Madenciden dinleyin!
14 senelik madenci Özhan Yüksel:
"Ne yapalım? Kendimizi mi yakalım? Yola mı atalım, ne yapalım, öldürelim mi kendimizi?
Siz verdiniz bu şirkete burayı. TMSF tarafından siz verdiniz. Niye kamulaştırmıyorsunuz? Biz 6 sefer gözaltına alındık. 6 sefer! Suçlu muyuz biz?
Biz alın terimizi istiyoruz. Sadaka istemiyoruz."
#MadenciMutlakaKazanacak
Yüzlerce kilometre yol yürüdük, bedenimizi açlığa yatırdık, sözler verildi yine de tutulmadı.
Tekrar geldik, Enerji Bakanlığı önündeki direnişimiz 12. gününe girerken tekrar darp edildik, gözaltına alındık.
Madenciyiz, holdinglere teslim olmayacağız!
#HırsızDışardaMadenciİçerde
I thought long and hard about responding to this, but with 40,000+ views, I think it is necessary.
This is a textbook example of the outright falsehoods circulated about #Göbeklitepe for clicks, followers and conspiracy narratives.
Klaus Schmidt did not “prepare to dig deeper” and then mysteriously die. Archaeological soundings to bedrock were already being undertaken during his lifetime, including in preparation for the protective shelters. The shelters were not some posthumous scheme to conceal what lay beneath the site.
And the World Economic Forum did not “take over” Göbekli Tepe. The subsequent corporate partnership with the Doğuş Group was a sponsorship arrangement supporting the site.
You can construct whatever conspiracy you like by putting unrelated events next to each other. However, that doesn’t make the story true.
I work at #Göbeklitepe. I know its excavation history. I will not remain silent while demonstrably false claims about the site are presented as fact.
baba bu noktadan sonra belli ki batı kapitalizmi sana kılıç çekti. bu iş sulh ile çözülmez.
ama şöyle bir haber nasıl bomba gibi düşer hayal et:
“ACEMOĞLU: bunca yıldan sonra diyebilirim ki… sosyalizm… kapitalizmden daha sürdürülebilir görünüyor”
@DAcemogluMIT
Sanayi kapitalizmi disiplinli ve itaatkar işçi istedi, davranışçılık yükseldi. Fordist üretim dayanıklılık ve süreklilik gerektirdi, klinik psikoloji genişledi.
Neoliberal dönemde ise tüm yük bireyin omuzlarına yıkıldı, kendini gerçekleştir, kendini optimize et, sınır koy, dayanıklı ol. Mindfulness, öz-şefkat ve benzeri akımlar bu zeminde patladı.
Yani her ekonomik dönemin terapisi, kendi insan tipini üretmek için çalıştı.
Bugün ise bu ilişki daha da çıplak hale geldi. İşsizlik, borçluluk, güvencesizlik, yalnızlık ve tükenmişlik gibi toplumsal krizler, psikolojik kategorilere çevrilerek kişiselleştiriliyor.
Yoksulluk “travma döngüsü” oluyor.
Aşırı çalışma “sınır koyamamak”.
Tükenmişlik “kendini ihmal etmek”.
Geçim sıkıntısı “değer şemaları”.
Sorunun maddi nedeni dışarıda dururken, çözüm reçetesi içeride aranıyor.
Deniz’den yarım adım da olsa geri adım atmasını bekliyorlar. Türkiye’deki rejimin hukuku kullanma biçimi bu artık; iktidarı rahatsız edeni alırsın, bir daha yapma tamam mı dersin, tamam derse bırakırsın. Deniz demeyeceği için bırakmayacaklar. Elbette biz iktidarın hukuku kullandığı biçime siyasal eylemsizliğimizle onay vermeye devam ettiğimiz sürece. Yani Deniz’i oradan çıkarırsak biz çıkarırız, iktidar değil.
Yüzmeye bile yasak olan hattın koruma vasfını kaldırıp beton döküyorlar. Güllük Körfezi geri dönülemez şekilde yok ediliyor. Bu maden dökü limanı bölgedeki yıkım iştahını çok daha fazla arttıracak.
Gözaltına alınıyoruz!
Genel Başkanımız Gökay Çakır ve Başaran Aksu gözaltında alındı. Enerji Bakanlığını sözünü tutmaya davet ediyoruz, biz tutacağız. Gözaltından çıktığımızda geri geleceğiz.
Ya bizi tutuklayın yada öldürün, vazgeçmeyeceğiz!
#MadenciMutlakaKazanacak
AKP'nin 25 yılı değerlendirilecekse en önemli göstergelerden biri mülksüzleşme.
2000 nüfus sayımı verilerine göre, Türkiye'de hanelerin yüzde 68,3'ü kendi evlerinde oturuyordu.
2025 yılında bu oran yüzde 57,1'e geriledi.
Mücadeleci damarı olmayan ve entelektüel aklını kaybetmiş Atatürk sevgisi, sonsuza dek rezerve edilen deniz kenarı masalarda cumhuriyetin kazanımlarının tasfiye edilmesini konuşur. Son 24 yılda bu çeşit “Atatürkçülük”, yaptığı ve yapmadıklarıyla iktidara kazandırdı.
CHP'ye butlan atandığında genel merkez önünde böyle bir kalabalık yoktu. Memleketteki onlarca tarikattan bir tanesi. Bu da Türkiye'nin gerçeği. Kim örgütlüyse ülkeyi o yönetir.
Cumhurbaşkanlığı Kararı ile "Kesin Korunacak Hassas Alan" ilan edilen ve Uluslararası standartlarda "Ulusal Önemi Haiz Sulak Alan" tescilli olan Milas Bargilya-Boğaziçi Sulak Alanı ve Kuş Cenenti kamyonların döktüğü hafriyatla katlediliyor.
Anlaşılıyor ki, milletimiz yine unutmuş ve bu unutkanlıktan yararlanılmaya çalışılıyor.
İşin doğrusu şöyle:
2000 yılında Nuh Mete Yüksel Fethullah Gülen ve cemaati hakkında terör örgütü davası açtı.
2002 yılında Nuh Mete Yüksel, bir kaset kumpası ile devre dışı bırakıldı.
Hemen arkasından Fethullah Gülen'e açılan dava, 2003 yılında daha önceden çıkarılan Rahşan affı kapsamına alınarak Fethullah Gülen örgütü hakkında karar verilmesi 5 yıl ertelendi.
2006 yılında, AKP iktidarı tarafından 3713 sayılı terörle mücadele kanununda yapılan değişiklikle, terör örgütü sayılabilmesi için cebir ve şiddet şartı getirildi. Bunun arkasından Fethullah Gülen'in avukatları davaya itiraz ettiler ve dava kanunda yapılan değişiklik nedeniyle beraat ile sonuçlandı. Fethullah Gülen hakkında açılan davadan bu sayede kurtuldu.
Bu sırada çoktan Türk ordusuna kumpaslar kurulmaya başlanmıştı.
2005 yılında Şemdinli kumpası kurulmuştu.
2006 yılında Danıştay suikastı kumpası kurulmuştu.
1999 yılında Abdullah Öcalan'ın teslim edilmesinden sonra Ecevit'in yardımı ile Amerika'ya giden Fethullah Gülen, AKP iktidarı döneminde hakkında açılan terör örgütü kurmak ve yönetmek suçundan da beraat edip devlet içinde kadrolaşmaya başladı.
2007 yılında Ergenekon ve Balyoz kumpasları arka arkaya geldiğinde AKP iktidarı devletin en mahrem yerlerine sızan Fethullahçı savcılara ve hakimlere en büyük desteği verdi.
Tayyip Erdoğan "ben bu davanın savcısıyım" bile dedi, hatta fethullahçı savcı Zekeriya Öz'e kendi makam arabasını tahsis etti.
Pek çok fethullahçı sahte diplomalar ve çalınmış sınav soruları ile devlet kademelerine, akademiye AKP iktidarı döneminde yerleşti.
2010 referandumunda "mezardakiler bile oy vermeli" açıklamasıyla en büyük destek Fethullah Gülen'den geldi.
Bu sıralarda ilk açılım tam gaz devam ediyor, PKK terör örgütü şehirleri hendekler, patlayıcı maddeler ve silahlarla dolduruyordu.
Fethullahçı yazarlar ve gazeteciler televizyonlara çıkıp "Ergenekon-Balyoz operasyonları olmasa bu açılım yapılamazdı" diyorlardı.
Yıllar sonra AKP iktidarı tarafından "milli orduya kumpas" diye adlandırılan bu operasyonlar FETÖ tarafından yapılırken, AKP iktidarı PKK'ya açılım yapıyordu. At başı...
15 Temmuz'un taşları bir günde döşenmedi, devletin yıllarca mercekle izlediği ve ilk fırsatta dava açtığı Fethullah Gülen, AKP iktidarı döneminde hem açılan davalardan kurtuldu hem de devletin her tarafına nüfuz etti.
Tayyip Erdoğan 15 Temmuz sonrası yaptığı konuşmada devlet içindeki fetö faaliyetleri hakkında "aldatıldık" dedi.
Bugün bazılarının kökü bütünüyle dışarıda ya da dış istihbarat örgütleri ile bağlantılı olan pek çok tarikat ve cemaat, zamanında fetö'ye sağlanan müsamahadan yararlanarak faaliyetine devam ediyor.
Kim aldatıldı, kim hala aldatmaya devam ediyor bunları tarih yazacak, ama unutulan o kara günleri hatırlatmak da bize görev olsun.
Brecht, Üç Kuruşluk Opera’da insanın karnıyla vicdanı arasındaki ilişkiyi tek cümlede anlatır: “Önce ekmek gelir, ardından ahlak.”
Geçenlerde sohbet sırasında bir arkadaşım bu sözü hatırlamaya çalışırken aslını çıkaramadı ve kendi cümlesini kurdu:
“Aç insan önce erdemlerini yer.”
Belki Brecht böyle söylemedi ama keşke söyleseydi.
Çünkü açlık yalnızca mideyi boş bırakmıyor; insanın sabrından, merhametinden, vakarından da azar azar götürüyor.
Sofrada ekmek eksildikçe, hayatta bazı değerleri korumanın bedeli ağırlaşıyor.
Bazen yanlış hatırlanan bir söz, doğrusundan bile daha çok şey anlatıyor.