Kırşehir’de altın madeni kuşatması!
Seyfe Gölü’nden Kızılırmak Havzası’na uzanan yaşam alanları tehdit altında.
Köylüler sesleniyor: Altına değil, suya ve toprağa ihtiyacımız var!
Toprakları elinden alınmak istenen Yörük Muhsin Abi'ye desteğe gittik. İncir ve zeytin tarlaları Sabancı'nın RES Projesi yapılırken mahvolmuş. Bu ülkeyi adım adım bitiriyorlar. Yalnız bırakılan Muhsin Abi'nin sesini yaygınlaştırın lütfen.
Sapanca gölü kuruyor.
Bunun sebeplerini SAÜ öğretim üyesi Mahnaz Gümrükçüoğlu açıklıyor:
“Sapanca’dan çıkan suyu, Londra’da içebiliyorsunuz”
Gerçekten de birkaç milyonluk ihracat için sınırlı milli serveti, su döngüsünü de kırarak Londra’ya, Dubai’ye ihraç ediyoruz. Felaket.
Varank'ın söylediklerini tek tek çürüteceğim. Lütfen okuyun ve elden ele yaygınlaştırın.
Evet yüzbinlerce zeytin ağacı katledilecek hatta onlarca köyün de kökü kazınacak. Toprağından ve kökünden koparılacak insanlar nereye gidecek? Ne yapacak bu insanlar? Zeytin taşınabilir gözükse de çok büyük bölümü tutmuyor.¹ Ayrıca yüzbinlerce zeytin nereye taşınacak? Nasıl taşınacak? Yüzbinlerce ağaçtan bahsediyoruz. Dalga mı geçiyorsunuz? Hadi inandık taşıdınız, zeytinler de tuttu diyelim zeytinin verimi 5-7 yılı arasını buluyor. Bu sırada zeytinden geçinen insanlar köyünü kaybedeceği için nasıl geçinecek? Pratikte yazdıklarının hiçbir karşılığı yok.
Sadeleştirme ve hızlandırma dediği Çevre Etki Değerlendirme gibi alanın suyuna, ağacına, üretimine, köylülere, tarım alanlarına, arkeolojik sitlere, köylülerin evine yurduna bakmadan hızlıca sermayeyi sonuca ulaştırmaktır.
2004'ten bu yana sirketler lehine 30 kere yasayı delik deşik etmiş bir anlayışın söylediği hiçbir şeye inanmayın.²
En büyük yalanlardan biri de rehabilite ediyoruz. bu. Zaten hali hazırda rehabilite zorunluluğu var ama kesinlikle pratikte uygulanmaz.³ Bunlar sadece sürece rıza üretmek için bir parça şirin gözükme gayreti.
Hali hazırda %5 civarı gözükür ama asla bu düşük rakam bile uygulanmaz.⁴ 2004'ten bu yana 400 bine yakın maden ruhsatı verilmiş. Kamu yararı kılıfıyla yapılan madencilikte şimdiye kadar kim kazandı? Kamu kazanmışsa şayet bu açlık, yoksulluk, gelir adaletsizliği neden bu kadar fazla? Kime gitti bu para?
Uyum denilen yine şirketlerin kontrolsüz şekilde sonuca gitme gayreti. Maden açılacak alanda kurumlardan istenen görüşler dört ay içinde gelmezse doğrudan ruhsat verilebilecek. Maden alanında kültürel miras tespiti halinde madencilik faaliyetlerine devam edilebilmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın uygun görüşü aranacak. Uygun görüş çıkmazsa Kültür ve Turizm Bakanlığı PARA ödeyecek.
1987’den beri bölgenin canına okuyan termik santrallerin 1996 yılında çalışmaları durduruldu ve bu karar 1998 yılında Danıştay tarafından onaylandı. 2005 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AIHM) tarafından da onaylanmıştır. 2014 yılında bütün termik santraller satılmıştır. Çoktan miadını doldurmuş ve hukuksuz bir termik santral için ormanlar, yaşam alanları, su kaynakları ve zeytin ağaçları katlediliyor. Bölgenin kanseri bunlar.⁵
İşbirlikçi muhtarlarla süreci rasyonelleştirmeye gayret ediyor. Bu santrallere ürettiklerinden daha fazla olağanca teşvik akıyor. Milleti toprağından edip termikçilere mahkum eden de bu anlayış. Termikçilere akan parayla burada çalışan emekçiler için bölgeye uyumlu istihdam koşulları olustlemk zor değil.⁶
"Bu düzenlemeyle, ithal kömür ve doğalgaza olan bağımlılığı azaltıyoruz" Zonguldak'taki Türkiye Taş Kurumu'nu çürüttüler. Zonguldak'a termik santral yaptılar ve RUSYA'DAN KÖMÜR İTHAL EDİLİYOR HATTA BUNUN İÇİN DEVASA LİMAN YAPILDI.⁷
HALI HAZIRDA ZEYTİN ÜRETİCİLERİ İKTİDARIN MEVCUT POLİTİKALARI YÜZÜNDEN ZOR DURUMDA. 100-120 TL ARASI FİYAT VERİYORLAR. BU YASA ÜLKEMİZİN HER KÖŞESİNİ TALANA AÇIYOR. ADIM ADIM SU VE GIDA KRİZİNE KOŞAR ADIM GİDİYORUZ.
1) https://t.co/v2I7PYIpF1
2) https://t.co/U8BTxxV5px
3) https://t.co/8dxrX1KhPm
4) https://t.co/a6kO8JAnK1
https://t.co/2V52C6tXHl
5)
https://t.co/ixsXjXeD5U.
6)
https://t.co/UMoU2JIHJO
https://t.co/f39Q4uPWv5
https://t.co/iPtAWBwAg8
7)
https://t.co/7S33nF8QjI
Ülkenin suyunu, tarım alanlarını, ormanını, ağacını, zeytinini, halkın evini ve arazisini şirketlere peşkeş çekecek madencilikle ilgili Torba Yasa meclisten geçti. "Bunun sonucunda neler olacak" ben size açık açık yazayım.
1) Ülkemiz hali hazırda su fakiri bir ülke. Bu yasanın varlığıyla zaten devam eden su varlıklarının yok oluşu hız kazanacak. Bir kaç yıla yana yana su diye yalvarılacak.
2) Hali hazırda olan tarım alanlarının gasbedilmesi, köylerin bitirilmesi hız kazanacak ve üretim bitecek, gıda fiyatları korkunç artacak.
3) Yıllarca alın terinizle yaptığınız, emek harcadığınız eviniz bir gün kamu yararı ve kritik maden kılıfı adı altında gasbedilecek. İtiraz hakkınız olmayacak.
4) Anılarınız, varlığınız, mezarlarınız, kutsallarınız ve kökünüz olan köyünüz haritadan silenecek ve
köksüzleşeceksiniz.
Latmos'un nasıl yok edildiği anlattım. Kamu yararı kılıfı adı altında 400 bin civarı ruhsat verilmiş. Kamu yararıysa 23 yılda bu gelir adaletsizliği neden var? Nereye gitti bu para? Elden ele lütfen. #Latmosukoru@latmosukoru
Enflasyonist ortamda satın aldığım mal ve hizmetlerin kalitesinin sürekli düşmesine bir türlü alışamıyorum. Konuyu, bu defa daha somut bir örnekle paylaşacağım.
Yaklaşık 6 ayda bir gittiğim mütevazı ve görece makul fiyatlı bir restoran var.
Bundan 7-8 yıl önce, sipariş gelmeden 5 çeşit ufak ikramla birlikte sıcak lavaş getirirlerdi. Her masada zeytinyağı-limon olurdu. Yemekten sonra da ikram olarak antep fıstığı verirlerdi (yanlış duymadınız, mütevazi ama verimli bir restoran bunu yapabiliyordu).
Bir süre sonra fıstığı sadece isteyince getirmeye başladılar. Sonraki aşamada da ikramdan tamamen çıkardılar.
Ardından lavaşı küçülttüler ve sadece özel olarak isteyince getirmeye başladılar.
Bir sonraki yıl ikram tabağını üçe, sonra ikiye düşürdüler (lezzetsiz salatamsı küçük bir tabak ve kalitesi düşmüş bir turşu).
En son gittiğimde de masalardan yağ ve limonu da kaldırmışlardı.
Literatürde bunlara shrinkflasyon ve skimpflasyon deniyor. Türkçesi, kalitesizleşme.
(Restoranlara hiç erişemeyenler var, halinize şükredin diyebilirsiniz, haklısınız ama yazının konusu bu değil. Her alanda, her gelir düzeyindeki insanlar bir şekilde kalitesizleşmeyi yaşıyorlar.)
Enflasyon sadece alım gücünü azaltmakla kalmıyor, kaliteyi düşürüp insanları vasata mahkûm ediyor, ahlaksızlığı da besliyor. Yüksek enflasyonla yaşayıp kalkınabilen tek bir ülke bile bulamazsınız.
Bu nedenle toplum olarak ülkeyi yönetenlerden düşük enflasyonu her fırsatta talep etmeliyiz.
Hatta bana göre fiyat istikrarının sağlanması ve paranın satın alma gücünün korunmasını anayasaya koymalıyız.
BM:
“Kuşatma altındaki Gazze’de nüfusun yarısı açlıktan ölme tehlikesi altında.
İnsanlar günlerce yiyecek bulamadan yaşamak zorunda.”
UNICEF:
"Gazze'de yetersiz beslenen çocukların ağlayacak enerjisi bile yok."
Her 24 Nisan geldiğinde ortalığı Ermeniler'in asılsız iddiaları kaplar. Bu yüzden birçok kişi Ermeni tehcirinin 24 Nisan'da başladığını zanneder.
Hâlbuki Ermeni tehcirinin tarihi 27 Mayıs 1915'tir. 24 Nisan ise Ermeni komitelerinin kapatılması ve ileri gelenlerinin bir kısmının tutuklanma tarihidir.
Ermeniler, Birinci Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde 40 civarında isyan çıkardılar. Birinci Dünya Savaşı'nda Rus ordusu ile doğuda yapılan savaşları fırsat bilip, bağımsızlık için son adımı atmak üzere harekete geçtiler. Osmanlı ordusunun iaşe ve ikmaline büyük zarar verdiler.
Ayrıca çeteler kurarak sivil Türkleri öldürmeye başladılar.
Osmanlı yönetimi bütün uğraşmalarına karşılık Ermeni teröristlerin saldırılarını durduramayınca 24 Nisan genelgesini çıkararak komiteleri kapattı ve komitelerle bağlantısı tespit edilenlerin bir kısmı tutuklandı.
24 Nisan tutuklamaları esnasında çatışma meydana gelmediği gibi Ermeni ileri gelenlerine yönelik öldürme olayı da olmamıştı.
Ancak komitelerin lider kadrolarının tutuklanması, muhtemel bir genel isyanın etkisiz ve lidersiz kalmasına yol açmıştı.
İlber Ortaylı hocamızın söylediği gibi” 1915 Ermeni Tehciri, ihtimal dahilindeki bir isyana karşı düşünülmüş bir tedbir değildir. 1915’teki zorunlu göç kararı, fiilen ortaya çıkan isyana ve düşman ordusuyla işbirliğine karşı alınan ve günün şartları içinde kaçınılmaz olan” karardır
Türkiye nüfus meselesinde bir kâbusa doğru gidiyor. Nüfus artış hızımız durma noktasına geldi. Şu anda Türkiye'nin en önemli sorunu nüfustur. Böyle giderse Türkiye ne olur? Ben açık ve net söyleyeyim; Anadolu'da yaşlı bir Türk nüfusu olur. Tarım başta olmak üzere hiçbir alanda çalışacak işgücü üretemeyiz. Kendisini toparlayamazsa da bu topraklardaki yaşama kabiliyetini kaybeder. Bu çok ciddi bir risk. Gerçek bir beka sorunu. Ben bunu 10 yıldır söylüyorum, yazıyorum. Bu birçoğumuzun farkedemediği, savaştan bile daha önemli bir tehdit.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son asırlarında da nüfusumuz artmamış, bu yüzden savaşları ve bir imparatorluğu kaybetmiştik. Prut Savaşı'nda Rusları yendik. 1711'de biz Rusları yenerken bizim nüfusumuz 30 milyondu, Rusların nüfusu 16 milyondu. Osmanlı 140 bin asker çıkardı, Ruslar 60 bin asker çıkardı. 93 harbi dediğimiz, 1877-78 savaşında Ruslar 100 milyona ulaşmıştı, Osmanlı 26 milyondu. Ruslar 800 bin kişilik asker çıkardılar, biz 300 bin. 1. Dünya Savaşı'na geldiğimizde Rusya 175 milyona ulaştı, biz 22 milyonduk. Ruslar 11 milyonluk ordu çıkardı biz 2 milyon 750 bin.
Cumhuriyet kurulduğu zaman Atatürk'ün en büyük amaçlarından biri Türkiye'nin nüfusunu artırmaktı. 13 milyona düşmüştük. Çok çocuklu aile yapısı teşvik edildi. İzlenen siyaset sayesinde başarılı olundu. Türkiye 1960'lara kadar bu politikayla geldi. 1965'te çok yanlış bir şey yapıldı. 1965'te kabul edilen 557 sayılı Nüfus Planlaması Hakkındaki Kanun, Türkiye'deki nüfus politikalarında bir dönüm noktası oldu. Yıllarca nüfus planlaması yapıp çocuk sayısının azlığını teşvik ederek nüfus artış hızımızı düşürdük. Hep kendimizi mukayese ettiğimiz Avrupa ile bu konuda hiç karşılaştırma yapmadık ve Avrupa'nın durumuna gelebileceğimizi hiç hesaplamadık. Batı ülkelerinin nüfus yoğunluklarının bizim ülkemizden dört-beş misli gazla olmasına rağmen Avrupalıların nüfus planlaması yapmayıp yeni doğumları teşvik ettiklerini görmezden geldik.
Doğum kontrolü sistemiyle Türk nüfusunu azalttılar. Bu tarihimizdeki en büyük yanlış işlerimizden biridir. Anadolu'nun batısında nüfus artış hızı düştü. Ege ve Marmara bölgelerinde çocuk sayısı azaldı. İç Anadolu ve Karadeniz doğurganlık hızını bir süre muhafaza etti. Fakat somunda bu iki bölgemizde de doğurganlık hızımız azaldı.
Doğurganlık hızımız 1945'te 6.9, 1960'ta 6.38 çocuk iken, 1965'teki nüfus planlaması uygulamasının başlamasından sonra 1978'de 4.3, 1983'te 4, 1993'te 2.7, 2001'de 2.38, 2023'te ise 1.51 çocuğa kadar düştü. Büyük şehirlerde bu durum 1'e kadar iniyor
Doğurganlık hızında Bulgaristan'ın bile gerisindeyiz. Nüfusun yenilenme düzeyi olan 2.1'in çok altında kaldık. Şanlıurfa, Van, Şırnak, Mardin, Muş, Siirt, Diyarbakır, Batman, Ağrı ve Gaziantep gibi doğurganlık hızı yüksek illerimiz olmasa doğurganlık hızımız 1 çocuğa kadar inecek.
Sonunda felaket kapıya dayandı. Çok kritik bir duruma geldik. Genç nüfusumuz var derken ortanca yaşın ağırlıklı olduğu bir nüfus yapısına sahip olduk. Eğer ciddi tedbirler alıp doğurganlık hızımızı en az 2.1'de tutamazsak Avrupa gibi yaşlı nüfus ağırlıklı bir ülke olmaya doğru gidiyoruz.
İlber Ortaylı:
Ursula von der Leyen çantasında parayla gezen bir teyze. Orta Asya ülkelerine 12 milyar Euro’luk yatırım vaat etmiş.
İçlerinden en alakasız üye Yunanistan fırlıyor. “Kıbrıs’ı tanımalarını şart koşun” diyor. Onlar da hemen onaylıyor.
Eğer hızla müdahale etmezsek; sadece uğrunda bu kadar fedakârlık yapılan Kıbrıs’ı değil, ülkemizin nüfus azalmasından dolayı çekeceği sıkıntıları karşılayacak iş gücünü, sanatlarımızı, bilim dünyasını, hatta boşaltılan sağlık sektörünü restore edecek kuvveti de kaçıracağız.
Yani Türkiye’nin geleceği de tehlikeyle karşı karşıya.
İlber Ortaylı:
Bizim kuşak, üniversite mezunu olduğumuz yıllarda nüfus patlamasından şikâyet eden bir Türkiye varken, bugün doğumların azaldığı, evliliklerin çözüldüğü bir sosyal facia noktasındayız.
Tek umudumuz Özbekistan, Kırgızistan ve Çin Türkistan’ı (Sincan) bölgelerinin çalışkan ziraatçıları, hayvancıları, kabiliyetli gençleriydi.
Maalesef Türkiye’yi Suriyelilerle doldururken, Uygur ve Türkmenlerden bize gelip sığınanları bile geri veriyoruz.
YAŞ MESELESİ GÖZDEN GEÇİRİLMELİ
10 Nisan 2025, yani bugün ilk duruşma var.
14 yaşında bir çocuk... Hiçbir günahı yok, kötü niyeti yok. Yüz binlerce insanımızın pamuklar içinde büyüttüğü evlatlardan sadece biri... Bahsettiğimiz, Minguzzi ailesinin oğlu: Mattia Ahmet Minguzzi. Kendisine laf atan serserilerin ne dediklerinin bile farkında değil. Saldırganlar ne istediklerini bildiklerini sanıyorlar, ama bildiklerinin ne anlama geldiğinin farkında değiller. Onların bildikleri tek şey: kıskançlık, haset. Yanlış yönlendirilmiş bir düşmanlık... Ve muhtemelen kimya endüstrisinin yarattığı uyuşturucularla, daha çocuk yaşta harap olmuş beyinler.
SOKAKLARDAKİ AYAKLI SUÇ DOSYALARI
Bunların hiçbiri kontrol altında değil. Bazılarının kabarık suç dosyası var ama hâlâ serbestçe ortalıkta dolaşıyorlar. Üstelik yalnızca 18 yaş altındakiler değil, yetişkinler de aynı durumda. Trafikte zorbalık yapan birine bakıyorsunuz; sabıka kaydı 19, 20, 30, 50 dosyaya ulaşmış. Biri eşini dövüyor, diğeri sevgilisini öldürüyor; tonla sicil kayıtları var.
Fransa’da Adalet Bakanlığı’na “Mühürler Bakanlığı” denir. Çünkü Adalet Nezareti, yurttaşlar hakkında insan onuruna ve temel haklara aykırı olmayacak şekilde kayıt tutmakla yükümlüdür. Zira millî güvenlik ve toplumsal huzur için bu şarttır. Bizde ise adlî sicil müessesesinin ne işe yaradığı halen bilinmemekte. Kanunlarımızda bazı gariplikler var. Maalesef bu alan çığırından çıkmış durumda.
YAŞ MESELESİ GÖZDEN GEÇİRİLMELİ
14 yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi’yi 15 yaşındaki B.B. bıçaklıyor, yetmiyor, hâlâ can çekişen çocuğa 16 yaşındaki U.B. tekme atarak adeta ölümünü hızlandırıyor. İkisi de suçlarını itiraf etmesine ve neden yaptıklarını anlatmalarına rağmen, yeterli cezayı almayacak ve büyük ihtimalle kısa süre sonra serbest bırakılacaklar.
“Şâbb-ı emred” -yani İngilizce’de “teenager” denen yaş grubu- hâlâ bir çocuk kadar masum kabul ediliyor. Oysa bu çağ geçmiştir. İlmin sesine kulak vermeli ve kanunlar buna göre düzenlenmelidir.
Doğu Türkistan’da soykırım hız kesmeden devam ediyor!
Uluslararası bağımsız insan hakları kuruluşlarının toplama kamplarına atılan Uygur Türkleri ile ilgili elde ettiği son rakamlar ise, Doğu Türkistan’daki vahşeti bir kez daha ispatladı!
#DoğuTürkistan
Erhan Afyoncu:
"Türk'üm demekten millet utanmaya başladı.
'Türk' kelimesinden utanıp, yerine 'Türkiyeli' kelimesini kullanıyorsa ve bu adam tarihçiyse ben gelecekten endişeliyim artık."
Osmanlı şakşakçılarının harabe halinde bıraktığı tarihi eserleri ihya etti, içinde memleket günleri diye kebapçıların doluştuğu Feshane'yi kültür merkezine çevirdi. İstanbul halkı seni unutmaz.
Doğu Türkistan'daki toplama kamplarının canlı şahidi Ömerbek Ali;
"Türk devlet büyükleri Çin’in yumuşak ipeğine ve tatlı sözüne kanmasın. Orada, Türklük ve Müslümanlık yok ediliyor"
#UyghurGenocide