İnsan hakları savunucularının İHD çatısı altındaki 39 yıllık mücadelesi insan onuruna dayanan özgürlük, eşitlik, adalet ve barış talebi ile artarak devam edecek ve Türkiye’nin insan haklarına dayalı demokratik bir rejime kavuşması mücadelesi ısrarla sürdürülecektir.
İHD’nin kuruluşunun 39. Yılında ısrarla insan hak ve özgürlüklerini ve Barış Hakkını savunmaya devam ediyoruz; iyi ki İHD var diyoruz.
İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI SUSMADI, SUSMAYACAK!
#ihd39yaşında
12. Yargı Paketi: Çocuğun üstün yararı, güvenlikçi politikalara kurban edilemez!
Çocukların güvenli, özgür ve onurlu bir yaşam sürme hakkı; güvenlikçi politikaların, cezalandırıcı hukuk anlayışının üzerinde tutulmalıdır.
Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre hazırlıkları sürdürülen 12. Yargı Paketi kapsamında, suça sürüklenen çocuklara ilişkin ceza ve infaz rejiminin ağırlaştırılması yönünde düzenlemeler gündemdedir. Çocukların daha uzun süre özgürlüğünden yoksun bırakılmasını ve çocuk adalet sisteminin daha cezalandırıcı bir anlayışla yeniden şekillendirilmesini öngören bu yaklaşım, çocuk hakları bakımından ciddi kaygılar yaratmaktadır.
Son yıllarda çocukların maruz kaldığı hak ihlalleri giderek artarken, çocukları korumaya yönelik sosyal politikaların zayıfladığı görülmektedir. Çocuk yoksulluğu derinleşmekte, çocuk işçiliği yaygınlaşmakta, eğitime erişimde eşitsizlikler büyümekte, çocuklar ihmal, istismar ve şiddete karşı yeterince korunamamaktadır. Çocukların yaşam hakkını tehdit eden önlenebilir ölümler, iş cinayetleri, akran zorbalığı, okul içi ve dışı şiddet vakaları ile çocuklara yönelik cinsel istismar vakaları kamuoyunun gündeminden düşmemektedir. Buna rağmen çocukların korunmasına yönelik bütüncül ve hak temelli politikalar geliştirilmemekte, çözüm giderek daha fazla ceza ve güvenlik eksenli düzenlemelerde aranmaktadır.
Çocukların suça sürüklenmesi bireysel bir tercih değil; yoksulluk, eşitsizlik, ayrımcılık, dışlanma, güvencesizlik ve kamusal koruma mekanizmalarının yetersizliğinin sonucudur. Devletin çocukları koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği koşullarda ortaya çıkan sorunların sorumluluğunu çocuklara yüklemek ve bu sorunlara daha ağır cezalarla yanıt vermek kabul edilemez.
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Çocuk Adalet Sistemine İlişkin Birleşmiş Milletler standartları ve diğer uluslararası insan hakları belgeleri; özgürlüğünden yoksun bırakılmanın çocuklar açısından ancak son çare olarak ve mümkün olan en kısa süreyle uygulanabileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Çocuk adalet sisteminin temel amacı cezalandırmak değil; çocuğun yüksek yararını gözetmek, onarıcı adaleti sağlamak ve çocuğun toplumsal yaşama yeniden katılımını desteklemektir.
Oysa kamuoyuna yansıyan düzenlemeler, çocuk adalet sistemini hak temelli bir anlayıştan uzaklaştırarak daha cezalandırıcı ve daha güvenlikçi bir zemine çekme riski taşımaktadır. Çocukları koruma iddiasıyla hazırlanan düzenlemelerin, çocukların özgürlüğünü daha fazla kısıtlayan ve onları ceza infaz sistemi içerisinde daha uzun süre tutan uygulamalara dönüşmesi çocuk hakları hukukuna açıkça aykırıdır.
https://t.co/s38wjcEyyt
12. YARGI PAKETİ DERHAL GERİ ÇEKİLMELİDİR !
Kamuoyuna yansıyan 12. Yargı Paketi taslağı, “yargı reformu” adı altında LGBTİ+’ların varlığını, bedenini, sevgisini, görünürlüğünü ve hak mücadelesini hedef alan açık bir siyasal saldırıdır. Bu girişim yeni değildir. Önceki yargı paketlerinde de tekrar tekrar gündeme getirilen benzer düzenlemeler, iktidarın ceza hukukunu toplumu hizaya sokmak, makbul hayatlar yaratmak ve nefret siyasetini yasalaştırmak için kullandığını göstermektedir.
LGBTİ+’ları aileye, çocuklara ya da topluma yönelik bir tehlike gibi göstermek, insan hakları hukukunun temel ilkeleriyle bağdaşmayan ağır bir ayrımcılık biçimidir. Bir toplumu kutuplaştırmak için LGBTİ+’ları pedofili, istismar ya da çocuklara yönelik suçlarla ilişkilendirmek kimsenin hakkı da haddi de değildir. Bu söylem, eleştiri değil; hedef gösterme, nefret üretme ve şiddeti meşrulaştırma pratiğidir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu çok sayıda uluslararası insan hakları sözleşmesi ayrımcılığı açık biçimde yasaklamaktadır. Buna rağmen devlet, LGBTİ+’lara yönelik uygulamaları ve politikalarıyla bu yasağı sürekli ihlal etmektedir. Dahası, bu sözleşmelerin denetim mekanizmaları da çoğu zaman insan haklarına dayanan tutarlı bir kararlılık yerine siyasi ve stratejik kaygılarla hareket etmekte; Türkiye’deki ihlaller karşısında etkili, zamanında ve sonuç alıcı bir tutum ortaya koymamaktadır. Ancak uluslararası mekanizmaların suskunluğu ya da yetersizliği, devletin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; insan hakları pazarlık konusu yapılamaz.
Genel ahlak, aile kurumunun korunması ve biyolojik cinsiyet gibi muğlak kavramlarla ceza normu üretilemez. Laik hukuk düzeninde suç ile günah, hukuk ile ahlak dayatması, kamu düzeni ile iktidarın ideolojik arzuları birbirine karıştırılamaz. Ceza kanunları iktidarın ahlak defteri değildir. Hukuk, insanı korumak için vardır; makbul insan yaratmak için değil.
Transların cinsiyet uyum sürecine erişimini zorlaştırmak, sağlık hizmeti sunanları ceza tehdidiyle baskılamak, aynı cinsiyetten kişilerin birlikteliğini ve görünürlüğünü kriminalize etmek; sağlık hakkının, özel hayata saygı hakkının, beden bütünlüğünün ve ayrımcılık yasağının açık ihlalidir. Bunun adı reform değil, hak gaspıdır. Bunun adı aileyi korumak değil, LGBTİ+’lara karşı devlet eliyle şiddet üretmektir.
12. Yargı Paketi bu haliyle derhal geri çekilmelidir. LGBTİ+’ların varoluşunu kriminalize eden hiçbir düzenleme Meclis gündemine getirilmemelidir.
LGBTİ+ hakları insan haklarıdır. İnsan hakları devletlerin lütfu değil, mücadeleyle kazanılmış evrensel haklardır.
İnsan Hakları Derneği olarak bu saldırıya karşı susmayacağız, geri çekilmeyeceğiz, haklarımızdan vazgeçmeyeceğiz. Eşitliği, özgürlüğü ve insan onurunu savunmaya devam edeceğiz.
İnsan Hakları Derneği Merkezi LGBTİ+ Komisyonu
GEZİ PARKI EYLEMLERİNİN 13. YILINDA: HAK ARAMA ÖZGÜRLÜĞÜ SUÇ DEĞİLDİR!
https://t.co/yNFSTf64lk
Gezi Parkı eylemlerinin 13. yılında, Türkiye’nin yakın dönem toplumsal hafızasında derin bir yer edinen bu demokratik itirazı bir kez daha hatırlıyoruz. Gezi, yalnızca bir parkın korunmasına yönelik çevreci bir tepki değil; kent hakkı, ifade özgürlüğü, barışçıl toplantı ve gösteri hakkı, çoğulcu yaşam ve demokratik katılım talebinin ortak ifadesiydi.
Gezi Parkı’nın anlamı, bugünün siyasal tartışmalarının ötesinde tarihsel bir hafıza meselesidir. Bugünkü Gezi Parkı ve Taksim çevresi, bir dönem Surp Agop Ermeni Hastanesi’ne ait Pangaltı/Surp Agop Ermeni Mezarlığı’nın bulunduğu; Ermeni toplumunun hafızasını, yasını ve varlığını taşıyan bir alandı. Bu mezarlığın tasfiye edilmesi, mezar taşlarının yerinden edilmesi ve alanın zaman içinde kışla, meydan, park ve yapılaşma projeleriyle yeniden düzenlenmesi; Türkiye’de kent politikalarının yalnızca mekanı değil, hafızayı da dönüştüren ve çoğu zaman silen karakterini göstermektedir. Bu nedenle Gezi’yi savunmak, yalnızca ağaçları ya da kamusal bir yeşil alanı savunmak değil; halkların, inançların, kimliklerin ve kayıpların hafızasına da sahip çıkmaktır.
2013 yılında ülkenin birçok iline yayılan barışçıl gösterilere karşı kamu gücü tarafından yoğun ve orantısız şiddet kullanılmış; yaşam hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, ifade özgürlüğü ile barışçıl toplantı ve gösteri hakkı ağır biçimde ihlal edilmiştir. Bu süreçte ve onunla kesişen toplumsal itirazlarda yaşamını yitiren Mehmet Ayvalıtaş’ı, Abdullah Cömert’i, Ethem Sarısülük’ü, Ali İsmail Korkmaz’ı, Ahmet Atakan’ı, Berkin Elvan’ı, Mustafa Sarı’yı, Medeni Yıldırım’ı, Hasan Ferit Gedik’i ve yaşamını yitiren diğer yurttaşları saygıyla anıyoruz. Yaralanan, gözaltına alınan, kötü muameleye maruz bırakılan, yargılanan ve yıllar boyunca suçlu gösterilerek damgalanan herkesin adalet talebinin yanında olduğumuzu bir kez daha ifade ediyoruz.
Aradan geçen 13 yıla rağmen Gezi, demokratik bir hak arama pratiği olarak değil, cezalandırılması gereken bir “suç” olarak görülmeye devam etmektedir. Bu yaklaşımın en ağır sonuçlarından biri Gezi Davası’nda ortaya çıkmıştır. Osman Kavala hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden hakkında verilen 18’er yıl hapis cezaları; kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, adil yargılanma hakkı, yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkesi bakımından ağır tahribatlara yol açmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının Osman Kavala hakkında verdiği kararların ve yine Can Atalay ve Tayfun Kahraman hakkında Anayasa Mahkemesi tarafından verilen ihlal kararlarının uygulanmaması ve fiilen etkisiz bırakılması, yüksek yargı kararlarının bağlayıcılığına ve hukuk devletine ilişkin ciddi bir anayasal krize yol açmıştır. AYM kararına rağmen hapiste tutulan Tayfun Kahraman’ın ayrıca MS hastası olduğu, hapishane koşullarında tedaviye erişimi, hastalığın seyri ve kalıcı sağlık riski gözetildiğinde yaşam hakkı da tehdit altındadır. Buradan bir kez daha çağrıda bulunuyoruz; hasta mahpuslara ilişkin insan hakları standartları eksiksiz biçimde gözetilmeli, hiç kimsenin sağlık durumu, hapishane koşullarında ikincil bir cezalandırma aracına dönüştürülmemelidir
İnsan Hakları Derneği olarak bir kez daha ifade ediyoruz: Toplantı ve gösteri hakkını kullanmak, kent hakkını savunmak, tarihsel hafızaya sahip çıkmak, düşüncesini açıklamak ve demokratik itirazda bulunmak suç değildir. Gezi’yi kriminalize eden siyasal ve yargısal yaklaşım terk edilmeli; Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Mine Özerden ve Gezi bağlantılı dosyalar nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılan herkes serbest bırakılmalıdır.
İnsan Hakları Derneği
CHP Genel Merkezine yönelik müdahaleyi kınıyoruz
İnsan Hakları Derneği olarak CHP’ye yönelik ulusal mevzuata aykırı yollar izlenerek verilen keyfi ve hukuk dışı Mutlak Butlan kararını ve sonrasında yaşanan gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Üye ve yöneticilerimizle CHP Genel Merkezi önünde yaşananları gözlemliyoruz.
Hukuka aykırı bir biçimde verilen Mutlak Butlan kararının ardından CHP Genel Merkezi önünde bekleyenlere yönelik müdahale sırasında yoğun biber gazı ve plastik mermi kullanıldı. Kullanılan biber gazı nedeniyle çok sayıda kişi etkilenmiş, bazı partililer de yaralanmıştır. Polisin müdahalesi sırasında bina da zarar görmüştür. Yine CHP Genel Merkezi önünde görev yapan basın mensuplarının da çalışması engellenmiş ve müdahaleden etkilenmiştir. Tüm bu müdahaleler ciddi insan hakları ihlallerine yol açmıştır.
#CHP Genel Merkezine yaşananlar serbest siyaset, toplantı ve gösteri özgürlüğü ve daha pek çok alanda ciddi insan hakları ihlallerine yol açmıştır.
Hukuk devleti olma iddiasını yitiren Türkiye, ulusal mevzuatından saparak kanun devletinden bile uzaklaşmaktadır.
Bir kez daha tüm yetkilere çağrıda bulunuyoruz; ihlallere yol açan uygulamalara son vermeli, ihlalleri gerçekleştirenler hakkında etkili, kapsamlı ve hızlı bir soruşturma yürütmelidir.
İHD olarak bu CHP Genel Merkezine yönelik müdahaleyi ve yaşanan insan hakları ihlallerini kınadığımızı, sürecin takipçisi olduğumuzu bir kez daha belirtiyoruz.
İnsan Hakları Derneği
@herkesicinCHP@eczozgurozel
17-31 Mayıs Gözaltında Kayıplarla Mücadele Haftası kapsamında gerçekleştireceğimiz belgesel gösterimi ve söyleşiye tüm halkımız davetlidir.
📍Van Barosu Yılmaz Güney Sinema Salonu
📅 23/05/2026⏱️
⏰ 18:00
BI SALAN E EM BI ISRAR DIPIRSIN: “KESÊN KU HATINE WINDAKIRIN LI KU NE?”
YILLARDIR ISRARLA SORUYORUZ: “KAYIPLARIMIZ NEREDE?”
17-31 Mayıs Gözaltında Kayıplarla Mücadele Haftası Kapsamında Van Kent Meydanında Basın Açıklaması gerçekleştirdik.
17-31 Mayıs Uluslararası Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası kapsamında; kayıpların bulunması ve adaletin sağlanması talebiyle TİHV Van İl Temsilciliği ile birlikte gerçekleştireceğimiz basın açıklamasına tüm hak savunucularını davet ediyoruz.
🗓23 Mayıs 2026/ Cumartesi
📍Van Kent Meydanı
🕛12:00
17-31 Mayıs Uluslararası Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası kapsamında, bölge şubelerimizin katılımıyla Siirt Newala Qesaba’da basın açıklamamızı gerçekleştirdik. Gözaltında kaybedilenlerin akıbetinin açıklanması, cezasızlık politikalarına son verilmesi, hakikatle yüzleşilmesi ve adaletin tesisi talebimizi bir kez daha yineledik.
15 Mayıs Kürt Dil Bayramı Kutlu Olsun !
Anadili hakları insan haklarıdır. Barışın dili anadilidir.
1932 yılında Kürt dilinin alfabesini yazan Celadet Bedirxan ve dönemin Kürt aydınları tarafından Latin alfabesiyle çıkarılan Kürtçe dergi Hawar’ın ilk sayısının yayımlandığı 15 Mayıs tarihi, 2006 yılından beri Kürt Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır. Toplam 57 sayı yayımlanan Hawar dergisi, Kürtçenin Kurmanci, Sorani ve Kırmancki lehçelerinde yazılar barındırarak Kürt aydınlanmasının temel taşlarından biri olmuştur.
Türkiye’de Türkçeden sonra en yaygın konuşulan dil Kürtçe olmasına rağmen resmi bir statüsünün olmaması ve Kürt diline yönelik baskılar Cumhuriyet tarihi boyunca çeşitli biçimlerde devam etmiştir. Mezopotamya’nın en kadim dillerinden biri olan Kürtçe, ulus devletlerin tekçi ve ayrımcı politikaları nedeniyle uzun yıllar baskı altında bırakılmış, milyonlarca insan anadili hakkından mahrum edilmiştir. Anadili hakkının tanınmaması bugün de toplumsal ihtilafların önemli nedenlerinden biri olmaya devam etmektedir.
Kürt meselesinin demokratik çözümü ve toplumsal barışın kalıcı olarak sağlanmasının en temel ilerleme aracı, Kürt dili ve lehçelerinin kullanımı ile anadilinde eğitim önündeki tüm engellerin koşulsuz şartsız kaldırılması ve bu hakların anayasal güvence altına alınmasıdır.
Yasal hiçbir güvencesi olmadan başlatılan seçmeli ders uygulamaları, milyonlarca Kürt yurttaşın anadil talebini karşılamaktan oldukça uzaktır. Güncel veriler bu yetersizliği açıkça ortaya koymaktadır: Bugün yaklaşık 60 bin öğrenci Kürtçe seçmeli dersini talep ederken, tüm Türkiye’de yalnızca 157 kadrolu Kürtçe öğretmeni görev yapmaktadır. Üniversitelerden mezun 847 öğretmen adayı atanmayı beklerken, geçtiğimiz yıl sadece 6 öğretmenin atanmış olması, anadil hakkına yönelik resmi politikaların samimiyetten uzak olduğunu kanıtlamaktadır. Eğitim biliminin temel bir ilkesi olan “çocuğun kendi anadilinde eğitim görme hakkı” pedagojik bir zorunluluktur ve derhal hayata geçirilmelidir.
Toplumsal barış, ancak evrensel insan haklarının ve demokratik değerlerin eksiksiz bir şekilde hayata geçirilmesiyle mümkündür. Anadilinde eğitim; coğrafi veya siyasi sınırlardan bağımsız olarak, her bireyin devredilemez en temel insan hakkıdır. Suriye/Rojava’da yaşayan Kürt halkının mücadeleyle kazandığı eğitim hakkının tanınması ile Türkiye’de demokratik toplum sürecinin ilerletilmesi birbiriyle bağlantılıdır. Anadilde eğitim hakkının güvence altına alınmaması yalnızca Kürt halkı için değil, tüm Ortadoğu halkının bir arada yaşaması için ciddi bir risk taşımaktadır. Bu bağlamda, komşu coğrafyalar başta olmak üzere Ortadoğu genelinde yaşayan Kürt halkının anadil ve eğitim haklarına erişiminin güvence altına alınması, bölgesel barışın ve Türkiye’deki demokratikleşme sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır. Diller; halkların hafızasını, kültürünü ve ortak yaşamını taşıyan temel değerlerdir. Anadili, halkların kimliğinin en güçlü ifadesidir. Bu nedenle dil özgürlüğü yalnızca kültürel değil, aynı zamanda eşit ve demokratik yaşam ve siyasal katılım hakkının da temelidir.
Dil hakları, çeşitli uluslararası insan hakları belgelerinde de korunan bir haktır. BM Çocuk Hakları Sözleşmesi, UNESCO Eğitimde Ayrımcılığa Karşı Sözleşme ve Türkiye’nin de içinde yer aldığı Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) belgeleri, anadil hakkının standartlarını belirlemiştir. Bu uluslararası sözleşmelerin gereği yerine getirilmeli, yargıdan eğitime, sağlıktan sanata kadar kamusal yaşamın her alanında Kürtçe üzerindeki kısıtlamalara son verilmelidir.
Irk, renk, cinsiyet, dil, din, etnik veya toplumsal köken vs. herhangi bir temelde ayrımcılığa uğramadan herkesin en temel insan hak ve özgürlüklerinden eşitçe yararlanabilmesi için mücadele etmeye ve bütün dillere özgürlük istemeye devam edeceğiz.
İnsan hakları savunucuları olarak, derneğimizin genel kurulunda kendi anadilinde, Kürtçe konuşma yaptığı için tutuklanıp yargılanan, daha sonra da katledilen üye ve yöneticimiz Vedat Aydın’ı Kürt Dil Bayramı’nda saygıyla anıyoruz.
Bizler insan hakları savunucuları olarak, herkesin kendi anadilini özgürce kullanma, kendi anadilinde eğitim görme hakkına sahip olması gerektiğini savunuyor ve bu konudaki engellemelerin karşısında durduğumuzu bir kez daha ifade ederek Kürt dil bayramını kutluyoruz.
Barışın dili anadilidir. İHD olarak barışa giden yolda anadilini savunmaya devam edeceğiz.
https://t.co/zdEdHrXATr
15ê Gulane Roşanê Zıwenê Kurdî Bimbarek Bo
Bi destê Celadet Elî Bedîrxano ke 1932 de alfabeya zonê kurdî nuşte û roşnvîranê kurdan ê nê demî bi alfabeya latînî kovara kurdî Hawar weşanîyaye. 15ê Gulane ya ke tede hûmara Hawarî ya verêne vejîyaye, serra 2006î ra nat zê Roşanê Zonê Kurdî yena fîrazkerdene. Kovara Hawarî ya ke heta 1943yî pêro pîya 57 hûmarî weşanîyaye de lehçeyanê kurdîyan ê kurmancî, soranî û kirmanckî de nuşteyan ca girewtbî.
Rixmo ke kurdî Tirkîya de tirkî ra tepîya zono ke zaf yeno qiseykerdene yo û wayîrê statuyêkê fermî nîyo, tarîxê Komare de vera zonê kurdî tedayan formanê cîya-cîyayan de dewam kerd.
Nê demî de seba awankerdisê aştîya komelkî û halê bêpêrodayîsî gamê muhîmî erzîyenê. Bêguman wedarnayîsê astengîyan ê verê gurênayîsê zon û lehçeyanê kurdî seba çareserîya “Persa Kurdî” û peydakerdisê aştîya komelkî hacetanê raverşîyayîs ê tewr esasîyan ra ju yo.
Kanalê TRT 6 o ke wayîrê çi garantîyêkê qanûnî nêbî û 2009 de dest pê weşanê kurdî kerd û caardisanê dersanê weçîniteyan ê ke serra 2012yî de dest pêkerd, nêşîkînê waştisanê zonê dayîke yê bi mîlyonan hemwelatîyanê kurdan peyda bikerê.
Serra 2025î de mabênê 15.000 mamosteyanê ke ameyî tayînkerdene de seba zonê kurdî têyna 6 mamosteyî ameyî tayînkerdene.
No tayînkerdis duştê raştîye der o û musneno ke asta fermî de seba perwerdeyê bi zonê dayîke çi plankerdis çin o. Seba perwerdeyê bi zonê dayîke gerek serûberkerdisê qanûnî bivirazîyê, meseleyê zê amadekerdisê materyal û mufredatê perwerdeyî gerek zaf rew bêrê nîqaskerdene.
Heqê zonî, belgeyanê heqanê mordeman ê mîyanneteweyîyan ê cîya-cîyayan de kî yenê seveknayene.
Belgeyê mîyanneteweyî yê zê “Weşananê Radyo û Televîzyonî de Gurênayîsê Zonanê Kêmneteweyîyan Ser o Rêber”, “Heqanê Zonî yê Kêmneteweyîyanê Neteweyîyan Ser o Pêşnîyazê Osloyî”, “Heqanê Perwerdeyî yê Kêmneteweyîyanê Neteweyîyan Ser o Pêşnîyazê Laheyî” ke hetê Peymana Heqanê Domanan a BM’yî, Perwerde de Vera Cîyakerîye Peymana UNESCO’yî û Tirkîya kî tede Rêxistina Hemkarîye û Asayîşî ya Ewropa (AGÎT) ra seba ke dewletê eleqedarî dest bidê ci, yenê pêşnîyazkerdene, belgeyê ke standartanê ke heqanê zonî ser o komelo mîyanneteweyî dest bido ci dîyar kenê yê.
Ma yo seba ke her kes hetê nîjad, renk, cinsîyet, zon, îtîqat, etnîsîte û kokê komelkî ra raştê cîyakerîye nêro, heq û azadîyanê mordemî yê tewr esasîyan ra bi şeklêko têduşt feydedar bibo mucadele bikerê û pêro zonan rê azadîye waştene rê dewam bikerê.
Ma zê seveknayoxê heqanê mordemî, endam û îdarekarê xo Vedat Aydino ke heyetê pêroyî yê komela ma de zonê dayîka xo de seba ke kurdî qisey kerd, ame girewtene û bado kî ame qetilkerdene Roşanê Zowenê Kurdî de bi rêzdarî yad kenîme.
https://t.co/VqVaK2OotW
Daxuyaniya bi Minasebeta Roja Zimanê Kurdî
Îro em wekî Komeleya Mafên Mirovan Roja Zimanê Kurdî pîroz dikin û careke din balê dikişînin ser girîngiya parastin, pêşxistin û azadkirina zimanê Kurdî.
Ziman ne tenê amûreke ragihandinê ye; ziman bîr, dîrok, çand û hebûna gelan e. Her gelek bi zimanê xwe dîroka xwe diparêze û nasnameya xwe digihîne nifşên nû. Ji ber vê yekê mafê zimanê dayikê mafekî bingehîn ê mirovî ye û divê bê şert û merc were parastin.
Zimanê Kurdî li Tirkiyeyê salên dirêj bi polîtîkayên înkar û asîmîlasyonê re rû bi rû maye. Di vê çarçoveyê de bi hezaran navên dîrokî yên gund, bajar û deverên Kurdistanê hatin guhertin. Ev hewildan ne tenê guhertina navan, di heman demê de hewildana jêbirina bîra civakî û mîrasa çandî ye. Îro vegerandina van navên dîrokî, daxwazeke bingehîn a ji bo adalet, rûmet û nasîna hebûna gelan e.
Her çend îro şert guhertine jî, Kurdî hîn jî di gelek qadên jiyanê de rastî astengiyan tê. Neqebûlkirina perwerdehiya bi zimanê dayikê, sînordarkirina karûbarên giştî yên bi Kurdî û zextên li ser saziyên çandî, binpêkirina mafên bingehîn in.
Wekî Komeleya Mafên Mirovan em daxwaz dikin ku:
* Mafê perwerdehiya bi zimanê dayikê* were nasîn.
* Kurdî di hemû qadên jiyana giştî de wekî *zimanekî fermî** were qebûlkirin û qanûnên pêwîst werin derxistin.
* Hemû astengiyên li pêşiya zimanê Kurdî werin rakirin.
* Navên dîrokî yên gund, bajar û deveran werin vegerandin.
* Polîtîkayên înkar û asîmîlasyonê bi dawî bibin.
Civakeke demokratîk tenê bi nasîna pirçandî û wekhevkirina mafan dikare were avakirin. Parastina zimanê Kurdî, parastina bîr û çanda civakê ye.
Bi vê hestê, em Roja Zimanê Kurdî pîroz dikin û bang li hemû civakê dikin ku ji bo mafê zimanê dayikê û mîrasa çandî dengê xwe bilind bikin.
Bijî zimanê Kurdî!
https://t.co/dIowAlIoqI
Cezaevinde verem hastalığı bulaşan ve kelepçeli muayeneyi reddettiği için tedavi edilmeyen Jiyan Alpsar'ı ziyaret eden İHD Eşbaşkanı Mehmet Salih Coşkun, durumunun ağırlaştığını belirtti.
https://t.co/W38kc0Iaro
TÜM CANLILARA ANNELİK YAPAN KADINLARI SELAMLIYORUZ.
Erkek egemen sistem, kadınları belirli “roller” içine hapsetmeye çalışırken; yaşamın tüm alanlarında kadın özgürlük mücadelesi yürüten kadınlar, kimlikleri ve bedenleri üzerindeki her türlü dayatmayı görünür kılarak her türden baskı ve tahakküme karşı mücadele etmektedir. Bu sistem içinde annelik kimliği içine sıkıştırılan kadınlar, kadın olmaktan kaynaklanan eşitsizlikleri ve ezilmişliği çok katmanlı biçimde yaşamaktadır.
Savaş ve çatışma ortamlarında en ağır bedeli kadınların ödediğini biliyor; emperyalist, kapitalist ve sömürgeci savaş politikalarına karşı kadınlar olarak barışı savunuyor, barışa sahip çıkıyor, yaşam hakkını ve eşit bir geleceği büyütüyoruz.
Kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinde yaşamı değiştirmek için emek veren, dayanışmayı büyüten ve tüm canlılara annelik yapan kadınları selamlıyoruz.
BASINA VE KAMUOYUNA
Dargeçit’te 1995 yılında gözaltına alındıktan sonra zorla kaybedilen 3’ü çocuk, 1'i uzman çavuş toplam 8 kişiye ilişkin davada verilen zamanaşımı nedeniyle düşme kararı, Türkiye’de uzun yıllardır sürdürülen cezasızlık politikalarının bir sonucudur. Bu karar; hakikat, adalet ve etkili başvuru hakkının ihlali niteliğindedir.
Davut Altunkaynak, Seyhan Doğan, Nedim Akyön, Mehmet Emin Aslan, Abdurrahman Coşkun, Abdullah Olcay ve Süleyman Seyhan gözaltına alındıktan sonra ve aynı dosyayla ilişkili olarak kaybedilen Uzman Çavuş Bilal Batırır da dâhil olmak üzere bir daha kendilerinden haber alınamamıştır. Ailelerin yıllar boyunca yaptığı tüm başvurulara rağmen etkili, bağımsız ve tarafsız bir soruşturma yürütülmemiş; devletin yaşam hakkını koruma ve gerçeği ortaya çıkarma yükümlülüğü yerine getirilmemiştir.
2012 yılında başlatılan kazılar ve sonrasında yapılan Adli Tıp incelemeleri sonucunda Davut Altunkaynak, Seyhan Doğan, Nedim Akyön ve Mehmet Emin Aslan’a ait kemiklere ulaşılmıştır. Kuyularda ve gizli alanlarda bulunan insan kemikleri, bu olayın bir “kayıp vakası” değil; devlet gözetiminde gerçekleşen zorla kaybetme suçu olduğunu açık biçimde ortaya koymuştur.
Birleşmiş Milletler’in Birleşmiş Milletler “Herkesin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşmesi”, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı ve uluslararası insan hakları hukuku uyarınca zorla kaybetmeler; yaşam hakkı, işkence yasağı, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ile adil başvuru hakkının ağır ihlalidir. Bu suçlar süreklilik taşıyan nitelikleri nedeniyle zamanaşımına tabi tutulamaz.
Buna rağmen dosyada adı geçen sorumlular hakkında etkili bir yargılama yürütülmemiş, kamu görevlileri korunmuş ve bazı isimler ilerleyen yıllarda kamusal görevler üstlenmeye devam etmiştir. Dosyada adı geçen komutanlardan birinci fail Mehmet Tire’nin 4 yıl Demokrat Parti’den Bodrum Gümüşlük'te, yardımcısı diğer komutan Hurşit İmren’in ise Sivas Çepni'de belediye başkanlığı yaptığı bilinmektedir. Bu durum, zorla kaybetme gibi ağır insan hakları ihlallerinde cezasızlığın nasıl sürdürüldüğünü açık biçimde göstermektedir.
Ayrıca çocukların zorla kaybedilmesi; Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi tarafından da çocuğun yaşam, korunma ve gelişim haklarının ağır ihlali olarak değerlendirilmektedir. Devletlerin çocukları her türlü şiddet ve kötü muameleden koruma yükümlülüğü bulunmaktadır.
Bugün verilen zamanaşımı kararıyla cezasızlık bir kez daha kurumsallaştırılmıştır. Devletin gözetiminde kaybedilen insanların akıbetini gizlemek, yalnızca mağdurlara değil; toplumun hafızasına ve insanlık onuruna karşı işlenmiş ağır bir suçtur. Oysa insanlığa karşı suç niteliği taşıyan zorla kaybedilmelerde devletin temel yükümlülüğü; hakikati açığa çıkarmak, failleri yargılamak ve mağdurların adalete erişimini sağlamaktır.
Dargeçit dosyasında verilen bu karar, hakikatin üzerini kapatamayacaktır. Kayıpların ailelerinin adalet mücadelesi ve insan hakları savunucularının hakikat arayışı devam edecektir.
İNSAN HAKLARI DERNEĞİ
GÖZALTINDA KAYIPLARA KARŞI MERKEZİ KOMİSYON
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, Yasak/Türkiye kararında, Türkiye’de özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yürütülen çok sayıda ceza yargılaması bakımından son derece önemli ve yapısal nitelikte tespitlerde bulundu.
Mahkeme, ulusal yargı mercilerinin “örgüt üyeliği” suçundan verdikleri mahkumiyet kararının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 7. maddesinde güvence altına alınan suçta ve cezada kanunilik ilkesinin; ayrıca cezaevindeki tutulma koşulları nedeniyle Sözleşme’nin 3. maddesinde düzenlenen kötü muamele yasağının ihlal edildiğine karar verdi.
AİHM Büyük Dairesi’nin Yasak kararında altını çizdiği temel husus, bir kişinin yalnızca belli çevrelerle irtibatlı olduğu, belli kurumlarda bulunduğu, belli kişilerle temas ettiği ya da geçmişte yasal faaliyetlere katıldığı gerekçesiyle otomatik biçimde ağır ceza sorumluluğu altına sokulamayacağıdır. Ceza sorumluluğu, her birey bakımından somut, hukuka uygun ve şüpheden uzak delillerle ortaya konulmalıdır.
Özellikle örgüt üyeliği gibi ağır yaptırımlar doğuran suçlarda, kişinin örgütün cebir ve şiddete dayalı nihai amacını bildiği, benimsediği ve bu yapıya bilerek ve isteyerek dahil olduğu yargı makamlarınca açıkça gösterilmelidir.
Bir mahkumiyet kararı, yalnızca maddi birtakım temasların veya soyut aidiyet iddialarının sıralanmasıyla kurulamaz. Suçun manevi unsuru, yani kast, her kişi bakımından ayrı ayrı ve olayın kendi koşulları içinde değerlendirilmelidir. Aksi halde ceza yargılaması, bireysel sorumluluğu araştıran bir adalet mekanizması olmaktan çıkar; kimlik, ilişki, çevre veya varsayıma dayalı bir cezalandırma aracına dönüşür.
Yasak/Türkiye kararı, TCK’nın 314. maddesinin belirsiz, geniş ve öngörülemez biçimde uygulanmasının yarattığı ağır insan hakları sorunlarını da yeniden gündeme getirmiştir. “Örgüt üyeliği” suçunun kapsamının yargı pratiğinde son derece geniş yorumlanması; yasal faaliyetlerin, sosyal ilişkilerin, mesleki geçmişin, sendika, dernek, okul, banka veya iletişim kayıtları gibi unsurların çoğu zaman bağlamından koparılarak cezalandırma gerekçesine dönüştürülmesi, kanunilik ve öngörülebilirlik ilkelerini zedelemektedir. TCK 314’te “silahlı örgüt” veya “silahlı grup” kavramlarının açık bir kanuni tanımının bulunmaması, uygulamada keyfi ve genişletici yorumlara elverişli bir alan yaratmaktadır. Bu nedenle, TCK 314’ün hem lafzı hem de uygulaması, AİHS standartlarına uygun biçimde yeniden ele alınmalı; suçun unsurları açık, dar, öngörülebilir ve temel hakları koruyacak şekilde düzenlenmelidir.
AİHM Yasak kararında, aynı zamanda Türkiye’de cezaevlerinde uzun süredir devam eden aşırı kalabalık, kötü fiziki koşullar, yetersiz hijyen, mahpusların yatak ve yaşam alanına erişim sorunları gibi yapısal sorunlar hakkında da değerlendirme yapmıştır. AİHM, başvurucunun tutulma koşullarının insan onuruyla bağdaşmadığını ve kötü muamele yasağı kapsamında ihlal oluşturduğunu tespit etmiştir. Bu tespit, yalnızca bir başvurucunun kişisel durumuna ilişkin değildir; Türkiye’de mahpus hakları alanında yıllardır dile getirilen yapısal sorunların uluslararası yargı düzeyinde bir kez daha teyididir.
Açıklamanın tamamı: https://t.co/IK1kgMxnsr
#DenizGezmiş, #YusufAslan ve #Hüseyinİnan, 54 yıl önce, devlet eliyle tasarlanarak işlenen bir cinayet olarak gördüğümüz “idam” yöntemiyle katledildiler.
Yaşam hakları ellerinden alınan bu gençler, bugün hâlâ binlerce yaşıtına ilham olmaya ve yol göstermeye devam ediyor.
Günümüzde hak ihlallerinin hız kesmeden sürmesi, dolaylı biçimlerde de olsa, idamın farklı yöntemlerle gençlerin yaşamlarını ellerinden almaya devam ettiğini gösteriyor.
Biz insan hakları savunucuları bir kez daha hatırlatıyoruz:
İdam cinayettir!
89 YIL ÖNCE DERSİM SOYKIRIMINDA KATLEDİLENLERİ ANIYORUZ !
Öncelikle;
📌TBMM bünyesinde “Dersim İçin Hakikat Komisyonu” kurulmasını,
📌Dersim halkından resmi olarak özür dilenmesini,
📌Dersim isminin iade edilmesini,
📌Dersim Soykırımı ve diğer toplu katliam ve sürgünlere ilişkin devlet arşivlerinin kamuoyuna ve üniversitelere açılmasını,
📌Dersim Soykırımında idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarının itibarlarının iade edilmesini, mezar yerlerinin açıklanmasını, diğer toplu mezarların usulüne uygun olarak açılması için çalışma yürütülmesini,
📌Yapılan askeri operasyonlar sonucu katledilmeyip asker ailelerine evlatlık ya da ev işlerine yardımcı olarak verilen ve kamuoyunda “Dersimin Kayıp Kızları” olarak bilinen kız çocuklarının akıbetinin açıklanarak aileleri ile buluşturulmasının sağlanmasını,
📌Dersim’in insansızlaştırılması politikasından vazgeçilerek halen yapımı süren HES ve diğer barajların iptal edilerek doğal ve kültürel tahribata son verilmesini,
📌Dersim’deki doğal ve kültürel inanç merkezlerinin muhafaza altına alınarak Dersim halkının yerel temsilcilerine (Dersim Belediyesi gibi yerlere) devrinin sağlanmasını, yetkililerden talep ediyor ve bunların gerçekleşmesi için sürecin takipçisi olacağımızı hatırlatıyoruz.
İNSAN HAKLARI DERNEĞİ
4 Mayıs 2026