Dehşet???
Engelli evlat sahibi bir annenin bu yolla rahatlayacağını düşünecek kadar çaresizleşmesi mi “dehşet”?
Bir annenin, lösemi tanısı almış engelli çocuğuyla ayakta kalamayacak kadar sosyal devlet vasfından yoksun bir iktidar asıl dehşet olan.
Yazmıştım zamanında: Engelli çocuğum ben ölürsem ne yapar korkusu yaşamadığınız memleket, gelişmiş memlekettir…
Türkiye’nin yıllardır taşıdığı sorunların demokratik yollarla çözülmesini; silahların tamamen sustuğu, insanların kimlikleri ve düşünceleri nedeniyle ayrıştırılmadığı, herkesin kendisini eşit yurttaş hissettiği bir ülkeyi kim istemez ki?
Barışa kim karşı çıkabilir?
Kardeşliğe huzura özgürlüğe kim itiraz edebilir?
Ancak gerçek barış yalnızca bir kanun çıkarmakla kurulmaz. Barışın temeli adalettir, hukuktur, güvendir ve toplumsal mutabakattır.
Bugün Türkiye’nin en büyük meselesi, vatandaşın devlete ve adalete duyduğu güvenin ağır biçimde zedelenmiş olmasıdır.
CHP’li belediyelere ve başkanlarına yönelik operasyonların gerçekleştirildiği; henüz yargılama süreçleri dahi tamamlanmadan seçilmiş belediye başkanlarının suçlu muamelesine maruz bırakıldığı bir dönemdeyiz.
Üstelik bununla da yetinilmiyor; belediye başkanları görev yaptıkları ve ailelerinin yaşadığı şehirlerden yüzlerce kilometre uzağa, ağır tecrit koşullarıyla anılan kuyu tipi cezaevlerine gönderiliyor. Adeta zulmeder gibi bir muameleye maruz bırakılmaları ise ayrıca sorgulanması gereken bir durumdur.
AYM kararlarının tartışıldığı, AİHM kararlarının uygulanmadığı, seçilmişlerin iradesinin yargı kararları ve kayyum uygulamalarıyla ortadan kaldırıldığı, insanların söyledikleri bir söz nedeniyle soruşturulma endişesi taşıdığı bir ortamda demokratikleşmeyi yalnızca belirli bir mesele üzerinden konuşamayız.
Böyle bir ortamda demokratikleşmeden söz ediyorsak önce şu temel gerçeği kabul etmek zorundayız:
Demokrasi herkes içindir ya da demokrasi değildir.
Hukuk herkes içindir ya da hukuk değildir.
Özgürlük herkes içindir ya da özgürlük değildir.
Bir taraftan demokratikleşmeden söz ederken diğer taraftan siyasi rakipleri yargı yoluyla tasfiye etmeye çalışmak, toplumun bir kesimine hukuk vaat ederken başka bir kesimini hukuksuzluğa mahkûm etmek gerçek bir huzur getirmez.
Kaldı ki TBMM’ye sunulan Çerçeve Yasa konusunda hukukçular tarafından son derece ciddi hukuki ve anayasal itirazlar dile getirilmektedir.
Hukukçuların Anayasa ve evrensel hukuk ilkeleri açısından ciddi sakıncalar gördüğü bir düzenlemenin, yeterince tartışılmadan ve toplumun bütün kesimlerinin kaygıları giderilmeden yasalaştırılması yeni sorunlar doğurur. Millet bilmeden, toplum tartışmadan, farklı kesimlerin kaygıları giderilmeden yapılan siyasi mutabakatlar, toplumsal mutabakatın yerine geçmez.
Benim demokrasi anlayışımda millet, sonucu kendisine açıklanan bir sürecin seyircisi değildir.
Millet bu ülkenin sahibidir.
Bu nedenle yapılması gereken bellidir:
Anayasa ve mahkeme kararlarını eksiksiz uygulamak, yargının bağımsızlığına ilişkin toplumdaki şüpheleri ortadan kaldırmak.
Seçilmişlerin iradesini güvence altına almak ve düşüncesini açıklayan hiç kimsenin korkmadığı bir ülke olmak. Tüm bunlar sağlandıktan sonra da milletin önüne hiçbir soru işaretine mahal vermeden çıkmak en doğru seçenek olacaktır.
Türkiye’nin Kürt meselesi dâhil hiçbir meselesi çözümsüz değildir.
Ancak Kürt meselesinin çözümünü bir dönem daha iktidarda kalmanın, bir seçim daha kazanmanın hesabına endekslerseniz; yıllarca cezaevinde tuttuğunuz siyasetçileri ve milletvekillerini seçim hesaplarının bir parçası hâline getirdiğiniz izlenimini güçlendirecek adımlar atarsanız, toplumun sürecin samimiyetini ve gerçek niyetini sorgulamasının önüne geçemezsiniz.
Türkiye’nin ihtiyacı kapalı kapılar ardındaki mutabakatlar değil, milletin önünde kurulmuş büyük bir toplumsal mutabakattır.
Ve milletin bu konuda vereceği yetki doğrultusunda da gerekli demokratik düzenlemeler, açık ve şeffaf bir biçimde, millet iradesinin tecelligâhı olan TBMM çatısı altında hayata geçirilmelidir.
Son cümle olarak şunu söylemek isterim:
Unutmamak üzere isimlerini köprülerimize, alt ve üst geçitlerimize kazıdığımız şehitlerimizin aziz hatıralarına haksızlık edildiği duygusuyla vicdanlarımızın sızlamasına izin vermemek, bu ülkenin vatandaşları olarak hepimizin en önemli sorumluluklarından biridir.
Bazen Özgür Özel’i ve arkadaşlarını anlamıyorum. Başınıza gelmeyen kalmadı, oturduğunuz koltuklardan sökülüp atıldınız…
Camınız, çerçeveniz kırıldı…
Sonra da “çabamız yok, yetmez ama evetimsi, evet” arasında gidip geleceksiniz öyle mi?
Evet diyeceksiniz belli ki…
Ne için?
Demokrasi, özgürlük, kardeşlik, barış…
Elbette… Elbette değerli kavramlar… Konuşulmalı…
Kim hayır diyebilir ki bunlara?
Hele de sahiciyse…
Peki size geldi mi, uğradı mı kardeşlik, özgürlük, barış?
Size gelmediyse bütüne sahiden gelecek mi?
Olanı, biteni anlamıyorum.
Niye kurdunuz abi o zaman Yeni Parti’yi?
Demokrasinin, barışın, özgürlüğün, kardeşliğin içinde Sinem Dedetaş var mı, yok mu?
Yaşlı annesi mahkeme koridorlarında, hastane önlerinde ağlayan, hasta Murat Çalık var mı, yok mu?
Yol arkadaşım dediğiniz İmamoğlu var mı, yok mu?
Neye evet abi, bir anlatsanıza iyice…
Buradan bakınca “nerden baksan tutarsızlık….” gibi görünüyor da…
@idgoktas senin üstünden bile ucuz romantizm peşinde etkileşim kovalayanlara rağmen senden yana yanılmadığım için inceden de bi huzur @idgoktas 😌iyi ki varsın, her günümüzdesin “seni orada unutmadık “✋😂🫶🫶🫶
2019’da İstanbul’u birlikte yeniden ayağa kaldırmak için yola çıktık. Aynı masalarda çalıştık, aynı kamu anlayışını, aynı heyecanı paylaştık. Birimiz şehir plancısıydık, birimiz gemi inşa mühendisiydi. İkimiz de mesleklerimizin içinden gelip kentlerimize hizmet etmeyi seçtik.
2024’te bu kez kendi ilçelerimiz için sorumluluk üstlendik. Şişli’de de Üsküdar’da da tek derdimiz yaşadığımız kente iyi hizmet etmekti.
Bugün ne yazık ki bu ortak hikâye, aynı hukuksuzlukta yeniden kesişti. İyi yetişmiş, üreten belediye başkanlarını özgürlüklerinden mahrum bırakmak bu ülkeye kazandırmaz aksine hepimizden eksiltir.
Sevgili Sinem Başkanım, inanıyorum ki bu zor günler de geçecek. Yine kentlerimizi, yine çocukları, yine kamuyu konuşacağımız günlerde buluşacağız.
@sdedetas
adı bilinmeyen bir müteahhit, hatırlamadığı bir tarihte, hatırlamadığı miktarda parayı, yine hatırlamadığı bir yerde sinem dedetaş’a vermiş. hapse girmek, siyaseten öldürülmek bu kadar basit. iktidara en mikro alanda dahi olsa bir yenilgi tattırmış olmanız ve bunu sürdürme potansiyeliniz yeter sebep.
Sinem Dedetaş, hem İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde üstlendiği görevlerdeki başarısı, hem de Üsküdar Belediye Başkanlığı ile büyük teveccüh görmüş değerli bir siyasetçi.
Ortada delil karartma ve kaçma şüphesi olmadığı açık olduğu halde tutuklanmasının Üsküdar halkı başta olmak üzere, hepimizin vicdanını ve adalete olan inancı derinden yaraladığını görmek gerekir.
Sinem Dedetaş'a güveniyor, masumiyetine inanıyoruz.