Bazı yanlış anlaşılmaları düzeltelim.
1) “Herkes sana aynadır.”
Hayır.
Bazen karşındaki yalnızca saygısızdır. Her davranışın sende gizli bir karşılığı olmak zorunda değildir.
2) “Seni rahatsız ediyorsa sende de vardır.”
Çürümüş etin kokusundan rahatsız olmak, içinde çürümüş et bulunduğunu göstermez. Farkındalık bazen uyumu değil, hassasiyeti artırır.
3) “Yargılama.”
Yargısızlık, ayırt etme yeteneğini kaybetmek değildir. Bilinçli insan hüküm vermeden görür; fakat gördüğünü de inkâr etmez.
4) “Kabul et.”
Kabul etmek, her şeye katlanmak değildir. Gerçeği olduğu gibi görmek ve gerekiyorsa oradan ayrılmaktır.
5) “Akışa bırak.”
Çoğu insan akışta değildir; iradesizce sürükleniyordur. Teslimiyet ile tembellik aynı şey değildir.
İnsanları fazla büyütüyorsunuz.
Sizi manipüle eden herkesin karanlık bir deha, satranç ustası, insan psikolojisi profesörü olduğunu sanıyorsunuz.
Değil.
Çoğunun kendi davranışından bile haberi yok.
Bilinçli manipülasyon yapabilmek için insanın önce bilinçli olması gerekir. Bunlarda o kadar bilinç olsa zaten hayatlarını yalan, trip, suçluluk ve mağduriyet üçgeninde sürüklemezlerdi.
Adam seni planlayarak yönetmiyor.
Kendi korkusu tarafından yönetilirken sana çarpıyor.
Kadın şeytani bir strateji kurmuyor.
Terk edilme paniğini “sezgi” diye pazarlıyor.
Buddha’nın “başkalarının hoşumuza gitmeyen tezahürlerine onların arasında yaşarken dayanmak” anlamındaki istemli ıstırap öğretisi, birkaç kuşak sonra yalnızlığa çekilmek ve kendine eziyet etmek şeklinde yorumlandı.
“Prana’yı çalışmayla kendi içinde oluşturmak” öğretisi de “her insan zaten doğuştan tamamlanmış bir ruha sahiptir” biçimine çevrildi.
Felaket → korku → toplumsal suçluluk → zayıf bir kurban seçme → geçici rahatlama
Modern insan artık çoğunlukla sunağın üzerinde beden kesmiyor; fakat ailede, siyasette ve toplumda hâlâ birilerini günah keçisi yapıyor. Kurban töreni biçim değiştirmiş olsa da psikolojik mekanizması sürüyor.
Kurbanın en güçlü bölümlerinden biri, topluluğun suçunu tek bir kişinin üzerine yüklediği kurban biçimidir.
Toplumda kıtlık, hastalık veya yenilgi olduğunda, kötülüğün gerçek nedenini araştırmak yerine bir kişi seçilir. Bütün suç ona yüklenir; aşağılanır, dövülür, kovulur veya öldürülür. Böylece çoğunluk kendisini temizlenmiş hisseder.
Aslan bir öküz yediğini söyler, kimse bunu suç saymaz; eşek küçük bir turp yediğini söyleyince bütün hayvanlar “Suçlu bu!” diyerek eşeği parçalar.
Kurban bazen tümüyle yakılarak tanrıya bırakılırdı. “Holokost” kelimesinin eski anlamı da “bütünüyle yakılmış sunu”dur. Başka törenlerde ise kurbanın bir kısmı tanrıya ayrılır, kalan eti topluluk tarafından yenirdi.
Bu ikinci biçimde kurban yalnızca tanrıyı memnun etmez; toplumu da bir sofra çevresinde birleştirir. Antik Yunan dininde olağan kurbanların çoğu insan değil, öküz, koyun ve keçiydi; etin katılımcılar tarafından yenmesi törenin temel parçasıydı.
Doğa açıklanamadığı zaman kuraklık, salgın, kıtlık ve sel “tanrının öfkesi” sayılmış; topluluk bu öfkeyi yatıştırmak için kendisinden bir parçayı vermiştir.
İşte kurban geleneği bu şekilde başlamıştır.
Gelecekte yaşayacak insanlar hiçbir şeye sahip olmayacaklar ama çok mutlu olacaklar.
Bunu duyunca zihin hemen korkar. Çünkü zihin mutluluğu sahip olmakla karıştırır.
Sana bir ev sattılar. Sonra daha büyük bir ev sattılar. Sonra yatırım, birikim, güvence, statü… Hayatın boyunca sana hep aynı yalanı söylediler:
“Biraz daha sahip olursan tamamlanacaksın.”
Fakat hiçbir zaman tamamlanmadın.
Çünkü eksiklik, cebinde değil; bilincindeydi.
Uyanışın başladığı yerde bu oyun sona erer.
İnsan artık bir şeye sahip olmak istemez.
Çünkü ilk kez şunu fark edercektir:
Hiçbir şeye gerçekten sahip olamazsın.
“Olmak ya da hiç olmamak” anlamına gelen eski bir kardeşlik vardır.
Bu kardeşlikte çalışmak isteyen bir kimse önce küçük bir çekirdek oluşturur; ardından otuz beş öğrenci yetiştirir. Bu ara safhadır.
Bir kişinin tam yetkili kardeş veya “rahip” sayılabilmesi için yalnız öğretinin sözlerini bilmesi yetmez. Kendi psikolojisini bilinçli biçimde yönetebilmeli ve yüz başka insanın üç merkezine vicdan gerçeğini duyurabilmelidir. Bu yüz kişinin de aynı niteliği başkalarında uyandırabilecek hâle gelmesi beklenir.
Bozulmuş iman, insanın gururunu ve kendine verdiği önemi okşayan şeye inanmasıdır.
Bozulmuş sevgi; cinsel çekimi, acımayı, boyun eğme arzusunu, menfaati veya kendisini pohpohlayan kişiye duyulan bağlılığı sevgi sanmaktır.
Bozulmuş umut ise insanın bugün yapması gereken çabayı yarına ertelemesidir. Bu bir “yarın hastalığıdır”.
İnsan ne yapması gerektiğini öğrenir fakat onu yapacak zamanı sürekli geleceğe gönderir. Yaşlılığında hakikati biraz görmeye başladığında ise gerekli kuvveti ve zamanı kalmamıştır.