when sylvia plath said "derin duygulara sahip olmamak ne demek bilmiyorum hicbir sey hissetmemeyi bile tam olarak hissediyorum." and I really felt that
Anam anam bütün maskeler düştü. Her 19 Mayıs'ta buram buram Atatürkçülük kokan reklam videolarını yayınlayan Koç Holding sessiz. E tabi yüzlerce genç tutuklanırken sessiz kalanlar bugün bayramlarını kutlasa alacağı tepki net. Ama bu bir kayıp değil, bir yüzleşme. Çünkü artık bu halk yemiyor. Sermaye gruplarının halkın yoksulluğu üzerinden kazandığı servetle “cumhuriyet reklamı” çekmesini de, gençlere umut satıp arka kapıdan iktidarla iş tutmasını da…Bugün ne yaşıyorsak sayenizde. Bu sessizliğiniz de halkın başarısıdır. Yüzlerce genç tutukluyken, adaletsizlik kol gezerken, holdinglerin sessizliği çığlığa dönüyor. Ve biz unutmuyoruz: O çarpıcı videolarla değil, kimsenin görmediği anda kimin yanında durduğunuzla yazılıyor tarihin şerefi.
Ps: Medusa'nın Salı belgeselini izlemeden bana sermayeyi savunmayın. Şair Horatius'un buyurduğu gibi; "Quid rides? Mutato nomine, de te fabula narratur.”
KAAN ARTIK YOK! 😢😢
Vasiyeti üzerine mektubunu herkese. iletelim. Kaan, bu mektubu yazmış,
sadece annesine vermiş.
(Neden sadece annesine olduğunu okuduğunuzda anlayacaksınız.)
“Bu mektup adresine ulaşmalı”
dedim kendi kendime..
Buyurun siz de okuyun.
Sağlık bürokrasisindeki herkes okusun. Noktasına, virgülüne dokunmadan aktarıyorum...
"Ben bundan 6 sene önce lösemi hastalığına yakalandım. Ankara’da LÖSEV’in LÖSANTE Hastanesi’nde çok zor olan tedavim başladı, 2 sene sürdü. Tam “İyileştim” derken hastalığım tekrarladı.
Tekrar başa döndük ve 3 yıllık tedaviye başladık. Hiç yıkılmadım, “Ben bu hastalığı yeneceğim” diye anneme, kardeşlerime söz verdim. Ama lösemi canavarı beni 3’üncü kez pençesine alıp lösemi tekrarlayınca tam umudum kırılmak üzereyken LÖSEV’in doktorları yine imdadıma yetişti
ve “Artık sana kemik iliği nakli yapacağız ve yaşatacağız” dediler.
3’üncü defa uzunca bir kemoterapi aldım, yine saçlarım döküldü, ateşler içinde yandım ama sonunda Kemik İliği Nakli Servisi’ne geçmeyi başardım. LÖSEV LÖSANTE Hastanesi’nin Kemik İliği Nakli Servisi tıpkı bir uzay üssü. Her tarafı havadaki gözle görülmeyen en küçük tozları, mikropları süzen hepafiltrelerle kaplı.
Doktorlar, hemşireler içeri girerken özel solüsyonlarla yıkanıyorlar, çok özel kıyafetler giyiyorlar.
Annemden başka kimse içeri giremiyor, o da dışarı çıkamıyor.
Adeta fanusta yaşıyordum. Kapıların birisi kapanmadan diğeri açılmıyor. Anlayacağınız, sağlığımız için dünyanın en steril Kemik İliği Nakil Merkezi’ndeydim.
Bir gün hematoloji uzmanı profesör doktor odamıza geldi ve “Artık radyoterapi (ışın tedavisi) alacaksın, sonra da sonra da kemik iliği naklini gerçekleştireceğiz. Ama radyoterapi için başka hastaneye gideceksin” dedi. Hemen,
- Bizim hastanemizde yok mu, dedim.
- Var, hem de dünyanın en iyi radyoterapi cihazları var ama kullanamıyoruz, dedi
- Neden, diye sordum.
- Çünkü Sağlık Bakanlığı ruhsat vermiyor, yani çalıştırmamız yasak.
- Neden, kötü bir şey mi yaptınız?
- Hayır, her şey yönetmeliklere uygun. Hatta Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’ndan (TAEK) ruhsat da alındı ama kullanamıyoruz
Bağışıklık sistemim çökmüşken ve bu servisten dışarı adım atmamam gerekirken hem sabah hem de akşam (günde 2 defa) başka bir hastanede radyoterapi almak için dışarı çıktım ve ışın aldım.
Düşünebiliyor musunuz, hem milletin tuğla bağışlarıyla satın alınmış dünyanın en mükemmel
5 milyon dolarlık aleti LÖSANTE Hastanesi’nde çürüyor hem de ben aynı hastanede 2 kat aşağıdaki bu özel merkezde ışın tedavisi alabilecekken dışarıya yani mikrop dolu ortama çıkıp hayatımı tehlikeye atıyorum.
En son olarak size şunu itiraf etmek istiyorum:
“Beni lösemi hastalığı öldüremedi ama bürokrasi canavarı öldürebilecek.” Belki de sayılı günlerim kaldı.
Ben görmedim ama bu mektubu herkese iletirseniz, sizin sayenizde başka lösemili çocuklar bu cihazın çalıştığını görebilirler.
Saygı ve sevgilerimle..
(Kaan Özelçam)
Silivri’deki hücremden bir güzel adamın cenaze merasimini izledim bugün.
Hep birlikte yan yana, omuz omuza saf tutmuşuz, Sırrı Süreyya Önder’i ebediyete uğurlarken.
Her görüşten, her kimlikten milletimizin evlatları, yöneticileri ve siyasetçileri olarak gür bir sesle haykırdık hislerimizi yüce Allah’ın huzurunda: “İyi bilirdik”, “Haklarımız helal olsun”…
Helalleşmek zor mu hayattayken? Birbirimizi anlamak, hissetmek, konuşabilmek…
Neden bu kadar zorlaştı bu işler?
Elbette aynı fikirde olmak şart değil. Biliriz ki farklılıklarımızla güzeliz, zenginiz. Anadolu irfanı ve hoşgörüsüdür güvencemiz.
Artık yıkmalıyız bu önyargıları, konuşabilmeli, tartışabilmeli ve en önemlisi kucaklaşabilmeliyiz yaşarken.
Eşit hissedarları olduğumuz bu cennet vatanın tüm nimetlerini adil bir biçimde paylaşabilmeliyiz.
Mücadelemiz milletimizin; huzuru, barışı, kardeşliği, birlik ve beraberliği, ay yıldızlı bayrak altında eşit ve hür şekilde yaşayabilmesi içindir.
Mücadelemiz “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşamak içindir.
Bu vesileyle, saygıdeğer Sırrı Süreyya Önder’e tekrar yüce Yaradan’dan rahmet diliyorum.
Çevrende aynı acıyı paylaşacağın,aynı kaygıları güdeceğin insanların az olması çok can sıkıcı. Bambaşka evrenlerde yaşıyoruz sanki. Bu kadar kör,sağır olunması zoruma gidiyor. Atsan atılmıyorlar,satsan satılmıyorlar. Bambaşka bir sınav bu da
“Ne hoş bir güzelliği vardır;
Hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçenlerin. Kimseye bir kötülüğü dokunmadan yaşayanların. Onurlu bir yaşamı seçenlerin.”
Senin derdin Kanal, benim derdim İstanbul.
İstanbul’a neden göz diktiğini biz de biliyoruz millet de biliyor. Cesaretin varsa koy sandığı milletin önüne, şehrin kaderine İstanbul karar versin.
Buradan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çağrı yapıyorum.
Eğer milletin tercihinden korkmuyorsan, şehrin kaderine İstanbullular karar versin diyebiliyorsan, Kanal İstanbul Referandumu için sandıklar kurulsun. 16 milyon İstanbullu, yaşadığı şehir için kararını versin.
Milletin sırtına milyarlarca dolar yük olacak, havasını, suyunu, tarım arazilerini ve doğasını yok edecek; şehri daha da yaşanılmaz hale getirecek, nüfusu ve trafiği arttıracak bu geri dönülmez ihanet projesinin akıbetine, milletimiz karar versin.
Eğer siz sandığı milletin önüne koymazsanız, millet kendi sandığını kurar.