta kalmasının sırrı, taşında ve kubbesinde değil; her çağda yeniden Allah’a yönelen müminlerin secdesinde, duasında ve kalbinde yaşamaya devam etmesidir.
İDE Akademi | Mütefekkir Kampı
Kampımızın üçüncü gününde Doç. Dr. Hicret Toprak hocamız “Akademik Uğraşların Kurucu Problematikleri” başlıklı bir konuşma yaptı.
Modern akademik serüven, her araştırmacı için kişiye özgü zorluklar barındırıyor gibi görünse de aslında büyük oranda ortak tecrübeler ve engeller üzerinde yükselmektedir. Günümüz postmodern çağında bilginin anlık, hızlı tüketilen ve yalnızca araçsal bir metaya dönüşmesi, akademide ciddi bir bilgi yorgunluğuna ve karmaşasına yol açmaktadır. Bu yoğun entelektüel kirlilik içinde kaybolmamak, yön duygusunu yitirmemek ve anlamlı bir akademik rota çizebilmek için araştırmacıların kendilerine sorması gereken üç temel soru bulunmaktadır: “Neden buradayım?”, “Sahici bilgiyi nasıl üreteceğim?” ve “Karşılaştığım sorunlarla nasıl baş edeceğim?”.
“Neden buradayım?” sorusu, akademisyenin yola çıkış amacını ve felsefi hedeflerini sürekli canlı tutmasını sağlayan hayati bir toparlayıcıdır. Araştırma sürecinde ulaşılan yeni ve yan kaynaklar, araştırmacıyı ana hedeften kolayca uzaklaştırabileceğinden, bu soru bir nevi pusula görevi görür. Özellikle Müslüman bir sosyal bilimci için seküler ve Batı merkezci hegemonik bilgi rejiminin baskılarına karşı özgün kimliği koruyabilmek, ancak kendi kökleri ve kaynaklarıyla bağını taze tutmasıyla mümkündür. Bu şuur, akademi yolculuğunda karşılaşılan beklenmedik engelleri ve krizleri, hiç hesapta olmayan yepyeni akademik imkanlara ve kapılara dönüştürme gücü verir.
“Sahici bilgiyi nasıl üreteceğim?” sorusu ise akademinin derin yapısal sorunlarıyla ve yöntem krizleriyle yüzleşmeyi gerektirir. Sosyal bilimlerde anlamlı bir bilgi üretmek, sadece teknik araştırma yöntemlerini peş peşe dizmek veya farklı kuramcılardan alıntı yığınları oluşturmakla mümkün değildir; araştırmacının ait olduğu ekolün üst paradigmalarını ve metodolojik çerçevesini çok iyi hazmetmesi şarttır. Bilgi üretiminin önündeki en büyük engellerden biri olan Avrupa merkezci hegemonya, yerli kavramların üretilmesini ve bu kavramların akademik sahada kabul görmesini zorlaştırmaktadır. Üstelik günümüz akademisi, yayının niteliğinden ziyade makale ve atıf sayısı gibi mekanik niceliksel baskılarla bilimi salt sayıya indirgemektedir. Bu bağlamda, akademideki “tarafsızlık ve objektiflik” iddiasının bir efsane olduğunu bilmek gerekir; asıl olan tarafsızlık değil, tutarlılıktır. Araştırmacının kendi değer dünyasından ve İslami perspektifinden hareketle iddialarını tutarlı bir şekilde sunması son derece doğaldır ve bu duruş, kümülatif dünya bilgisiyle yüzleşerek olgunlaşır.
Son olarak, “Karşılaştığım sorunlarla nasıl baş edeceğim?” sorusu, giderek bireyselleşen akademik dünyada yalnızlığı kıracak pratik çözüm yollarına işaret eder. Yaşanan tıkanıklıkları aşmanın en etkili yolu, tecrübe paylaşımı ve akademik dayanışmadır. Başkalarının aynı yollardan nasıl geçtiğini görmek aşılamaz sanılan sorunları fırsata çeviren iyi bir fırsattır. Aynı alanda çalışan araştırmacıların kuracağı akran çalışma grupları, metinlerin eleştirel bir gözle okunup tartışılmasına ve çalışmanın zenginleşmesine zemin hazırlar. Her şeyin dijitalleştiği bir çağda, araştırmacıy�� adeta çürüten konfor alanından çıkarak fiziksel olarak bir araya gelmek, mekânı ve göz temasını paylaşmak bu çağa karşı bir direniş biçimidir. Nihayetinde sahici öğrenmenin sadece dinlemekle gerçekleşmeyeceğini söylemek gerekir. Elde edilen verileri tekraren anlatarak zihni zorlamak, metinler üzerine notlar düşerek çalışmak ve sık sık yazı yazmak bilgiyi kalıcı hale getirecek önerilerdir.
Tüm bu felsefi, yöntemsel ve pratik arayışlar, konu başlığımızda “Akademik Uğraşların Kurucu Problematikleri” olarak adlandırdığımız varoluşsal zemin üzerinde şekillenmektedir. Bu temel kriz ve tıkanıklıklarla sahici bir şekilde yüzleşebilmek, akademisyenin hem kendi özgün kimliğini korumasının hem de çağa yön verecek nitelikli ve kalıcı bilgi üretmesinin ilk adımıdır.
İDE Akademi | Mütefekkir Kampı
Kampımızın üçüncü gününde Prof. Dr. Ülfet Görgülü hocamız “Transhümanizm ve İslam’ın İnsan Tasavvuru” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi.
Transhümanizm, insanın biyolojik ve doğal sınırlarını aşarak zihinsel, fiziksel ve psikolojik kapasitesini teknolojik araçlarla en üst seviyeye çıkarmayı hedefleyen radikal bir felsefe ve kültürel harekettir. Nick Bostrom ve Ray Kurzweil gibi teorisyenlerin öncülük ettiği bu akım, mevcut insan yapısını “Sürüm 1.0” olarak görerek hatalı ve kusurlu kabul eder. Teknolojik değişimin insan yaşamını geri döndürülemez biçimde dönüştüreceği “Tekillik” (Singularity) döneminde; hastalıkların, acının ve yaşlanmanın tamamen ortadan kaldırılması amaçlanır. CRISPR-Cas9 gibi genetik müdahaleler, yapay organlar ve beyin-bilgisayar arayüzleri vasıtasıyla insanın ölümsüz, süper zeki ve makineyle bütünleşmiş melez bir varlığa, yani “Posthuman” (insan sonrası) modeline dönüştürülmesi bu idealin temelini oluşturur.
Ancak bu kontrolsüz geliştirme arzusu, beraberinde ciddi etik endişeleri de getirmektedir. İnsan doğasının manipüle edilmesi, gen çeşitliliğinin ve doğal dengenin bozulması, bu teknolojilere yalnızca zengin kitlelerin erişebilmesiyle doğacak derin küresel eşitsizlikler en büyük tehditler arasında sayılmaktadır. Transhümanizmin insanı adeta laboratuvarda yeniden tasarlanacak bir metaya indirgemesi ve “Tanrı rolü üstlenme” çabası, modern bir öjeni hareketine dönüşme riskini barındırır. Bu durum, insanı sadece gen ve hücrelerin mekanik bir toplamı olarak gören faydacı ve hazcı bir “iyi yaşam” anlayışının sonucudur; burada ahlaki değer eylemin ilkelerinden ziyade, ürettiği maddi yarar ve haz ile ölçülür.
İslam’ın insan tasavvuru ise transhümanizmin bu mekanik ve materyalist yaklaşımıyla tamamen zıt bir kutupta yer alır. İslam düşüncesinde insan, biyolojik bir canlı olmanın çok ötesinde; akıl, idrak, irade ve beyan gibi metafizik özelliklerle donatılmış, “Ahsen-i Takvim” (en güzel kıvam) üzere yaratılmış mümtaz bir varlıktır. İnsan varlığı beden veya DNA toplamına indirgenemez; o fıtratıyla, yapıp eylediklerinden hukuki ve dini olarak sorumlu tutulan “mükellef”, ilahi bir nefesle yüceltilmiş “mükerrem” ve hakları dokunulmaz kılınmış “muhterem” bir öznedir. İslam felsefesinde “iyi yaşam”, maddi doyum veya biyolojik kusursuzlukla değil; fıtrata sadık kalmak, ahlaki ve ilkeli bir duruş sergilemek ve dünya hayatını ahiret maslahatını gözeterek inşa etmekle mümkündür.
Sonuç olarak, transhümanizmin teknoloji eliyle kurguladığı yapay “mükemmellik” arayışı ile İslam’ın vahiy eksenli “mükerrem insan” anlayışı arasında köklü bir mahiyet farkı vardır. Transhümanizm sınırları bulanıklaştırıp yaratılış hiyerarşisini bozarak ölüme meydan okuyan kibirli bir ütopya sunarken; İslam, insanı yaratıcısına karşı haddini ve sınırlarını bilen bir tevazuya davet eder. Bilimsel gelişmeler ne kadar ileri giderse gitsin, insanın ölümlü olduğu gerçeği değişmeyecektir. İnsan, yeryüzünde fiziksel ölümsüzlük peşinde koşmak ve ilahi düzene başkaldırmak yerine salih amellerle fani hayatı anlamlandırarak kendini ebedi kılacak bir ahlaki olgunluğa erişme gayesinde olmalıdır.
İDE Akademi | Mütefekkir Kampı
Kampımızın ikinci gününde Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün hocamız “21. Yüzyılda Din” başlığı altında üçüncü dersimizi gerçekleştirdi.
21. yüzyılda din anlayışında insan faktörü merkezi bir yere sahiptir. Çünkü tarih boyunca din, onun öznesi olan insanlar tarafından yorumlanmış ve aktarılmıştır. Bu nedenle tarih, aynı zamanda dinî anlayışların ampirik olarak yanlışlanmasının tarihidir. Bu durum, geçmişten gelen tarih, gelenek ve söylem karşısında bazı refleksler geliştirmeyi gerekli kılar. Bunlardan ilki eleştirel düşünmedir. Eleştirel düşünme yalnızca mevcut olanı sorgulamak değil, aynı zamanda değişen koşullara karşı yeni öneriler geliştirebilmeyi de içerir. İkinci olarak yaratıcı düşünme önem kazanır. İnsan, geçmişin tekrarını yapan bir varlık olmamalı, yeni anlamlar, yeni dünyalar ve yeni imkânlar kurabilen bir varlık olma kapasitesini efektif olarak kullanmalıdır. Üçüncü olarak ise estetik onarma düşüncesi ortaya çıkar. Bu, tarihten gelen kırılmalarla, gerçekleşmeyen beklentilerle ve insanın kendi içinde meydana gelen hasarlarla yüzleşip bunları rehabilite etmeyi ifade eder.
Tam da bu noktada, dinlerin zaman içerisinde geçirdiği dönüşümler dinin dili içinde de kendini gösterir. İnsanlık değiştikçe dinî anlatım biçimleri de değişmektedir; çünkü her çağ, kendi sorunları ve ihtiyaçları doğrultusunda dini yeniden yorumlar. Örneğin, geçmişte travma yaşamış bir insanın neye ihtiyaç duyduğu sorusuna Kur’an, yukarıda zikredilen “estetik onarma” mekanizmasını destekleyen iki temel öneriyle yaklaşır: Birincisi, teselli ve geçmişi anlama çabasını içeren geçmişle yüzleşmektir. İkincisi ise yaşanan travmayı sürekli bugün de yeniden üretmeyip, geçmişi bugüne taşımamaktır. Bu bağlamda Kur’an’da geçen “garh” (yenilgi travması) kavramı dikkat çekicidir. Yenilgi travması yaşayan insanlarda belirli bir karakter ve ruh hâli gelişerek onların dünyayı algılayış biçimini etkiler; ancak bu durum, aynı zamanda kişide keskin ve dönüştürücü bir tarih bilinci de inşa eder. Ayetleri bu bütüncül düşünce türlerini ve insani gerçeklikleri içerdiğini varsayarak okumak, dinî söylemlerin dogmatik ve durağan yapılardan kurtularak çağın dinamikleriyle buluşmasını, insanın varoluşsal sorunlarına pratik çözümler üretmesini ve dinî anlayışın yaşayan, dönüştürücü bir vizyona kavuşmasını sağlayacaktır.
İDE Akademi | Mütefekkir Kampı
Kamp programımızın bugünkü ikinci dersinde Prof. Dr. Mehmet Akif Koç Hocamız, “Kur’an’ı Günümüzde Tanıtmak: Stratejik Yaklaşımlar” başlıklı bir sunum yaptı.
Kur’ân’ın günümüz insanına tanıtılması, çağdaş dönemin en önemli meselelerinden biridir. Özellikle İslam ile daha önce karşılaşmamış veya bilgi düzeyi yüksek, sorgulayıcı yaklaşımı gelişmiş bireylere Kur’ân’ın nasıl anlatılacağı üzerinde durulmaktadır. Modern insanın en büyük problemlerinden biri kronik zaman açlığı, yoğun yaşam temposu ve dikkat sürelerinin kısalmasıdır. Bilginin katlanma hızının günümüzde 12 saate kadar düştüğü bu “bilgi obezitesi”, veri kalabalığı ve toplumsal parçalanma içinde, mesajın öz bir şekilde verilmesi ve Kur’an’ın ana unsurlarının kaybolmaması hayati önem taşımaktadır.
Kur’an, yapısı gereği geleneksel, doğrusal bölümler veya katı konu başlıkları içermez; aksine akışkan temalara ve insan hayatına doğrudan hitap eden canlı bir anlatıma sahiptir. Bu nedenle Kur’ân’ın tanıtımında doğallık, tedricilik ve insan fıtratına uygunluk esas alınmalı, araç konulardan ziyade ana konulara (inanç, ahlak, ibadet, hukuk) odaklanılmalıdır. Kur’ân’ın amacı insanı aşağılamak değil, düşündürmek, akli sorgulamaya yönlendirmektir. Nitekim metindeki kıssalar tarihsel bilgi vermekten çok mesajı aktarma amacı taşır; Hz. İbrahim’in iman süreci de bu akli sorgulamanın en somut örneğidir.
Günümüzde insanların temel problemi Allah’ın varlığını inkâr etmekten çok, modern hayatın sunduğu imkânlar sebebiyle O’na ihtiyaç duymadığını düşünmesidir. Ancak insanın anlam arayışı devam etmektedir. Bu noktada en önemli merkezî kavram ahlaktır. Kur’an ayetlerinin en yoğunlaştığı alan ahlaktır ve neredeyse tüm ayetler bir şekilde ahlakla irtibatlıdır. Ahlak, sadece zamansal bir vecibe değil, her anı kapsayan bir kimliktir; hatta tevhid ve iman da varlıksal (şükre dayalı) birer ahlaki zorunluluktur. İslâm’da insanın Allah ile ilişkisi (dikey bağlantı) ile toplumla ilişkisi (yatay bağlantı) birbirinden bağımsız değildir:
•Dikey Bağlantı: Allah ile olan, pazarlık edilemez ve asimetrik ilişkidir (dua ve tövbe).
•Yatay Bağlantı: Yaratılanlarla olan, pazarlık edilebilir ve eşitlik temelli toplumsal işlemlerdir.
İnanç esasları bağlamında Kur’an, Allah’ın birliğini bir dogma olarak dayatmak yerine “akıllı tasarıma” referans verir. İlk muhataplar için ahiret inancı zorlu bir “saf iman” meselesiyken, modern bağlamda dünyanın sonuna dair bilimsel olasılıklar bu inancı temellendirmede kolaylık sağlamaktadır. Bununla birlikte, melekler ve kader gibi konular akılla tartışılmak yerine kutsal metne ve ahlaki işlevselliğe dayalı olarak ele alınmalıdır.
İbadetler konusunda ise “İslam bir kolaylık dilidir; bir ibadetin değerinin ölçütü zorluk değildir” ilkesi ve ruhsatların (teyemmüm, namazın kasrı vb.) önemi dikkate alınmalıdır. Ancak zekât konusunda, bu ibadetin Allah, veren ve alan olmak üzere üç tarafı olduğu için hiçbir “indirim” veya esneklik söz konusu değildir; zekât, doğrudan ihtiyaç sahibinin hakkıdır ve toplumsal dayanışmayı sağlayan temel bir direktir.
Dersin sonunda, gelecekte üzerinde durulması gereken bazı araştırma konularına işaret edildi: Sure içi konu birliğinin olmayışının hikmeti, ahlakın kaynağının din mi yoksa fıtrat mı olduğu ve müteşabih ayetlerin modern insana nasıl anlatılması gerektiği bu önemli başlıklar arasında yer aldı.
Değişim yaratabilmek için statik değil; hareketli, devingen ve güçlü failler olmak zorunludur, çünkü sosyolojik olarak hareketli olan yapısal gücü de elinde bulundurur. Bu güçlü failliğin tarihsel ve sosyolojik sınırlarını İbn Haldun’un "asabiye" (toplumsal dayanışma ve bağ) kuramı açıkça ortaya koymaktadır. Öyle ki, insanlık tarihine yön veren bazı peygamberlerin dahi davalarını toplumsal düzlemde nihai sonuca ulaştıramamaları, savundukları ilkelerin yetersizliğinden değil, İbn Haldun perspektifinden hareketle, ihtiyaç duydukları gerekli toplumsal desteğe ve asabiye gücüne sahip olamamalarındandır.
İslam’ın toplumsal vizyonu ise pasif bir tebaa değil, kurucu bir "özne toplum" ve "şehadet toplumu" (şüheda) inşa etmeyi hedefler. Şehadet kavramı, kelime anlamı itibarıyla olayları bizzat görüp bilmeyi, doğruyu ortaya koymayı, anlamlandırmayı ve bu hakikati insanlıkla paylaşmayı içerir. Kur'an-ı Kerim, Müslüman topluluğun tam manasıyla birer "şüheda" olmasını emir buyurmaktadır. Hac Suresi’nin 78. ayetinde bizzat Yüce Allah, Hz. Peygamber’in Müslümanlara şahit olması, Müslümanların da tüm insanlığa karşı hakikatin şahitleri (şüheda) olması vizyonuyla bu topluluğu "Müslümanlar" olarak isimlendirmiştir. Şüheda olabilmenin temel şartı ise dünyadan, çağın gidişatından haberdar olmak ve toplumu doğru tanımaktır. Zira toplumu ne kadar iyi tanırsak, toplumsal düzlemdeki özgüvenimiz de o derece yüksek olacaktır.
Son olarak, bu kurucu sosyolojik vizyonun kitlelerle buluşabilmesi, meşrulaştırma mekanizmalarına ve dilin doğru kullanılmasına bağlıdır. Toplumsal serüvenimizin her aşamasında ve tüm insani ilişkilerin temelinde bir "meşrulaştırma" süreci yer alır. Ne var ki günümüzde Müslüman entelektüellerin en büyük açmazı; topluma yabancı, anlaşılması güç ve kitleleri dışlayıcı bir dil kullanmalarıdır. Entelektüel zümrenin toplumsal bağları yeniden kurabilmesi ve gerçekliği dönüştürebilmesi için dil meselesine hayati bir önem vermesi gerekmektedir.
İDE Akademi | Mütefekkir Kampı
Kampımızın ikinci gününde Prof. Dr. Ejder Okumuş “Gerçekliğin Toplumsal İnşası ve Tecdid” başlıklı dersini gerçekleştirdi.
İnsan, doğası ve varoluşsal gereksinimleri itibarıyla toplumsal bir varlıktır. Nitekim bu toplumsallık bağı, bireylerin bir arada yaşamasını zorunlu kılmaktadır. Tarihsel süreçte 14. yüzyılda İbn Haldun’un sosyolojinin temellerini (İlm-i Umran) atması da bu toplumsal hakikatin bilimsel bir disipline kavuşmasını sağlamıştır. İnsanın toplumsal bir varlık oluşu, onun yalnızca biyolojik bir birlikteliğini değil, aynı zamanda akıllı, düşünen ve bilgi sahibi bir özne olmasını ifade eder; zira tek başına, yalıtılmış bir insan imajı "düşünen varlık" vasfını tam manasıyla gerçekleştirmede yetersiz kalmaktadır. Fârâbî’nin felsefi perspektifinde de vurgulandığı üzere, insanın toplumsal bir varlık haline gelişi, eş zamanlı olarak onun düşünen bir insan kimliği kazanması anlamına gelir. Bu bağlamda, toplumsal hayat durağan bir yapı olmayıp, bilginin aracılığıyla sürekli olarak yeniden üretilen ve dinamik biçimde şekillenen toplumsal bir gerçekliğin inşasından ibarettir.
Gerçekliğin toplumsal inşası sürecinde, birey ile toplum arasında döngüsel ve diyalektik bir ilişki mevcuttur. İnsan, doğumundan itibaren içine doğduğu toplumu hazır bir gerçeklik olarak bulur ve ilk olarak aile kurumuyla karşılaşır, ancak zamanla bu nesnel gerçekliği fark ettikçe kendi özgün itirazlarını ve rasyonalitesini de ortaya koymaya başlar. Bu noktada ebeveynlerin, çocuğun edilgen bir nesne olmadığını, aksine kendi eylemlerinin bilincinde olan bir "fail" olduğunu idrak etmesi elzemdir. Toplumsal döngü, bireyin kendi birikimlerini ve özünü dış dünyaya aktardığı "dışsallaştırma" süreciyle başlar. Bu aktarım zamanla kurumsallaşarak "nesnelleştirmeyi" doğurur ve nihayetinde nesnel dünya birey tarafından "içselleştirilir." Karşılıklı bir diyalektik içerisinde işleyen bu üçlü mekanizma (dışsallaştırma, nesnelleştirme, içselleştirme), toplumun bireylerin ortak bir ürünü olduğunu gösterir. Bu yapısal döngünün kırılması veya bireyin bu ağın dışında kalması, modern dünyada intihar gibi kolektif temelleri olan derin bir anlam krizine yol açmaktadır; zira bireysiz bir toplumsal alan düşünülemeyeceği gibi, tek başına tecrit edilmiş bir bireyle de toplumsal varoluş gerçekleştirilemez.
Toplumsal gerçekliğin inşasında ve dönüştürülmesinde en kurucu unsur bilgidir ve bu bilgi, ancak içerisinde yaşanılan toplumsal zeminde anlam kazanır. Hz. Peygamber’in "şu dağın arkasında bir düşman vardır" şeklindeki tarihsel uyarısı, bilginin sosyolojik işlevine çarpıcı bir örnektir: Buradaki düşman haberi salt bir ham veri değil, doğrudan doğruya stratejik bir "bilgi" niteliğindedir. Birey tarafından alınan bu bilgi anlamlandırılarak enformasyona dönüştürülür ve yanı başındaki insanları etkileyerek bireyden topluma doğru güçlü bir kolektif hareketliliğin fitilini ateşler. İnsan, yalnızca kendi zihninde kalan ham veri ve malumatla yetinemez bilginin toplumsal bir gerçekliği ifade edebilmesi için toplumla paylaşılması ve kolektif bir bilince dönüşmesi gerekir. Nitekim bilmediğimiz ya da zihnimizde kodlamadığımız bir olgu, bizim için gerçeklik vasfı taşımaz; bilmediğimiz bir gerçekliğin parçası olmak da imkânsızdır. Bu sebeple, dünyadan haberdar olmak ve güncel gelişmeleri, haberleri takip etmek birey için lüks değil, toplumsal varoluşunu sürdürebilmesi adına zaruri bir ihtiyaçtır. Kolektif bir düşünme pratiği geliştirilmeden hiçbir toplumsal dönüşüm, yenilenme ya da tecdid hareketi gerçekleştirilemez.
Bu toplumsal ve epistemik farkındalık, bireye ciddi bir sorumluluk yüklemektedir. Eğer toplumun kuralları, işleyişi ve sosyolojik yapısı doğru tahlil edilip öğrenilmezse, o toplum bireyi esir alan ve hapseden bir zindana dönüşebilir. Bu esaretten kurtulmanın ve toplumu yeniden inşa edebilmenin yolu, öncelikle toplumun ilmine sahip olmaktan ve "Toplumun inşasında ben nasıl etkin bir katkıda bulunabilirim?" sorusunu sormaktan geçer.
İDE Akademi | Seminer
İslam Düşüncesi Enstitüsü tarafından düzenlenen “İslam ve Psikoloji: Tartışmalar, Eleştiriler ve İmkânlar” seminer dizisinin beşinci oturumunda Dr. Öğr. Üyesi Taha Burak Toprak tarafından “İslam, Psikoloji ve Psikoterapi Çalışmaları: Dünya’dan Türkiye’ye İhtiyaçlar, İmkânlar ve Uygulamalar” başlıklı bir sunum gerçekleştirildi. Hocamız sunumunda modern psikolojinin ihtiyaçlarına ve İslami Psikoloji çalışmalarının bu alandaki katkılarına değindi.
İnsanın yalnızca beden ve zihin üzerinden ele alınmasının yetersiz olduğu; beden-zihin-kalp bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi. Özellikle “kalp” kavramının değerler, maneviyat ve ahlaki yön ile ilişkili olduğu vurgulandı. Ayrıca metafizik referanslar olmadan insan hakkında konuşmanın mümkün olmadığı dile getirildi.Psikoterapi alanında “ahlak” kavramının büyük ölçüde göz ardı edildiği; bazı durumlarda insan davranışlarının yalnızca patoloji üzerinden değerlendirilmesinin problemli sonuçlar doğurabileceği ifade edildi. Kişilik bozuklukları örneği üzerinden mevcut açıklamaların sınırları tartışıldı.
İslamî gelenekte yer alan tevekkül, tevbe, muhasebe, dua ve sabır gibi kavramların psikoterapötik açıdan önemli karşılıklar taşıdığı ifade edildi. Bununla birlikte, bu kavramların doğrudan modern terapi tekniklerine indirgenemeyeceği; daha derin bir insan ve ontoloji anlayışı içerisinde ele alınması gerektiği belirtildi.
Programın sonunda hocamız, geliştirdikleri modeli ve yayımladıkları makaleleri tanıtarak, İslam düşüncesi ile modern psikoloji alanındaki çalışmalara örnek teşkil eden bir çerçeve sundu.
İDE Akademi | Mütefekkir Öğrenci Paneli-11
İDE Akademi 2025-2026 döneminin son paneli, Mütefekkir Öğrenci Kampı kapsamında Enstitü yönetim kurulu üyelerimizden Sn. Fevzi Mutlu’nun moderatörlüğünde gerçekleştirildi. “21. Yüzyılda Değer Krizi ve İslam” başlığı altındaki panelimiz; dijital ��ağın getirdiği yapısal çöküşü ve anlam arayışını İslâmî kaynaklar ile psikoloji perspektifinden ele alan ufuk açıcı sunumlara sahne oldu.
İlk panelistimiz Sefa Nur Sürmeli konuşmasında, modernitenin insanı ve bilgiyi dinî zeminden kopararak değerler hiyerarşisini bozduğunu savundu. Haya, mahremiyet ve kul hakkı gibi kavramların dijital dünyada uğradığı erozyona dikkat çeken Sürmeli, mülkiyet odaklı yaklaşımdan “emanet” bilincine geçilmesi gerektiğini vurguladı.
İkinci panelistimiz Fatıma Firdevs Birol, “Dijital Çağda Bilgi ve Ahlâk Krizinin Ruveybida Hadisi Ekseninde Değerlendirilmesi” başlıklı sunumunda, dijitalleşmeyle birlikte bilginin usûl ve derinlik kaybederek hızla tüketilen bir metaya dönüştüğünü belirtti. Ruveybida hadisinden yola çıkarak, dijital çağda ehliyet ve liyakatin yerini popülerliğin aldığını vurgulayan Birol, bu epistemik krize karşı klasik hadis usûlündeki eleştirel duruşu dijital etikle buluşturan bir “tahkik bilinci” ve medya okuryazarlığı teklif etti.
Psikolog öğrencimiz Zeynep Alaca, “21. Yüzyılda Değer Krizi ve İslam” konusunu psikoloji ve anlam krizi ekseninde ele aldı. Modern insanın her şeyi kontrol etme illüzyonuyla “varoluşsal bir boşluğa” düştüğünü belirten Alaca; İslam’daki tevekkül ve rıza makamının psikolojik bir emniyet kemeri olduğunu vurguladı. Kabul ve Kararlılık Terapisi’nin (ACT) sunduğu değer odaklı yaşam modeli ile niyet ve istikamet bilincinin muazzam bir paralellik gösterdiğini ifade ederek, modern boşluğa karşı kadim hikmetle harmanlanmış bir şifa dili önerdi.
Son panelistimiz Masooma Akhter ise, çağımızdaki anlam krizinin temelinde kavramların yer değiştirmesi ve değerler hiyerarşisinin bozulması olduğunu belirtti. Sünnet’teki kavram tashihinden ilhamla; genç nesillere Furkan bilinci kazandıracak; “konfor ile huzur”, “çokluk ile bereket” gibi dengeleri gözeten “İslâmî hayat kavramları”nın eğitim müfredatına dâhil edilmesinin gerekliliğini vurguladı.
Kampımıza katılan değerli hocalarımız Prof. Dr. Bünyamin Erul, Prof. Dr. Mehmet Akif Koç ve Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün sunumların ardından gerçekleştirilen soru-cevap bölümüne kıymetli değerlendirmeleriyle katkı sağladılar. Hocalarımızın yönlendirmeleri ile misafir ve öğrencilerimizin interaktif katılımıyla derinleşen tartışmalar, çağın krizlerine karşı vahiy ve akl-ı selim merkezli dinamik bir şifa dilinin üretilmesi noktasında ufuk açıcı bir zemine taşındı.
#ideakademi #ideogrencipaneli11 #idemutefekkirkampi2026
İDE Akademi | Mütefekkir Kampı
Programımızın ikinci dersini Prof. Dr. İrfan Aycan Hocamız “İslam Tarihini Nasıl Anlamalıyız? Siyasi Kırılmalar” başlığı altında gerçekleştirdi.
Hocamıza göre İslam tarihini doğru bir zeminde tahlil edebilmek için öncelikle “İslam’ın tarihi” ile “Müslümanların tarihi” arasındaki metodolojik ayrımı netleştirmek gerekmektedir. Tarihsel süreçte yaşanan beşerî hadiselerin ve siyasi krizlerin “İslam’ın kendisi” gibi algılanarak kutsallaştırılması, Müslüman düşüncesinde telafisi güç krizlere ve bilgi üretiminde durağanlığa yol açmaktadır. Bu bağlamda İslam tarihi, bir ibret ve ders çıkarma alanı olarak görülmeli; geçmişin siyasi tercihleri dinin asli unsurları haline getirilerek “dinselleştirilmemelidir”.
Rasulullah ﷺ’in Mekke’deki 13 yıllık tebliğ süreci, sadece bir inanç değişimi değil, köklü bir zihniyet devrimidir. Bu dönemde işlenen Tevhid, Nübüvvet ve Ahiret kavramları, Cahiliye toplumunun sosyal, kültürel ve iktisadi yapısını dönüştürmeyi hedeflemiştir. Hz. Hatice (r.a.) ile olan evliliğinin ardından gelen risalet süreci, Bizans ve Sasani imparatorluklarının küresel ölçekte çatıştığı ve ticaret yollarının güvenliğini kaybettiği bir konjonktürde gerçekleşmiştir. Bu jeopolitik boşluk ve İpek Yolu’nun güzergâh değiştirmesi, Mekke’yi stratejik ve iktisadi bir merkez haline getirerek yeni bir medeniyetin inşasına zemin hazırlamıştır.
Hz. Peygamber ﷺ’in vefatından sonra ortaya çıkan hilafet meselesi, tarihin en büyük siyasi kırılma noktalarından biridir. Bu süreçte sorunun “Halife kim olacak?” sorusundan ziyade “Halife kimden (hangi kabineden/soydan) olacak?” sorusuna evrilmesi, Rasulullah ﷺ’in minimize etmeye çalıştığı asabiyet (kabilecilik) anlayışının yeniden canlanmasına neden olmuştur. Hz. Ebubekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) dönemlerinde yönetimde liyakat ve adalet esas alınmış, devlet teşkilatı kurumsallaşarak geniş coğrafyalara hükmeder hale gelmiştir. Hz. Ebubekir (r.a.), Ridde savaşları ile sarsılan otoriteyi tesis etmiş; Hz. Ömer (r.a.)’in teklifiyle, Zeyd bin Harise (r.a.) gibi ehliyet sahibi sahabelerin de katkılarıyla Kur’an-ı Kerim’in mushaf haline getirilme sürecini başlatmıştır.
Hz. Ömer (r.a.) döneminde fetihlerin h��z kazanmasıyla birlikte Divan teşkilatı kurulmuş, gayrimüslim tebaa ile ilişkiler hukuki bir zemine oturtulmuş ve idari yapı profesyonelleşmiştir. Ancak Hz. Osman (r.a.) döneminin ikinci yarısında, liyakat esaslı atamaların yerini Ümeyyeoğulları’na mensup isimlerin alması, toplumsal huzursuzluğu ve ilk büyük siyasi krizi tetiklemiştir. Bu süreçte kurulan Şûra'da Hz. Ali (r.a.), Talha bin Ubeydullah (r.a.), Zübeyr bin Avvam (r.a.), Abdurrahman bin Avf (r.a.) ve Saad bin Ebi Vakkas (r.a.) gibi seçkin sahabeler yer alsa da ailevî ve kabilevi dengelerin yanısıra siyasi tercihler olayların seyrini değiştirmiştir.
Cemel Vakası, Sıffin Savaşı ve Hakem Olayı gibi siyasi çatışmalar, sadece bir iktidar mücadelesi olarak kalmamış, zamanla Haricîlik ve Şia gibi ekollerin doğuşuna, dolayısıyla siyasi tercihlerin itikadi birer kimliğe dönüşmesine yol açmıştır. Hz. Ali (r.a.)’nin şehadetinden sonra Hz. Hasan (r.a.), ümmetin birliğini korumak adına hilafetten feragat ederek tarihi bir uzlaşıya imza atmıştır.
Hocamız dersin nihayetinde bu anlatılanlardan hareketle bugünün Müslümanları için temel görevin, geçmişin siyasi kavgalarını bugünün birliğine engel kılmadan, hayatı anlama biçiminde yeni bir bilgi ve fikir üretimi (içtihat) gerçekleştirmeleri olduğunu dile getirdi.
İDE Akademi | Mütefekkir Kampı
Programın ilk dersinde Prof. Dr. Mehmet Emin Özafşar Hocamız, “Hadis İlminde Sürekli Yenilenme” konusunu ele aldı.
“İlmî muvazenesi olmayan toplumların içtimaî muvazenesi de olmaz”.
Hocamız derste öncelikle tecdid kavramı ve tarihî süreç içerisindeki evreleri üzerinde durdu. Tecdidin yalnızca modern döneme ait bir arayış değil; İslam ilim geleneğinin kendi bünyesinde daima taşıdığı yenilenme imkânı olduğunu ifade etti. Bu çerçevede ilk dönemlerde rivayet merkezli bir muhafaza bilincinin öne çıktığını; ardından usûl, tenkit ve tasnif faaliyetleriyle metodolojik bir derinleşmenin yaşandığını; sonraki süreçte ise ilimlerin yeniden yorumlanması ve çağın meseleleriyle irtibatlandırılması yönünde farklı tecdid arayışlarının ortaya çıktığını belirtti. Böylece tecdid, geleneği bütünüyle terk etmek değil; onu kendi iç dinamikleriyle yeniden ihya etmek olarak ele alındı.
Hocamız ayrıca ilmin yalnızca malumat biriktirmek değil; kavram üretmek, bir ıstılah dili inşa etmek olduğunu ifade etti. Zira aynı kavram söylendiğinde uzmanların aynı şeyi anlaması, bir ilim geleneğinin teşekkül ettiğini gösterir. Hadis ilmi de rivayetle başlamış; cerh ve ta’dil, nakd ve usûl ile sürekli yenilenerek kendi metodolojisini inşa etmiştir.
Sosyolojik düzen, politik düzen ve epistemik düzen arasında daima karşılıklı bir ilişki vardır. Toplumdaki dönüşümler bilgi anlayışını; bilgi anlayışındaki dönüşümler ise toplumun yapısını değiştirir. Bu sebeple hadis ilmi, tarih boyunca yalnızca rivayet nakleden bir meşgale alanı değil; kendi yöntemi, terminolojisi, eleştiri mekanizması ve iç tutarlılığı bulunan özgün bir bilgi alanı olarak gelişmiştir.
İlk dönemlerde “ilmü rivâyeti’l-hadîs” ile rivayetlerin toplanması ve klasik metodoloji oluşmuş; ardından “ilmü dirâyeti’l-hadîs” ile büyük şerh gelenekleri ortaya çıkmış; modern dönemde ise “ilmü sekâfeti'l-hadis” evresine geçilerek hadis, bir kültür bilimi olarak yeniden düşünülmeye başlanmıştır.
Derste dikkat çekilen önemli hususlardan biri de şuydu: Tarih ve tenkit kavramları İslam medeniyetinin öz kavramları olduğu hâlde zamanla statükonun tahakkümü altında işlevsizleşmiş; modern dönemde ise yeniden gündeme gelmiştir. Nitekim hadis ilmi, daha sahabe döneminden itibaren eleştiriye açık olmuş; “nakdü’l-hadîs” ve “nükkâdü’l-hadîs” gibi kavramlar erken dönemlerden itibaren teşekkül etmiştir.
Hocamız ayrıca Hasan Kâfî Akhisârî’nin “Usûlü’l-Hikem fî Nizâmi’l-Âlem”, Kâtib Çelebi’nin “Düstûru’l-Amel li Islâhi’l-Halel” ve İbrahim Müteferrika’nın “Usûlü’l-Hikem fî Nizâmi’l-Ümem” eserleri üzerinden, yenilenmenin İslam düşünce tarihinde süreklilik arz eden bir mesele olduğunu vurguladı.
Çünkü hayatın kendisi değişim üzerine kuruludur. Yenilenmeye bütünüyle karşı çıkmak, hayatın akışına karşı çıkmaktır.