Size bir sır vereceğim. İşte, okulda ya da sosyal çevrenizde herkesi aşağılayan, herkesle dalga geçen prototipler var ya. Aslında sandığınız gibi özgüvenli değiller, çoğu elit bir aileden de gelmiyorlar.
Aksine, oldukça düşük bir sosyal sınıftan geliyorlar. Büyüme çağlarında sık sık öfke, agresyon ve alt sınıf stresine maruz kaldıkları için, hala survival (hayatta kalma) ve kıtlık modundalar. Sonradan iş ya da meslek elde etseler bile, kabile içinde sık sık yaşadıkları “bana kaynak verin, yoksa aç kalırım” kaygısı, onların alt ahlak kodlarını sızdıran aşağılayıcı ve cezalandırıcı diline sızıyor.
Yaptıkları evrimsel stratejide “kibirli görün, her şeyi beğenme ki değerin daha yüksek sanılsın” taktiğini ifade ediyor. Bu durumu herkes bilmediği için, yine benzer yoksunluktaki insanlar arasında işe yarıyor. Ama işi bilenler onların gerçek sınıfını ve psikolojik haritasını hemen görüyorlar. Bu yüzden gerçekten kültürlü, gelişime ve esnekliğe açık elit insanların arasında uzun süre barınamıyorlar.
IŞIKLARI SÖNMEYEN BİR ÜNİVERSİTE
#BilgiÜniversitesi 'nin maruz bırakıldığı, yaşam - ölüm ekseninde, ağır bir karar karşısında,
- Derin siyasi ve sosyal analizler,
- Kişisel olumsuz deneyim paylaşımları,
- "Ben demiştim" lafları,
- "Zaten belliydi" sinizmi,
- "Orada benim başıma şu gelmişti (Oh olsun!) nidaları,
- Bu "balyoz" karara hemen teslim olup, "Burada ne güzel günler geçirmiştik. Elveda Bilgi" romantizmi,
- "Zaten Türkiye'de hukuk mu kaldı?" sığlığı ve pısırıklığı,
Sesleri duyuluyor ve mevcut şartlar altında hiçbir anlam ifade etmiyor.
Karşı karşıya kalınan sorunun, Bilgi'yi de aşan bir ağırlıkta olduğunu görme şuuru ve yönelimi gözardı edilemez.
30. yılını 7 Haziran günü kutlayacak, Türkiye'nin seçkin bir eğitim ve araştırma kurumunun, asıl kurucu unsurları olan öğrenciler ve öğretim ve idari kadrosunun Bilgi'yi seçkin bir "gerçek" akademik kurum haline getirme gayretlerinin, 1999 yılı Ekim ayından itibaren çok yakından tanığıyım.
Yıllarca, mesai saatlerini gözetmeyen bir azimle, saatler boyu üniversitede çalışmalarını sürdüren akademik kadronun olduğu bir üniversite oldu Bilgi.
17 yıl Hukuk Fakültesi dekanlığını üstlendiğim bu kurumda, bu gerçeği, "ışıkları sönmeyen bir üniversite" olarak tanımlardım tercih günlerinde.
Hukuk Fakültesi'nin kurucu dekanı ve Türkiye Hümanist Ceza Hukuku Doktrini'nin öncülerinden, rahmetli Prof. Uğur Alacakaptan ise, bir "Üniversitenin kapılarının kapatılamayacağı" deyişiyle açıklardı bu gerçeği. Ve öğrencileri uyarırdı: "Burayı bir özel üniversite sanmayın, Bilgi bir kamu tüzel kişisidir."
Bilgi Üniversitesi'nin tüm öğretim üyelerinin 30 yıla varan bir süreçte dokuduğu bu kurumsal kimlik, ürettiği akademik yenilikçilikle Türkiye yükseköğretiminin, birçok devlet ve vakıf üniversitelerinin de benimseyip uyguladıkları politikalar, programlar üretti.
Bu nedenledir ki, onbinlerce Türkiye ve diğer ülkelerin yurttaşları geleceklerini bu kurumda geliştirebilecekleri umuduyla, Bilgi'yi seçtiler. Bireysel tercihlerin de ötesinde, söz konusu olan bu durum "halkın kendi geleceğini tayini"ne dair temel normun da bir tezahürüdür, bu bağlamda bir uygulanma biçimidir.
Bunları yok sayan bir bakış, insanın değersizliği gibi bir temel üzerinde yükselir. Adını ne koyarsanız koyun, bu gerçek değişmez.
Buna yol açan bir işlem hukuken de savunulamaz, hükm-i karakuşi mertebesindedir. Bunun bilincinde olan, tüm #Bilgili öğrenciler, mezunlar, öğretim elemanları ve idari personelin haklarını aramaları, tartışılamayacak, kendi geleceklerini tayin etme hakkının gereği kaçınılmaz bir sorumluluktur.
Turgut Tarhanlı
Bu hayatta onurlu bir şekilde yaşamak istiyorsanız kendinize sahip çıkacaksınız arkadaşlar. Haklarınızın arkasında duracaksınız, kararlarınıza sahip çıkacaksınız, sayılmadığınız yerde durmayacaksınız, davet edilmediğiniz yere gitmeyeceksiniz. Çaba ve çalışmalarınızı olduğundan küçük ve değersiz gibi göstermeye çalışan herkesin yanılgıda olduğunu daha da büyük başarı haberlerinizle ispatlayacaksınız. Bir hayatınız var ve onu dostluk, işbirliği ve anlaşma gibi güzel duygularla geçirmek varken size karşı durduk yere rekabet, öfke ve nefret şeması yaratan herkes o şemanın içinde kaybeden tarafta yazılacak. Kazanmanın felsefesi işte budur.
Adamlar o kadar faşist o kadar faşist ki teröristlerin takımı diyor mesela. Koca bir şehirden söz ediyor. Tüm halkı terörist ilan ediyor. Allah'ın sığırları sizi. Bundan büyük ayrılıkçılık var mı? Bölücülük bu işte. Cahiller sürüsü.
Bugün trenle İskoçya’ya dönerken hayatımla ilgili bazı kararlar aldım.
- Kendimi tamamen kendi hayatımın merkezi yapacağım. Artık dünyadaki hiçbir insana ya da işe kafayı takıp uyku düzenimi, sağlıklı öğünlerimi ya da yürüyüşlerimi aksatmayacağım.
- Bir insan canımı sıkıyor, bana değersizmişim muamelesi yapıyorsa anında iletişimi kesip ilişkimi bitireceğim. Bu normal insani hatalar değil, kötü niyet, önyargı veya dışlama hissettiğim anda hemen olacak.
- Anne babamı daha da sık arayacağım. Zaten onlarla ilişkim iyi ama mesela her gün telefonla konuşuyorsak, bunu her gün kameralı hale getireceğim. Biliyorum ki her iki tarafın birbirine ihtiyacı var. Ve bazen bunu birbirimize söyleyemiyoruz.
- Bir gönüllü derneğe katılacağım. Zaten insan hakları çalıştığım için insanlık yararına kendi adıma manevi anlamda olumlu adımlarım var ama bunu tekrar lisans yıllarımdaki gibi aktif bazı faaliyetlerle destekleyeceğim.
- Daha çok su içeceğim, daha fazla yeni insanla tanışacağım. Daha fazla yeni kafe deneyeceğim. Dünya açık bir saha ve sınırsız senaryo mümkün. Onu aynı döngülerde, aynı çevrelerde ve aynı mekanlarda geçirmek istemiyorum.
- Kendimi daha az açıklayacağım. Çalışmalarımı daha az özür diler gibi anlatacağım. Bir şey başardığımda insanlara beni anlayın gibisinden bir background sunmak zorunda hissetmeyeceğim. Ben benim, emeklerim benim emeklerim ve dünyaya sürekli fazladan semantik bir empati borcum yok.
Canım istediğinde listeyi güncellerim. Sizin de yeni kararlarınız varsa yazın lütfen, birbirimizi olumlu etkileyelim.
Nasıl hissettiğiniz de sınıfsaldır.
Eğer çocukken iyi eğitim kurumlarında, kaliteli elbiseler giyerek, lüks şekilde büyütülmüşseniz geleceğiniz de üç aşağı beş yukarı öyle oluyor.
Yok eğer ekonomik mahrumiyetle, toplumsal utandırma ya da kültürel baskıyla büyütülmüşseniz, ömrünüz boyunca yaşamın size cimri kalacağına inanıyorsunuz.
O yüzden sınıfsal hareketliliği arttırmanın en kritik noktası, her bireyin dünyaya dair bu algı (perception)larının kurgu olduğunu ve başka bir yaşam biçiminin mümkün olmasını görmeye başlamasıdır.
Burada ise “deservingness” (layıklık) kavramı öne çıkar. Bunun ilk bileşeni, öznenin kendisine yönelik yapay “ben layık değilim” algısını kırması ve “yeni gerçekliğini yaratma iradesi” göstermesidir.
Bu psikolojiktir, çünkü öncelikle bireyin imajıyla ilgilidir. Toplumsaldır, çünkü ilk kıvılcımları ham toplumsal fırsata ulaşabildikten sonra, kişinin yaşamının zorunlu değil tercihe dayalı olduğuna dair ilk şüphe tohumunun atılmasıdır.
Siz ne düşünüyorsunuz? Bu konularda daha çok yazmamı ister misiniz?
Bu yapılara daha radikal ve derin şekilde girmek isterim.
@hmelisaacar Dostluğun samimiyeti sarsılır ve dostluk kıyaslama icermemeli, dostluk statü değildir.
Emekle kurulan bağlardır..
Aşk ilişkisi bile ben kavramını beslerken bazı noktalarda, dostluk sadece ben değil birlikte hareketi,dayanışmayı besler ve dostluk ilişkilerinin yittigi bir toplum+
@hmelisaacar Çürümeye mahkumdur çünkü bir coğrafyada ,dünyada her şey zincirdir.
Toplum olma zincirinin en önemli halkası bence dostluktur. Çünkü insan dostuyla hisseder kendi dışındakilerin kahkahasıni, acısını..Bu sebeple etrafta olup biteni anlar ,kendiyle çevre arasında köprü kurar ++
İran halkının ciddi kısmı rejimin otoriterliğine karşı olsa da dış müdahalelerin taşıdığı emperyal yıkıcı karakteri iyi biliyor. Bu nedenle halkın çoğunluğu, değişimi içeriden üretme arzusu ile dış müdahaleye karşı koyma refleksini aynı anda taşıyor. Bu bir çelişki değil, bilinç.
Bu ikili karikatür, Doğu toplumlarını kendi siyasal öznelliğinden mahrum gören oryantalizmin bir ürünü. Ya irrasyonel inanç toplulukları ya da kurtarılmayı bekleyen pasif kitleler olarak görülüyorlar. Halbuki İran toplumu, tarihsel olarak son derece derinlikli siyasal bir aktör.
Batı’nın pek çok analizinde İran halkı ya “rejim yanlısı fanatikler” ya “dış müdahaleyle özgürleşmeyi bekleyen mağdurlar” olarak ikili bir karikatüre indirgeniyor. Oysa gerçek tablo değişim isteyen ama dış müdahaleye de karşı çıkan, kaderini kendi tayin etmek isteyen bir halk. ++
Sağcı, dinci vb.kalıplara sıkıştırıldı yıllarca bu ülke .Bugün yine anlıyoruz ki onurlu ,haklı yaşam mücadelesi biyolojik ya da kültürel değil .Önemli olan öfkeyi ne yöne dogrulttugumuz.
Milliyetçiliğin zehir olduğunu her gün daha net bir şekilde anlıyoruz. Yaşarken yakılarak öldürülüp yok edilmeye çalışılan, böbreği çalınan bir işçiyi anmanızı bile istemez milliyetçiler
Sırrı Süreyya Önder’in Cumhuriyet eleştirisini anlamayanların, bunu bir cumhuriyet ve laiklik düşmanlığı olarak algılayanların büyük problemi, şimdiye kadar laikliğin tek biçimini, temsili demokraside uygulanan biçimini tanıyor olmalarından kaynaklanıyor.