Rahmi Koç’un sosyal medyada yayılan ve bir Kürt kadının kimliği üzerinden aşağılandığı, etnik aidiyetinin alay ve küçümseme konusu yapıldığı görüntüler; toplumda kökleşmiş ayrımcı zihniyetin ve normalleştirilmeye çalışılan ırkçı söylemlerin yeni bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.
Söz konusu ifadeler yalnızca bir kişiyi hedef almamakta; Kürt kadınların kimliğini, onurunu ve toplumsal varlığını hedef alan sistematik ayrımcılığın yeniden üretilmesine hizmet etmektedir.
Etnik kimlikler üzerinden aşağılayıcı stereotipler üretmek, halkları birbirine karşı kışkırtmak ve kadınları cinsiyetçi kalıplar içerisinde aşağılamak ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. Irkçılık ve ayrımcılık, hangi kişi tarafından ve hangi gerekçeyle dile getirilirse getirilsin insan haklarına aykırıdır. Kürt kimliğinin mizah, fıkra ya da gündelik söylem adı altında hedef gösterilmesi; yıllardır mücadele ettiğimiz ayrımcı dilin toplumsal meşruiyet kazanmasına zemin hazırlamaktadır.
Özellikle Kürt kadınlar, hem etnik kimlikleri hem de toplumsal cinsiyetleri nedeniyle çoklu ayrımcılığa maruz bırakılmaktadır. Bu nedenle Kürt kadınlarını aşağılayan her söylem aynı zamanda hem ırkçılığın hem de cinsiyetçiliğin yeniden üretimidir. İnsan onurunu zedeleyen, bir halkı ve kadınları aşağılayan bu yaklaşımın karşısında durmak; demokratik ve eşitlikçi bir toplumun gereğidir.
Özür açıklaması, kamuoyunda haklı tepkiye neden olan ayrımcı ve ırkçı söylemin niteliğiyle yüzleşmekten uzaktır. Açıklamada kullanılan "herhangi bir kimliği hedef alma niyeti taşımadım" ifadesi, sorunun kendisini değil, söylemi kuran kişinin niyetini merkeze almaktadır. Oysa insan hakları perspektifinden bakıldığında, ayrımcı söylemlerin değerlendirilmesinde belirleyici olan yalnızca failin niyeti değil, kullanılan ifadelerin yarattığı etki ve toplumsal sonuçlardır.
Kürt kadınlarını aşağılayıcı kalıplar üzerinden temsil eden ve etnik kimliği küçümseme konusu haline getiren ifadeler, niyet beyanıyla ortadan kalkmaz. Bu tür söylemler, tarihsel olarak maruz kalınan ayrımcılığı, ötekileştirmeyi ve toplumsal önyargıları yeniden üretir. Bu nedenle gerçek bir yüzleşme ve özür, yalnızca üzüntü belirtmekle değil; kullanılan ifadelerin neden yanlış olduğunun kabul edilmesi, ayrımcı içeriğin açık biçimde mahkûm edilmesi ve bu durumdan etkilenen kişi ve topluluklardan doğrudan özür dilenmesiyle mümkün olabilir.
İnsan haklarının temel ilkesi; herkesin dili, kimliği, etnik kökeni, cinsiyeti ve inancı ne olursa olsun eşit hak ve onura sahip olduğunun kabul edilmesidir. Irkçılığa, ayrımcılığa ve nefret söylemine karşı mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz.
İnsan Hakları Derneği olarak; Kürt halkına yönelik nefret söylemlerini, ayrımcı ve ırkçı ifadeleri, kadınları aşağılayan cinsiyetçi yaklaşımları kabul edilemez. Yetkilileri nefret ve ayrımcılık içeren söylemler karşısında etkili tutum almaya, toplumun tüm kesimlerini ise eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşam kültürünü güçlendirmeye çağırıyoruz.
İNSAN HAKLARI DERNEĞİ
6 Haziran 2026
5 Haziran Dünya Çevre Günü’nü bir kutlama günü değil; ekolojik yıkımı, iklim krizini ve çevre hakkı ihlallerini görünür kılma günü olarak karşılıyoruz.
Doğanın talanı yaşam hakkının ihlalidir.
Yaşamı, doğayı ve geleceği birlikte savunacağız.
#DünyaÇevreGünü#5Haziran
AYM’den Kadın Haklarına Bir Darbe Daha !
Anayasa Mahkemesi (AYM), Antalya 12. Aile Mahkemesi tarafından yapılan başvuru üzerine Türk Medeni Kanunu’nun “Yoksulluk Nafakası” başlıklı 175. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “süresiz olarak” ibaresini iptal etti. Söz konusu hüküm, “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir” şeklinde düzenlenmişti. Anayasa Mahkemesi, iptal kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasından dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine de karar verdi.
Bilindiği üzere aynı konuda 2012 yılında da Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulunulmuş, ancak Mahkeme o tarihte “bu yükümlülüğün sosyal hukuk devleti ilkesinin gereği olarak getirildiği kuşkusuzdur” değerlendirmesinde bulunarak iptal talebini reddetmişti. Aradan geçen yıllar içerisinde kadın hakları alanında yaşanan fiilî ve hukuki gerilemenin yansımalarını ne yazık ki bugün Anayasa Mahkemesi’nin kararlarında da görmekteyiz. Mahkemenin yaklaşık on dört yıl sonra önceki yaklaşımının tam tersine bir karar vermesi, kadınların kazanılmış haklarının zayıflatılması açısından son derece kaygı vericidir.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin uzun yıllardır temel politikalarından biri evlilik kurumunu teşvik etmek olmuştur. Son dönemde ise kadınların erken yaşta evlenmelerini, daha fazla çocuk sahibi olmalarını ve kamusal yaşamdan ziyade aile içerisinde tanımlanan rollerle sınırlandırılmalarını destekleyen politikaların giderek daha görünür hale geldiği görülmektedir. Türkiye, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) başta olmak üzere kadın-erkek eşitliğini güvence altına alan birçok uluslararası sözleşmeye taraf olmasına rağmen, uygulamada erkek egemen anlayışın yaşamın tüm alanlarında etkisini sürdürdüğü görülmektedir.
Eşi tarafından aldatılan, şiddete maruz bırakılan, çocuklarının bakım sorumluluğunu üstlenen ve ekonomik olarak herhangi bir güvencesi bulunmayan kadınlar açısından Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı son derece düşündürücüdür. Üstelik yoksulluk nafakasının süresiz olması, nafakanın hiçbir koşulda değiştirilemeyeceği anlamına gelmemektedir. Tarafların ekonomik ve sosyal durumlarında meydana gelen değişiklikler halinde nafakanın azaltılması veya tamamen kaldırılması için mahkemeye başvurulabilmesi zaten mevcut hukuk sisteminde mümkündür.
Buna rağmen, söz konusu gerçeklikler dikkate alınmaksızın verilen bu karar, erkek egemen değer yargılarının yargı sistemi üzerindeki etkisini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Bu kararın, birçok kadının ekonomik nedenlerle şiddet gördüğü veya mutlu olmadığı evlilikleri sürdürmek zorunda kalmasına yol açabileceği açıktır. Özellikle ekonomik bağımsızlığı bulunmayan ve yaşamını sürdürebilmek için desteğe ihtiyaç duyan kadınlar açısından bu karar ciddi sonuçlar doğuracaktır.
Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bu kararın, aile kurumunu kutsayan ve kadını aile içerisinde ikincil bir konuma yerleştiren anlayışın bir sonucu olduğu kanaatindeyiz. Kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesini zayıflatabilecek her türlü hukuki düzenleme ve yargısal karar karşısında sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz.
İnsan hakları savunucusu kadınlar olarak, gerek kamuoyuna açıklanan 12. Yargı Paketi içerisinde kadınları ilgilendiren düzenlemelerin gerekse Anayasa Mahkemesi’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesine ilişkin iptal kararının kadınların haklı mücadelelerini olumsuz yönde etkileyebilecek gelişmeler olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle söz konusu düzenlemelere ve hak kayıplarına karşı susmayacağımızı, kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.
https://t.co/TwvjLbPqyx
GEZİ PARKI EYLEMLERİNİN 13. YILINDA: HAK ARAMA ÖZGÜRLÜĞÜ SUÇ DEĞİLDİR!
https://t.co/yNFSTf64lk
Gezi Parkı eylemlerinin 13. yılında, Türkiye’nin yakın dönem toplumsal hafızasında derin bir yer edinen bu demokratik itirazı bir kez daha hatırlıyoruz. Gezi, yalnızca bir parkın korunmasına yönelik çevreci bir tepki değil; kent hakkı, ifade özgürlüğü, barışçıl toplantı ve gösteri hakkı, çoğulcu yaşam ve demokratik katılım talebinin ortak ifadesiydi.
Gezi Parkı’nın anlamı, bugünün siyasal tartışmalarının ötesinde tarihsel bir hafıza meselesidir. Bugünkü Gezi Parkı ve Taksim çevresi, bir dönem Surp Agop Ermeni Hastanesi’ne ait Pangaltı/Surp Agop Ermeni Mezarlığı’nın bulunduğu; Ermeni toplumunun hafızasını, yasını ve varlığını taşıyan bir alandı. Bu mezarlığın tasfiye edilmesi, mezar taşlarının yerinden edilmesi ve alanın zaman içinde kışla, meydan, park ve yapılaşma projeleriyle yeniden düzenlenmesi; Türkiye’de kent politikalarının yalnızca mekanı değil, hafızayı da dönüştüren ve çoğu zaman silen karakterini göstermektedir. Bu nedenle Gezi’yi savunmak, yalnızca ağaçları ya da kamusal bir yeşil alanı savunmak değil; halkların, inançların, kimliklerin ve kayıpların hafızasına da sahip çıkmaktır.
2013 yılında ülkenin birçok iline yayılan barışçıl gösterilere karşı kamu gücü tarafından yoğun ve orantısız şiddet kullanılmış; yaşam hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, ifade özgürlüğü ile barışçıl toplantı ve gösteri hakkı ağır biçimde ihlal edilmiştir. Bu süreçte ve onunla kesişen toplumsal itirazlarda yaşamını yitiren Mehmet Ayvalıtaş’ı, Abdullah Cömert’i, Ethem Sarısülük’ü, Ali İsmail Korkmaz’ı, Ahmet Atakan’ı, Berkin Elvan’ı, Mustafa Sarı’yı, Medeni Yıldırım’ı, Hasan Ferit Gedik’i ve yaşamını yitiren diğer yurttaşları saygıyla anıyoruz. Yaralanan, gözaltına alınan, kötü muameleye maruz bırakılan, yargılanan ve yıllar boyunca suçlu gösterilerek damgalanan herkesin adalet talebinin yanında olduğumuzu bir kez daha ifade ediyoruz.
Aradan geçen 13 yıla rağmen Gezi, demokratik bir hak arama pratiği olarak değil, cezalandırılması gereken bir “suç” olarak görülmeye devam etmektedir. Bu yaklaşımın en ağır sonuçlarından biri Gezi Davası’nda ortaya çıkmıştır. Osman Kavala hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden hakkında verilen 18’er yıl hapis cezaları; kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, adil yargılanma hakkı, yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkesi bakımından ağır tahribatlara yol açmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının Osman Kavala hakkında verdiği kararların ve yine Can Atalay ve Tayfun Kahraman hakkında Anayasa Mahkemesi tarafından verilen ihlal kararlarının uygulanmaması ve fiilen etkisiz bırakılması, yüksek yargı kararlarının bağlayıcılığına ve hukuk devletine ilişkin ciddi bir anayasal krize yol açmıştır. AYM kararına rağmen hapiste tutulan Tayfun Kahraman’ın ayrıca MS hastası olduğu, hapishane koşullarında tedaviye erişimi, hastalığın seyri ve kalıcı sağlık riski gözetildiğinde yaşam hakkı da tehdit altındadır. Buradan bir kez daha çağrıda bulunuyoruz; hasta mahpuslara ilişkin insan hakları standartları eksiksiz biçimde gözetilmeli, hiç kimsenin sağlık durumu, hapishane koşullarında ikincil bir cezalandırma aracına dönüştürülmemelidir
İnsan Hakları Derneği olarak bir kez daha ifade ediyoruz: Toplantı ve gösteri hakkını kullanmak, kent hakkını savunmak, tarihsel hafızaya sahip çıkmak, düşüncesini açıklamak ve demokratik itirazda bulunmak suç değildir. Gezi’yi kriminalize eden siyasal ve yargısal yaklaşım terk edilmeli; Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Mine Özerden ve Gezi bağlantılı dosyalar nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılan herkes serbest bırakılmalıdır.
İnsan Hakları Derneği
CHP Genel Merkezine yönelik müdahaleyi kınıyoruz
İnsan Hakları Derneği olarak CHP’ye yönelik ulusal mevzuata aykırı yollar izlenerek verilen keyfi ve hukuk dışı Mutlak Butlan kararını ve sonrasında yaşanan gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Üye ve yöneticilerimizle CHP Genel Merkezi önünde yaşananları gözlemliyoruz.
Hukuka aykırı bir biçimde verilen Mutlak Butlan kararının ardından CHP Genel Merkezi önünde bekleyenlere yönelik müdahale sırasında yoğun biber gazı ve plastik mermi kullanıldı. Kullanılan biber gazı nedeniyle çok sayıda kişi etkilenmiş, bazı partililer de yaralanmıştır. Polisin müdahalesi sırasında bina da zarar görmüştür. Yine CHP Genel Merkezi önünde görev yapan basın mensuplarının da çalışması engellenmiş ve müdahaleden etkilenmiştir. Tüm bu müdahaleler ciddi insan hakları ihlallerine yol açmıştır.
#CHP Genel Merkezine yaşananlar serbest siyaset, toplantı ve gösteri özgürlüğü ve daha pek çok alanda ciddi insan hakları ihlallerine yol açmıştır.
Hukuk devleti olma iddiasını yitiren Türkiye, ulusal mevzuatından saparak kanun devletinden bile uzaklaşmaktadır.
Bir kez daha tüm yetkilere çağrıda bulunuyoruz; ihlallere yol açan uygulamalara son vermeli, ihlalleri gerçekleştirenler hakkında etkili, kapsamlı ve hızlı bir soruşturma yürütmelidir.
İHD olarak bu CHP Genel Merkezine yönelik müdahaleyi ve yaşanan insan hakları ihlallerini kınadığımızı, sürecin takipçisi olduğumuzu bir kez daha belirtiyoruz.
İnsan Hakları Derneği
@herkesicinCHP@eczozgurozel
MUTLAK BUTLAN KARARI SİVİL SİYASETE YAPILMIŞ BİR DARBEDİR !
Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Kurultayı ile 21. Olağanüstü Kurultayı’nın iptali istemiyle açılan davada, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi tarafından verilen “mutlak butlan” kararı; sivil siyasete, seçme ve seçilme hakkına ve örgütlenme özgürlüğüne yönelik ağır bir müdahaledir.
Bu kararla birlikte Genel Başkan Özgür Özel, Merkez Yürütme Kurulu üyeleri, Parti Meclisi üyeleri ve Yüksek Disiplin Kurulu üyelerinin görevlerinin sona erdirildiğinin belirtilmesi; ayrıca 38. Kurultay öncesi görevde bulunan eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na görevin iadesi yönünde hüküm kurulması, doğrudan halk iradesine yönelik bir tasarruf niteliği taşımaktadır.
Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik özellikle belediyeler üzerinden yürütülen yargı süreçlerinin antidemokratik yönüne ilişkin daha önce de defalarca açıklamalar yaptık. Gözaltılar ve tutuklamaların ifade özgürlüğü ile örgütlenme özgürlüğü üzerinde ciddi baskılar yarattığını, demokratik toplum düzenini zedelediğini vurguladık.
Bugün verilen bu karar ise yalnızca bir parti içi mesele değil, açık biçimde sivil siyasete yönelik yargısal müdahaledir. Halkın iradesiyle seçilmiş yöneticilerin mahkeme kararıyla görevden uzaklaştırılması, seçme ve seçilme hakkına vurulmuş ağır bir darbedir.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin vermiş olduğu bu karar, aynı zamanda seçim hukukunun temel güvencelerini de tartışmalı hâle getirmektedir. Zira bu karar, kurultay süreçlerine ilişkin denetim ve yetki çerçevesinde verilmiş, kesin ve itiraz edilemez nitelikte kabul edilen Yüksek Seçim Kurulu kararlarını fiilen yok sayan bir sonuç doğurmaktadır. Hukuki güvenlik ilkesini zedeleyen bu yaklaşım, yalnızca bir siyasi partinin iç işleyişini değil; seçim süreçlerine ilişkin kurumsal güvencelere duyulan toplumsal güveni de ortadan kaldırma riski taşımaktadır.
Önümüzdeki siyasal süreç açısından değerlendirildiğinde bu karar açıkça göstermektedir ki otoriter yönetim artık yargı eliyle siyasal partileri dizayn etmeye yönelmiştir. Bu karar, siyasi partilerden, derneklere, meslek odalarından sendikalara kadar seçilmiş her iradenin mutlak tehdit altında olduğunu göstermektedir. İfade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü, seçme seçilme hakkı tehdit altındadır.
İnsan hakları savunucuları olarak; Cumhuriyet Halk Partisi yöneticilerinin görevden el çektirilmesi sonucunu doğuran bu “mutlak butlan” kararını insan hakları, demokrasi ve hukuk güvenliği ilkelerine tamamen aykırı bulduğumuzu ifade ediyor, Türkiye yargısını bu büyük yanlıştan dönmeye çağırıyoruz.
162 YILLIK İNKAR; ÇERKES SOYKIRIMI ve SÜRGÜNÜ
Soykırım Suçu; insanlığa karşı işlenen suçlardandır. Soykırım bir halkın, topluluğun, grubun tamamını hedef alır. Soykırım Suçunun etkileri, yüzleşilerek, tanınarak, af dilenerek, tazmin edilerek hafifletilebilir.
Kafkasya Bölgesinin yerli halkı olan Çerkesler Çarlık Rusya’sının topraklarını işgal girişimlerine karşı 300 yıla yakın bir direniş sergilemiştir. 21 Mayıs 1864 tarihinde Çerkeslerin direnişi kırılmış ve Çarlık Rusya’sı direnişçilerin tamamını Soykırım Suçu işleyerek yok etmiştir. Sonraki yıllar Soykırım Suçunun devamı niteliğinde olan Zorunlu Sürgünle devam etmiştir. Tarihi kayıtlara göre 2 milyona yakın Çerkes nüfus anayurtları olan Kuzey Kafkasya’dan zorunlu sürgüne tabi tutulmuşlardır. Yerlerinde kalmak isteyenlere dil, kültür ve inançlarını değiştirme; asimilasyon ve Çarlık toprakları içerisinde sürgün edilme dayatılmıştır.
Zorunlu Sürgüne tabi tutulan Çerkesler ilkel deniz araçlarıyla Osmanlı toprakları olan Samsun ve Trabzon’a ulaşmaya çalışırken on binlercesi Karadeniz’de boğularak hayatını kaybetmiştir. Samsun ve Trabzon’a ulaşabilenlerin ise binlercesi salgın hastalıklardan dolayı hayatını kaybetmiştir.
Çerkeslerin yaşadığı Soykırım ve Sürgün modern Avrupa tarihinde yaşanan ilk etnik temizlik ve soykırımdır. Sonraki yıllarda yaşanan Ermeni Soykırımı ve Sürgünü; Kürt Soykırımı ve Sürgünü ile Yahudi Soykırımı ve Sürgünü olaylarında da Çerkes Soykırım ve Sürgününün izlerini görmek mümkündür.
Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde Soykırım Suçu;
Grubun üyelerinin öldürülmesi; Grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; Grubun yaşam koşullarının, bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; Grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması ve çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi, olarak tanımlanmıştır.
Birleşmiş Milletlerin tanımladığı ve kabul ettiği normlara göre bundan 160 yıl önce Çerkes halkının yaşadığı Soykırımdır. Soykırım Suçlarında zamanaşımı söz konusu değildir.
https://t.co/9Wa1y2lMwx
ORMANLAR YAŞAMDIR: EK 16 DÜZENLEMESİ DOĞAYI, YAŞAM HAKKINI VE GELECEĞİ TEHDİT ETMEKTEDİR
Bizler, İnsan Hakları Derneği Ekoloji ve Yaşam Hakkı Komisyonu olarak; 6831 sayılı Orman Kanunu’na eklenen Ek 16. madde kapsamında sürdürülen uygulamaların yalnızca doğal varlıkları değil, doğrudan yaşam hakkını, sağlıklı çevrede yaşama hakkını ve gelecek kuşakların ortak geleceğini tehdit ettiğini kamuoyunun dikkatine sunuyoruz.
Ormanlar yalnızca ağaç toplulukları değildir. Ormanlar; canlı yaşamının sürekliliğini sağlayan, suyu koruyan, iklimi dengeleyen, toprağı yaşatan, biyolojik çeşitliliği sürdüren müşterek yaşam alanlarıdır. Ormanların yok edilmesi, yalnızca ekolojik bir kayıp değil; aynı zamanda sosyal, ekonomik ve yaşamsal bir yıkımdır. Bu nedenle ormanların korunması meselesi yalnızca çevre politikalarının konusu değil, temel bir insan hakları meselesidir.
Ek 16 düzenlemesi ile “orman niteliğini kaybettiği” iddia edilen alanların Cumhurbaşkanı kararıyla orman sınırları dışına çıkarılabilmesi mümkün hale getirilmiştir. “Bilim ve fen bakımından orman olarak korunmasında yarar görülmeyen alan” gibi son derece muğlak ifadeler, kamu yararından çok sermaye ve rant odaklı müdahalelere açık bir zemin yaratmaktadır. Hukuki belirsizlik içeren bu yaklaşım, ormanların siyasal ve ekonomik tercihlere göre tasarruf konusu haline getirilmesi riskini büyütmektedir.
Kaygımız yalnızca mevcut orman alanlarının daraltılması değildir. Asıl tehlike; ormanların sistematik biçimde tahrip edilmesi, işgal edilmesi ya da işlevsiz bırakılması sonrasında “zaten orman vasfını kaybetmiş alan” denilerek yapılaşmaya ve sermaye projelerine açılmasıdır. Bu durum, doğayı koruma anlayışının tersine çevrilmesi anlamına gelmektedir. Çünkü koruma yükümlülüğü bulunan kamusal otorite, kimi zaman tahribatın önünü açan, kimi zaman da tahribatı meşrulaştıran bir pozisyona sürüklenmektedir.
Anayasa’nın 169. maddesi, devletin ormanları koruma yükümlülüğünü açık biçimde düzenlemektedir. Ormanların daraltılması değil genişletilmesi anayasal bir sorumluluktur. Buna rağmen Ek 16 kapsamında geliştirilen uygulamalar, anayasal koruma ilkesini zayıflatmakta; kamusal doğa varlıklarını piyasa ilişkilerine açan bir dönüşüm yaratmaktadır. Özellikle yangınlar, madencilik faaliyetleri, enerji projeleri ve turizm yatırımları sonrasında ortaya çıkan “orman dışına çıkarma” girişimleri toplumda ciddi bir güvensizlik yaratmaktadır.
Son yıllarda yaşanan büyük orman yangınları, iklim krizinin yıkıcı etkilerini açık biçimde ortaya koymuştur. Akdeniz havzasında yer alan ülkemiz, kuraklık, aşırı sıcaklık ve ekolojik kırılganlık bakımından çok ciddi risk altındadır. Böylesi bir dönemde yapılması gereken; orman alanlarını daraltmak değil, mutlak koruma politikalarını güçlendirmektir. Çünkü ormanların kaybı yalnızca bugünü değil, geleceği de geri dönülmez biçimde etkilemektedir. Karbon emisyonlarının neden olduğu küresel ısınma ve iklim yıkımına karşı ormanlar en önemli yutak alanlarıdır
Ek 16 düzenlemesinin savunucuları, orman dışına çıkarılan alanların karşılığında iki katı kadar alanın ağaçlandırılacağını ileri sürmektedir. Ancak hiçbir fidan dikimi; yüzlerce yılda oluşmuş doğal bir orman ekosisteminin yerini tutamaz. Bir orman yalnızca ağaç değildir. İçinde kuşların, böceklerin, mantarların, endemik bitkilerin, su kaynaklarının ve karmaşık bir yaşam ağının bulunduğu canlı bir bütündür. Doğal ormanları yok edip yerine “telafi ağaçlandırması” önermek, yaşamın bütünlüğünü teknik bir hesaplama meselesine indirgemektir.
Ayrıca bu düzenleme, karar alma süreçlerinde halkın katılımını da büyük ölçüde dışlamaktadır. Yerel halkın, ekoloji örgütlerinin, bilim insanlarının ve bağımsız meslek odalarının görüşleri dikkate alınmadan yürütülen süreçler demokratik toplum ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Oysa çevre hakkı, katılım hakkı ve bilgiye erişim hakkı birbirinden ayrı düşünülemez. Doğaya ilişkin kararlar kapalı kapılar ardında değil, toplumsal denetime açık biçimde alınmalıdır.
Bizler bir kez daha hatırlatıyoruz: Sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı temel bir insan hakkıdır. Bu hak yalnızca insanların değil, tüm canlıların ortak yaşam hakkını kapsar. Ormanların sermaye birikiminin aracı haline getirilmesi; iklim krizini derinleştiren, yoksulluğu artıran, su kaynaklarını tehdit eden ve toplumsal eşitsizlikleri büyüten sonuçlar doğuracaktır.
İnsan Hakları Derneği Ekoloji ve Yaşam Hakkı Komisyonu olarak çağrımız açıktır:
Ek 16 kapsamında orman sınırları dışına çıkarma uygulamalarına derhal son verilmelidir.
Ormanların anayasal güvence altındaki koruma statüsü güçlendirilmelidir.
Ekolojik yıkıma yol açan rant ve talan politikaları terk edilmelidir.
Tüm süreçlerde bilimsel denetim, şeffaflık ve halkın katılımı esas alınmalıdır.
Yaşam alanlarını savunan yurttaşlar, ekoloji aktivistleri ve yerel topluluklar üzerindeki baskılar sona erdirilmelidir.
Unutulmamalıdır ki; ormanları korumak yalnızca doğayı değil, yaşamı, geleceği ve insan onurunu korumaktır. Yaşam hakkını savunmak, ormanları savunmaktan ayrı düşünülemez. Çünkü orman yoksa yaşam da yoktur.
İnsan Hakları Derneği Ekoloji ve Yaşam Hakkı Komisyonu
BASINA ve KAMUOYUNA
Alevi inancının önemli ziyaret ve dergâh mekânlarından olan Maraş/ Pazarcık'ta Elif Ana ve Dersim'de Düzgün Baba’ya yönelik dün gerçekleştirilen saldırılar; inanç özgürlüğüne, kültürel hafızaya ve birlikte yaşam hakkına yönelmiş ciddi hak ihlalleridir. İnanç mekânlarına yönelik saldırılar yalnızca fiziki alanları değil, o inanca mensup toplulukların kimliğini, tarihini ve varoluşunu hedef almaktadır.
Tarih boyunca ayrımcılık, inkâr, nefret söylemi ve katliam politikalarıyla karşı karşıya bırakılan Aleviler, bugün de kutsal mekânlarına yönelik saldırılarla hedef gösterilmektedir. Bu saldırılar; cezasızlık politikaları, ayrımcı dil ve nefret ikliminden bağımsız değerlendirilemez. İnanç merkezlerine yönelik saldırıların etkili biçimde soruşturulmaması ve faillerin açığa çıkarılmaması, benzer ihlallerin sürmesine zemin hazırlamaktadır.
Elif Ana ve Düzgün Baba dergâhları, Alevi toplumunun inançsal ve kültürel belleğinde önemli bir yere sahiptir. Bu mekânlara yönelik saldırılar karşısında sessiz kalınması, nefret suçlarının olağanlaşmasına neden olacaktır.
İnanç özgürlüğü temel bir insan hakkıdır. Devletin yükümlülüğü; tüm inanç topluluklarının ibadet ve ziyaret mekânlarını korumak, nefret suçlarına karşı etkili önlemler almak ve ayrımcılığa karşı eşitlik temelinde politika geliştirmektir.
Alevi toplumunun kutsallarına ve inanç mekânlarına yönelik gerçekleştirilen saldırıları kınıyor; sorumluların etkili bir soruşturma yürütülerek açığa çıkarılmasını ve gerekli hukuki süreçlerin işletilmesini talep ediyoruz.
İnsan Hakları Derneği olarak; inanç temelinde geliştirilen her türlü ayrımcılığa, nefret söylemine ve hak ihlaline karşı mücadelemizi sürdüreceğimizi, Alevi toplumunu hedef alan saldırılara karşı dayanışma içinde olacağımızı ve sürecin takipçisi olacağımızı kamuoyuyla paylaşıyoruz. İnançlara yönelik nefretin değil; eşit yurttaşlığın, çoğulculuğun ve birlikte yaşamın savunulması gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz.
Leyla Kasım’ın Anısına: Yaşam Hakkını, Halkların Eşitliğini ve Cezasızlığa Karşı Mücadeleyi Savunuyoruz
Leyla Kasım’ın 12 Mayıs 1974’te Irak Baas rejimi tarafından idam edilişinin yıl dönümünde; onu yalnızca Kürt halkının hafızasında yer edinmiş tarihsel bir direniş figürü olarak değil, aynı zamanda devlet şiddetinin, sömürgeci güvenlik politikalarının ve ölüm cezası rejiminin hedef aldığı bütün halkların ortak adalet arayışının simgesi olarak anıyoruz.
#LeylaKasım, genç bir Kürt kadın, bir üniversite öğrencisi ve siyasal özne olarak; Kürt halkının kimlik, eşitlik ve özgürlük taleplerinin “devlet güvenliği” söylemiyle kriminalize edildiği bir dönemde yargılandı ve dört arkadaşıyla birlikte idam edildi. Onun yaşamına son veren mekanizma, yalnızca bir infaz kararı değildi. Kürt halkının kendi varlığını, dilini, kültürünü ve siyasal iradesini ifade etmesini suç sayan otoriter devlet aklının en ağır biçimlerinden biriydi.
Bugün aynı tarihsel sürekliliğin farklı biçimlerde devam ettiğini görüyoruz. Başta İran olmak üzere Ortadoğu’nun birçok ülkesinde Kürtler; keyfi gözaltılar, işkence ve kötü muamele, zorla kaybetme, adil yargılanma hakkının ihlali, kültürel hakların bastırılması, siyasal temsilin kriminalize edilmesi ve cezasızlık politikalarıyla karşı karşıyadır. İran’da ölüm cezası, özellikle Kürtler, Beluçlar, kadınlar, LGBTİ+’lar, insan hakları savunucuları, siyasal muhalifler ve ezilen inanç/kimlik grupları bakımından sistematik bir baskı aracına dönüşmüştür. Allah’a karşı savaş açma, yeryüzünde bozgunculuk çıkarma ve benzeri muğlak güvenlik suçlamaları; hukuki belirlilik, ölçülülük ve adil yargılanma ilkelerini ortadan kaldıracak biçimde kullanılmakta, Devrim Mahkemeleri eliyle verilen kararlar çoğu zaman işkence iddiaları, avukata erişim engelleri ve kapalı yargılama süreçleriyle birlikte anılmaktadır.
Uluslararası insan hakları hukukuna göre yaşam hakkı, devletlerin keyfi biçimde sınırlandıramayacağı en temel haktır. Ölüm cezası ise geri döndürülemez niteliği, ayrımcı uygulanma biçimi ve çoğu zaman işkenceyle, adil olmayan yargılamalarla, siyasal intikam pratikleriyle iç içe geçmesi nedeniyle insan onuruyla bağdaşmamaktadır. İran’da Kürt mahpuslara, kadın aktivistlere ve insan hakları savunucularına yönelen idam tehditleri; halkların eşitlik talebini bastırmaya dönük yapısal bir devlet politikası olarak değerlendirilmelidir.
Ortadoğu’da Kürt halkına yönelik hak ihlalleri, ülke sınırlarıyla sınırlı olmayan bölgesel bir karakter taşımaktadır. Suriye’de sivillere yönelik saldırılar, zorla yerinden edilmeler ve demografik müdahale iddiaları; Irak’ta geçmişten bugüne taşınan cezasızlık hafızası; Türkiye’de ifade, örgütlenme ve siyasal temsil alanlarına dönük baskılar; İran’da ise ölüm cezası ve ağır güvenlik yargılamaları, aynı tarihsel sorunun farklı görünümleridir.
İnsan Hakları Derneği olarak bir kez daha vurguluyoruz: Devletlerin güvenlik gerekçesi, yaşam hakkını ihlal etmenin, işkenceyi meşrulaştırmanın, halkların kimliğini inkar etmenin ve siyasal talepleri bastırmanın aracı haline getirilemez. Kürt halkına yönelik ayrımcı politikalar son bulmalı; İran’da ölüm cezaları derhal durdurulmalı, işkence iddiaları bağımsız biçimde soruşturulmalı ve tüm bölgede ayrımcılık ve cezasızlık politikalarına son verilmelidir.
Leyla Kasım’ı saygıyla anıyoruz. Onun adı, bugün İran hapishanelerinde idam tehdidi altında tutulan Kürt mahpusların, kimliği nedeniyle hedef alınan kadınlar ve LGBTİ+’ların, halkların eşitlik ve özgürlük talebini savunanların mücadelesinde yaşamaya devam etmektedir.
Yaşam hakkını, halkların eşitliğini, anadilde yaşam hakkını, adil yargılanmayı ve barışı savunmak; Leyla Kasım’ın anısına sahip çıkmanın en güçlü yoludur. İnsan hakları savunucuları olarak, ölüm cezasına, işkenceye, ayrımcılığa ve cezasızlığa karşı mücadelemizi sürdüreceğiz.
UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ!
11 Mayıs 2013 tarihinde Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilen ve 53 insanın yaşamını yitirmesine, yüzlerce insanın yaralanmasına neden olan saldırının acısı hâlâ yüreğimizdedir.