Kişiyi lehine olduğunda ölçüsüz 'takdîs' eden
aleyhine döndüğünde ölçüsüz 'tahkîr' eder.
İyi, doğru ve güzeli ölçüt alan,
kısaca 'ilkeler'iyle
bir 'yöntem' dâhilinde hareket eden ise
kişiyi olumlu gördüğünde 'takdîr';
olumsuz gördüğünde 'tenkîd' eder.
İtidâl ile adâlet ikizdir...
Eylerken yanlış yapmaktan korkma;
yanlış,
doğru'ya giden yolda kısmî doğrulardır;
bu nedenle yanlışlar,
nihâî doğrunun mütemmim parçalarıdır.
Başlamak için tek bir ilke var: Yola çıkmak.
İrfânî bir deyişle,
hâlis bir niyet ile çıktığın yolda
yaptığın yanlışlar doğruna azık olur.
Bir başkasının fikirlerini
'anlama'dan sahiplenerek
düşündüğünü zannetmek;
bir 'başkasının yedikleri'yle doyduğunu
iddia etmeye benzer.
Bir de 'taraf' olarak değil ama 'taraftar' olarak
'savunmak' var ki,
'entel obezite' ve 'kafa yellenmesi'nin kaynağı;
'kafa gazı'nın yatağıdır.
(Pazar Yazısı)
ÖYLE BİR RAB!
Öyle bir rableri var ki, aracılar olmadan hiçbir iş yapamıyor.
Öyle bir rableri var ki, mezhepler olmadan dinini anlatamıyor.
Öyle bir rableri var ki, sarıksız, sakalsız, cübbesiz, takkesiz kullarını göremiyor.
Öyle bir rableri var ki, cennetine kendilerinden başkasını sığdıramıyor.
Öyle bir rableri var ki, sayılar, boncuklar ve çaputlar olmadan kendisine yapılan zikrin hesabını tutamıyor.
Öyle bir rableri var ki, cehenneme mi yoksa cennete mi gideceklerini ayırt edemiyor.
Öyle bir rableri var ki, gönderdiği kitapta maksadını ve muradını net bir şekilde anlatamıyor.
Öyle bir rableri var ki, Arapçadan başka dil bilmiyor.
Öyle bir rableri var ki, yarattığı aklın sorduğu sorulardan korkuyor.
Öyle bir rableri var ki, tuvalet taşına meramını anlatabiliyor ama insana anlatamıyor.
Öyle bir rableri var ki, kuluna kötülüğü ve cehennemi “kader” diye alnına yazıyor; sonra da “yaptıklarından sorumlusun” diyor. Hem günaha ve cehenneme mahkûm ediyor, hem de “cenneti kazan” diye emrediyor.
Öyle bir rableri var ki, dininin garantörü olarak Buhari’yi görüyor.
Öyle bir rableri var ki, çöle anlattığını şehre anlatamıyor.
Öyle bir rableri var ki, otantik kayıp imamların ve fantastik gavsların emrinden çıkamıyor.
Öyle bir rab ki, ayetlerini keçilerden koruyamıyor.
Öyle bir rableri var ki, Ehli sünnet, Ehli şia, Ehli tarik ve Ehli selef kullarına yardım etmekten vakit bulup diğer kullarına yardım edemiyor.
Öyle bir rableri var ki, bir insanın kılığına girerek kullarının arasına sızıyor.
Öyle bir rableri var ki, kabirdeki müminleri ancak yanmaz kefenlerinden tanıyor.
Öyle bir rableri var ki, kendi gücü yetmediği için zorla dinde tutma ve namaz kıldırma işini yarattığı “gölgelere” havale ediyor.
Öyle bir rableri var ki, yarattığı kâinatın ve işleyişinin araştırılmasından çekiniyor.
Öyle bir rableri var ki, kullarını sürekli korkutuyor, tehdit ediyor ve hayatlarını cehenneme çeviriyor.
Öyle bir rableri var ki, kendisi namaz kılıyor.
Öyle bir rableri var ki, kendi şerrinden şeyhlere, gavslara, imamlara, ayetullahlara, gölgelere ve şeytanlara sığınılmasını emrediyor.
Öyle bir rableri var ki, iman edenlerin çoğunlukta olduğu coğrafyalarda Müslümanların hiziplere bölünüp birbirine kan, gözyaşı, sürgün, istila, yokluk, savaş ve katliam yaşatmasını istiyor.
Öyle bir rableri var ki, Müslüman istemiyor: Sünni, Şii, Selefi, Sofi… ve bunların da kendi içinde fraksiyonlara ayrılıp lime lime parçalanmasını arzuluyor.
Öyle bir rableri var ki, küçücük ihtilaflardan dolayı kullarının birbirine cehennem olmasını istiyor.
Öyle bir rableri var ki, asırlar önce anlaşılan kitabının bugün anlaşılmasını istemiyor.
Öyle bir rableri var ki, bin yıl önceki insanların yaptığı fıkhı tüm zamanlara paket halinde dayatıyor.
Öyle bir rableri var ki;
“kalem” dediğinde klavyeyi,
“deve” dediğinde motorlu araçları,
“at” dediğinde tankı,
“bilgi” dediğinde laboratuvarı, teknolojiyi, incelemeyi ve kanıtı,
“aklet” dediğinde yerbilimini, gökbilimini, denizbilimini, kozmolojiyi, matematiği, tıbbı, felsefeyi, diyalektiği ve mantığı,
“yetim” dediğinde bütün mazlum ve mağdurları,
“dua” dediğinde emek, gayret ve teri kastetmekten aciz kalıyor.
Öyle bir rableri var ki, ne dediğini, ne söylediğini ve ne amaçladığını bilmiyor.
Öyle bir rab ki, sadece 1400 küsur yıl önceki insanları ve zamanı tanıyor; bizi ve bizim zamanımızı ise hiç tanımıyor, bizi adam yerine koymuyor.
Öyle bir rableri var ki, rasulüne söylediklerinin tam tersini ruhbanlara söylüyor.
İyi ki tüm bunlardan münezzeh, tüm hata ve noksanlıklardan beri, rahmetin kaynağı, iyiliğin menbaı, yarattığı ve yaptığı her işi kullarının hayrına yapan, zerre şer yaratmayan âlemlerin Rabbi Allah’a iman etmişiz.
Elhamdülillah.
Ramazan Yaman
Kitâb-i Tenzîlî gibi Kitâb-i Tekvînî'de de
muhkem ve müteşâbih âyetler vardır.
Kitâb-i Tekvînî'de en müteşâbih âyet insandır.
Bu nedenle hem kendi hem kendi-olmayanlar tarafından
dâim yorumlanmalıdır.
Yorum da doğru anlamak için değil,
yanlış anlamamak için verilen bir uğraşıdır.
Dünyada ele geçirilemez denilen KGB ofisini ele geçirip Lenin'in fotoğrafı önünde poz veren Şamil Basayev'in tarihe geçen ve efsaneleşen o meşhur fotoğrafı.
Kimsenin bakışına göre kendine şekil verme;
talebine göre ayar...
Bir başkasının arzusunun nesnesi olmak
kendi varlığını tahfif etmek,
kendini önemsememek demektir.
Halbuki;
"Herkes kendi yaratılışına/fıtratına göre iş görür/davranır."
[Kullun yaʻmelu alâ şâkiletihi: 17/84]
"İki kişi geri dönmez" dedi 'Usta':
"Birincisi ölen; ikincisi kırılan."
"Niçin?" diye sordu 'çırak.
"Çünkü" diye başladı söze 'Usta':
"Birincisinde cân yoktur; ikincisinde derman."
Haklı olmak..!
"İşi kifâyetsize tevdi etmek başarısızlığa davettir;
muhterise tevdi etmek kavgaya;
kifâyetsiz muhterise tevdi etmek fitneye."
VE
"Ortak-akıl, ortak-vicdan ve ortak-dilin
zayıf olduğu toplumlarda 'kifâyetsiz muhterisler'
mevki ve makamlarda daha hızlı yükselirler."
"UMUT BİTTİ" DEMEK, "ALLAH BİTTİ!" DEMEKTİR!
Önce yüksekler yıkılır, önce yüksektekiler düşer!
Düşüş hep en yüksekten başlar, yükseliş ise en dipten!
Mesele, en dipteyken yıldızlara, en yüksekteyken toprağa bakabilmektir. Ve hiç bir yeri, hiç bir ânı mutlaklaştırmamaktır. Mutlaklaştırdığın her yer, her durum, her ân önce putun, sonra katilin olur!
Yeryüzünde ani çöküşlerin, ani düşüşlerin, ani kaybedişlerin tek sebebi, mutlaklaştırılan konumlar, durumlar, ânlardır. İnsanın kendini müstağni zannederek kibre tutulmasının, çare yok zannederek umut kesmesinin, devam eden devinime kör kalıp kendini bırakmasının neticesidir.
Makama, paraya, güce tutulmak nasıl Allah'a isyansa, çaresizliğe, yokluğa, imkansızlığa, günaha yenik düşerek hayatı bırakmak da isyandır.
Gücün, makamın, paranın, varlığın üzerinde Allah olduğu gibi, yokluğun, imkânsızlığın, çaresizliğin, günahın üstünde de Allah vardır. Ve geçici olan maddi imkânları ilahlaştırmak nasıl şirkse, geçici olan maddi imkânsızlığı ilahlaştırmak da şirktir.
Allah varsa umut da vardır. "Umut bitti!" demek, "Allah bitti!" demektir.
Yazmakta olduğum kitabımdan alıntı- Ramazan Yaman
Serdar Arseven'in tesbitlerine, Eba Muslim Horasani üzerinden bir katkı!
“Onlar, zarar vermeyeceklerinden emin oldukları için dostlarını kendilerinden uzak tuttular. Düşmanlarını ise kazanmak ve kendilerine bağlamak için yakın tuttular. Sonunda dostlarını kaybettiler, düşmanlarını da kazanamadılar.”
Bir kişiye verdiğiniz değer arttıkça,
kişinin o değeri 'takdîr etme' yetisi zayıflıyorsa,
o kişi gittikçe kabalaşır ve küstahlaşır.
Hele bir de söz konusu 'değeri',
doğal hakkı olarak görüyor,
ve bizâtihi hak ettiğini düşünüyorsa
gittikçe densizleşir ve edepsizleşir.