Artık Yeter! Bu Gülben Ergen size ne yaptı da sürekli hedef gösterip soruşturma açıyorsunuz? Kadın tek başına Narin Güran’ın, Rojin Kabaiş’in, Fatmanur Çelik’in ve daha adını bilmediğimiz insanların hakkını savundu! Yetmedi ülkeye en az 60 tane anaokulu kazandırdı! Yahu bu kadın ne yaptı size? Kadın ve çocuğu mezarda, Gülben Ergen adliyede, istismarcı herif hala aramızda dolaşıyor! Yeter artık, görmezden gelmeyin, adalet istiyoruz!
“Özleme oğlum beni”
Saat sabah 08:00, hücrelerindeki mahkumlar sayılmaya başlandı. Artık 60, 70 kişilik koğuşlarda değiliz ki “1, 2, 3…60” diye ip gibi dizilip kendimizi saydıralım. Görünmen yeterli gardiyana, zaten bir göz odada görülecek senden başka bir şey de yok. Sayımın ardından yatağımın ucundaki demir kapının mazgalı açıldı, “Mahkemen var hazır mısın?”, “Hazırım, hazırım, onlar hazır mı ama bilmiyorum gidince göreceğiz.” 3 dal sigara aldım yanıma, adliyenin nezaretinde çakmak bulursak tellendiririz diye. “Dosya alacak mısın yanına?” dedi gardiyan, “Yok” dedim boşvermişlikli, ne yapacaktım zaten dosyaları, en fazla ceza verir, döneceğim yer yine hapishane değil miydi sanki? “Haspinallah” dedim içimden, kollarımı sallayarak yumruklarımı sıkarak yürümeye başladım. Karşıdan Tayfun Kahraman’ın geldiğini gördüm, yine tıraşını olmuş, gömleğini giymiş, pırıl pırıl gülümsüyordu. “Tayfun abii” diye seslendim, “Ne yapıyorsun yine geldin değil mi?”, “Geldim abi geldim, ne yapayım, seni özledim”, “Özleme oğlum beni.” Gülmeye başladı Tayfun Kahraman, “Beni özleme” deyip hücresine giden koridora saptı eşlikçi gardiyanlarla.
Han kapısına vardığımda jandarma erlerine arattım kendimi, ardından bileklerimi uzattım demir kelepçeyi vurdurdum. Kafamı kaldırdım, tabutluk ring aracı değil de beyaz otobüsü gördüm. “Oh be” dedim, tabuta binmiyoruz, etrafı izleye izleye gideriz adliyeye. Adımımı attım otobüse, en arkadaki tek boş koltuğa oturdum, 20 kişi vardı, kimi uyuyor, kimi tellerle çevrili camdan dışarıyı izliyordu… Adli mahkumlardı yanımdakiler, mahkum mahkuma bakınca suç tipini anlarmış bir süre sonra, Toso Dayı söylemişti. Yüzlere bakınca mahkumların çoğunun 3 no’ludan olduğu anlaşılıyordu. Silivri’de 10 farklı hapishane bulunuyor, amaç suç tiplerine göre mahkumları ayırmak, uyuşturucu, yaralama, hırsızlık, silah, terör, örgüt hepsinin bir “no’lusu” var.
Çağlayan Adliyesinin -7’nci katına geldik, kapı açıldı, ikişer ikişer inip jandarmalara bağlanıp nezarete kapatıldık. Adliye nezaretleri tutukluların sosyalleşme alanlarıdır. Kimi suç ortağını, kimi hasmını bekler, kimiyse selam getirip selam götürür. Demir parmaklığın ardına 30,40 mahkum kapatıldık, herkes birbirini gözleriyle tartıyordu, “Acaba hasmım var mı” diye. Devir karışık, hiç tanımadıkları iki, üç aylık gençlik çetesi belki de kendilerini hasım ilan etmişti, bilmiyorlardı. Ancak mahkum mahkuma muhtaçtır, bunu da en iyi yine mahkumun kendisi bilir. Sigara vardı, ancak çakmak yoktu. Herkes ilk taşın atılmasını bekliyordu, sigarası olan sigarasının olduğunu, çakmağı olansa çakmağı olduğunu ilk gösteren olmak istemiyordu ta ki tuvaletin köşesinde bir mahkum sigarasını sahildeymiş gibi çıkarıp yakana kadar. Gardlar düştü, perdeler indirildi, 40 yıllık dostmuşçasına sigarası olanlar köşeye gidip olmayanlara ikram etmeye başladı. Tam o anda jandarma erleri içeri girip sigaraları topladı, ilk deneme atışı başarıyla geçildi, bir daha gelmezlerdi, hemen bir sigara yakıp dönmeye başladık sırayla. En son lisede hızlı hızlı sigara dönmüştüm.
“Sen neredensin”, “9 no’lu”, “Allah allah, nasıl başkanlar da orada değil mi?”, “Evet”, “Ne iş yapıyorsun”, “Gazeteciyim”, “Yaş kaç”, “29”, “Evli misin”, “Yok”, “Nerede oturuyorsun”, “Dostum çat çat soruyorsun sorguda gibiyim”, “Ne bileyim hızlı hızlı cevap veriyorsun, ben de aklıma geldikleri soruyorum o yüzden.” Gülmeye başladım karşımda yeni tutuklu uyuşturucu harmanı mahkum vardı, neden sorulara kitlendiği de belliydi, yeni tutuklu olduğu için yoksunluğu üzerinden atamamıştı. Aynı soruları bu kez ben sormaya başladım, kahkahalara boğuldu. “9 no’luyu” duyan da yanımıza gelmiş, İmamoğlu’nu, hücre tipini soruyordu, “İyi de mi tek, gerçi delirir insan orada”, “Televizyon var mı”, “Konuşmadan kafayı yersin”, “Başkanları gördün mü”… Nezaret duman altıydı, kimi daltonlardan, kimi uyuşturucudan, kimi bahis çetelerindendi. Hepsinin ortak fikriyse, “hadi bizi anladık, gazeteci, belediye başkanı, milletvekili, sizin ne işiniz var hapiste?” idi.
Çoğu insan hatırlamaz. Hatırlatmakta fayda var. Espressolab’a AKP’lilerin gittiği zamanlar. Bardakların üzerine siyasi tutsakların isimlerini yazıp dalga geçmişlerdi. İçlerinden biri ağır kanser hastası Murat Çalık’tı. Ağır hasta Murat Çalık ile dalga geçecek kadar kendilerinden geçmişlerdi. Kahve bardaklarıyla şov yapmaktan geri durmadılar! Şimdi EspressoLab’ı listeden çıkardık diyorlar. Hayır, ben bunları asla unutmuyorum. Şahsen asla içmeyeceğim, içtirmeyeceğim!
“Akıntıya karşı küreklere asılalım”
Akşam sayımı bekliyoruz, saat 20.00’ye yaklaşıyor. Alelacele hazırlayıp alelacele yediğimiz, Abdülhalit’in “Yav ne acelesiniz var, bir yere mi yetişeceksiniz, zaten buradayız, bir yere gidemiyoruz” deyip de sofrayı silip süpürdüğü bir akşamı daha geride bıraktık. Hapishanenin kilo alalım diye motor yağıyla(!) pişirdiği makarna ve pilavın ağırlığıyla sandalyeye gömülmüş haberleri izliyoruz. Koğuşta genelde akşam haberlerinde Show TV, Kanal D gibi ana akım kanallar izleniyor. Pilav ve makarnanın ağırlığıyla göz kapaklarım ağırlaşıyor, uyumamak için mücadele ediyorum. Hapishane işte burası, öfkeliyiz. Gerekirse pilavla bile kavga ederiz.
“Gençler artık ikinci el kıyafetlerle ilgileniyor. Hem fiyatı uygun hem de çeşidi” diye başladı haberi sunmaya spiker. Soluma döndüm Ortodoks Aslan’a baktım, sağıma döndüm Eser’le göz göze geldim. “Yapamadın be şöyle esaslı haberler gazeteci” dediler sırayla. Toso Dayı da yaklaştı, “Ya gazeteci kardeşim, millet garibanlıktan değil, çeşidi çok, fiyatı uygun diye ikinci el alıyormuş” diye fısıldadı. “Namussuz be bunlar dayı, haberi sunan da yapan da namussuz. Öyle ‘Biz de ekmek parası için yapıyoruz bu haberleri’ diye işin içinden çıkamazlar, namussuz bunlar” demeye başladım pilavın ağırlığını üzerimden atarak. Abdülhalit ise televizyona bakarak söyleniyordu. Kötü bir gündü, hapishanenin zulmünü yaşadığımız…
Gardiyanlar geldi, saydırdık yine kendimizi “1,2,3…. 40.” Neye saydırıyorsak, sanki saymayı bilmiyorlar, ama adli koğuş burası siyasi değil, saydırıyoruz işte.
Gececi Speedy tek gözü kapalı ayakta uyurken geldi yanıma göbeğini sallayarak, “Kanka gel satranç oynayalım” dedi. Üç hamlede mat oldum. “Kanka senin kafan başka yerde, sabahki olayı düşünüyorsun hâlâ değil mi?” dedi. Speedy’nin kolundaki silah dövmelerini inceleyerek “Evet, takarım kafaya böyle şeyleri” dedim. “Sen takmıyor musun oğlum sanki, seni ihbar eden muhbiri düşünmüyor musun her gün?” Speedy’nin küçük gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu, “O muhbir onu bulacağımı biliyor, başına neler geleceğini de…”
Speedy’den beni sabah 6’da uyandırmasını rica ettim, “Bitirelim bugünü hiç sevmedim” deyip bölmeye çıktım. Hapishane burası, bir gün diğer günü tutmaz. Mahkumu düşürmek kolaydır ama halkımız için anında ayağa kalkmamız gerekiyor. Merak etmesinler, yumruklarımız her daim sıkılı, sözlerimiz hazır, elimizden dökülmek için çırpınıyor.
“Gazeteci” diye seslendi Ortodoks Aslan, “Kalk bir sigara içelim, uyuyamadım.” “İçelim be abi, seni mi kıracağım? Seni kıracağıma kafamı kırarım.” “Dur be oğlum kırma. Gerçi müstahak sana, sen kurtaracaksın ya memleketi” dedi muzip tavrı ve hep moral veren gülümsemesiyle.
Maltaya(ortak alan) indik, çakmağa fısıldayarak yaktık sigaralarımızı. Sessizlik saatindeyiz çünkü… İçimden konuşmaya başladım kendimle kavga ederek. “Memleketi kurtarmayacaksak, halkımız için çalışmayacaksak, ne halta yaşıyoruz? Memleket dediğin koca bir ülkeden ve makam koltuklarından ibaret değil ki. Bugün bir çocuğu kurtarırsın, o çocuk gün gelir memleketi kurtarır. Bugün bir öğretmenin öğrettiği tek bir harfte bile kurtuluşu bulabiliriz. Nereden biliyorsunuz millet için attığımız bir adımın, söylediğimiz bir sözün memleketi kurtarmayacağını? Bugün değilse de yarın…” Hapishane işte burası, insan daha çok düşünmeye başlıyor.
Ey bu satırları okuyan sen, memleketi, devleti ben kurtaracağım, sen kurtaracaksın. “Olmaz” deme, bir dene. Tutuş kavgaya, gör bak neler olur.
Bu sefer de böyle olsun. Akıntıya karşı küreklere asılalım…