TKP MK üyesi Berkay Kemal Önoğlu’nun X hesabı kapatılmadan önceki paylaşımından bir kesit:
“İster iktidar blokunun parçası olsunlar ister muhalif maskesi taksınlar; yegane amaçları emperyalist hiyerarşi içinde sermaye diktatörlüğünü korumak olanlar, bu kanlı örgütle birlikte tarihin çöplüğüne gömülecekler.
Bu sömürü ve suç aygıtıyla tüm ilişkiler derhal kesilmelidir. Türkiye NATO’dan çıkmalı, NATO Türkiye’den defolmalıdır!
O hafta, TKP'nin ilan ettiği gibi, tüm cumhuriyetçiler, yurtsever ve onurlu vatandaşlar için NATO Karşıtı Zirve Haftası'na dönüşmeli!”
Tavrımız ve çağrımızdır
Sol kimlikçi bir tartışmanın parçası olamaz. Yurttaşlarımızın etnik ya da mezhepsel kökeni Türkiye’yi aydınlığa, eşitliğe, özgürlüğe, bağımsızlığa, refaha taşıyacak bir mücadelenin doğrultusunu değiştiremez. Şu ya da bu makama gelecek kişinin dünya görüşü, çalışkanlığı, halka adanmışlığı, yurtseverliği, bilgi ve becerisi, dürüstlüğü dışında hiçbir kriterin önemi yoktur.
Bu ülkede etnik ve mezhepsel eşitsizliklerin, ayrımcılığın olduğu açık bir gerçektir. Önemli olan, bu gerçeğe nasıl yaklaşılacağı ve nasıl çözümler üretileceğidir. Kimliklerin birbirinin karşısına konduğu bir taraflaşmanın herhangi bir çözüme yardımcı olması mümkün değildir. Çözüm, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu derin sömürü, ağır yoksulluk ve adaletsizliğin kaynaklarını kuruturken bu eşitsizlik ve ayrımcılığı da birleştirici bir perspektifle ortadan kaldırmaktadır.
Türkiye solu bu çok basit gerçeği unutmuş ve emekçi halkımızı bölen kimlikçi politikaların peşinden gitmiştir. “Alevi Cumhurbaşkanı seçilemez”, “anadili Kürtçe olan bir Cumhurbaşkanı adayını desteklemeyiz” gibi siyasal ve kamusal alanda hiçbir yeri olmaması gereken açıklamalara yol açan da solun kimlikçi siyasetin yarattığı sıkışmadan kurtulamamasıdır.
Bütün bu yalpalamaların ortasında bir kesim sola haksız ithamlarla, genellemelerle düşmanlık geliştirmekte, sosyalist hareketin milliyetçi hezeyanlarla hedef alınması ve günah keçisi ilan edilmesi için kampanyalar düzenlemektedir. Oysa sol, başından beri her tür milliyetçilik ve liberalizm karşısında başka hiçbir hesap gütmeden, yalnızca kendi ideolojik-siyasal ilkelerine ve devrimci hedeflerine sadık kalarak dik dursaydı, bağımsızlığını korusaydı, birlik ve müttefiklik ilişkilerini bu zeminde kursaydı, bugün tamamen farklı bir ülkede yaşıyor olurduk.
Solun tartışılamayacak ilkeleri vardır ve bu ilkeler korunarak çoğalmak, güç olmak mümkündür. Yıllardır söylediğimiz gibi, DEM Parti ve CHP gölgesindeki bir sol ilkelerini gözden çıkarmış bir soldur. Anti-emperyalizm, laiklik savunusu ve kapitalist sömürüye karşı olmak sekterlik ya da küçük düşünme değildir. Tersine, Türkiye’nin geleceği bu ilkelerden hareketle inşa edilecektir.
TKP, çok uzun bir süredir DEM Parti ve CHP gölgesinde sosyalist hareketin gelişemeyeceğini ve bu partilerin peşinden gidilmemesi gerektiğini yüksek sesle ifade etmektedir. Solun bir dönem CHP’ye, sonra DEM Parti’ye, sonra tekrar CHP’ye bel bağlayarak siyaset yapar hale gelmesi bugün toplumun umutsuzluk ve örgütsüzlüğünün en önemli nedenlerinden biridir. Bazı sol kesimlerin DEM Parti merkezli politikaları terk ederek CHP yörüngesinde siyaset yapmasını bir olumluluk olarak görenler, meselenin özünü kavrayamamaktadır. Kuşkusuz DEM Parti ve CHP farklı tarihsel ve ideolojik dinamiklerin ürünüdür. Ancak bu farklılıklar Türkiye’nin sömürüden, zorbalık ve adaletsizlikten arındırılması mücadelesinde sosyalist hareketin bağımsızlığı söz konusu olduğunda önemsizleşmektedir.
İşte bu koşullarda bir kez daha bütün samimiyetimizle çağrımızı yineliyoruz: Düzen siyasetinden bağımsız; devrimci, yurtsever, sermaye karşıtı, emperyalizmin bütün biçim ve kurumlarından kopmuş, Aydınlanmacı ve Cumhuriyetçi bir solun toplumsal ve siyasal bir güç haline gelmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur.
"Amalar" ve "fakatlar" bir köşeye bırakılabilirse, sol gerçek bir kimlik kazanacak ve başlı başına bir siyasal güç merkezi haline gelecektir. Solu ilkelerinden uzaklaştıran "en geniş güçlerin birliği" yaklaşımı derhal terk edilmelidir. AKP iktidarıyla mücadele o iktidarın kaynakları iyi teşhis edilerek başarıya ulaşabilir. Tarikatlarla, holdinglerle, NATO’yla, Avrupa Birliği ile hesaplaşmayı erteleyen bir solun “en geniş güçlerin birliği”ni kime ve neye karşı oluşturmak istediği emekçi halk açısından kocaman bir belirsizlik içermektedir. Oysa sol ancak açık, yalın ve tutarlı bir siyasal-ideolojik kimlikle çaresizlik içindeki yoksul halk kesimlerine umut verebilir, seçenek oluşturabilir.
Madem son gelişmelerle birlikte solun kendisine yabancı ideolojik-siyasal zeminlerde mevzi elde etmeye çalışmasının maliyetleri ve çıkışsızlığı açık bir biçimde görüldü, o zaman cesaretle ders çıkarmanın zamanı gelmiştir. TKP geriye dönük tartışma ve ayrım noktalarını bir kenara koyarak tamamen geleceğe odaklanmaya ve üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye hazırdır.
Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komite
ABD’nin saldırganlığı karşısında Küba’nın yanındayız!
Amerikan emperyalizmi Küba Devrimi’nden bugüne, 67 yıldır, Küba halkını teslim almak için akla gelebilecek her türlü kötülüğe başvurdu.
67 yıla, Domuzlar Körfezi işgalini, CIA operasyonlarını, sabotajları, tarım arazilerine dönük biyolojik saldırıları, Küba liderliğine yönelik yüzlerce suikast girişimini, paramiliter güçlerin terörist faaliyetlerini, diplomatik kuşatmayı, medya operasyonlarını, ticari, finansal ve ekonomik ablukayı, ülke içinde karşı devrim yaratma girişimlerini sığdırdı.
Hepsinde başarısız oldu. Amerikan egemenlerinin Küba’yı çökertmek için koparttıkları onca gürültü, tahsis ettikleri onca kaynak çöpe gitti. Çünkü karşılarında makbul bulmadıkları bir “rejim” değil, bağımsızlığını devrimle kazanmış örgütlü bir halk vardı.
Ancak yıkıcı politikalarından vazgeçmediler.
Çünkü burunlarının dibinde, uyduları olarak gördükleri bir adada egemen, kamucu, planlamacı ve sosyalist bir iktidarın altmış yılı aşkın süredir ayakta kalmasını tarihsel bir yenilgi olarak görüyorlar. Çünkü Küba Devrimi, Latin Amerika halklarına başka bir yolun mümkün olduğunu gösterdi; emperyalizmin “arka bahçe” düzenine meydan okudu. Vaşington’un bitmeyen öfkesi ve kuyruk acısı tam da buradan kaynaklanıyor.
ABD yönetimleri bu kuyruk acısıyla Küba karşısında başarısız oldukça vites yükseltti, saldırganlığın dozunu arttırdı. Sovyetler Birliği çözülürken de, Küba Devrimi’nin lideri Fidel Castro hayatını kaybettiğinde de Küba’yı boğabileceklerini düşündüler, ama olmadı.
Bugün ABD emperyalizmi zayıflayan uluslararası hegemonyasını tahkim etmek için başlattığı saldırganlık dalgasının parçası olarak bir kez daha Küba’yı teslim almayı deniyor. İnsan hakları ve demokrasi sosuyla süslenmiş eski diplomatik dili tamamen bir kenara bırakıp vahşi bir sömürgeci ağzıyla Küba’ya tehditler savuran Donald Trump 67 yıllık “Amerikan rüyasını” gerçekleştiren başkan olarak tarihe geçmek istiyor.
Trump yönetiminin Küba politikası kamuoyunca bilinmektedir. Son aylarda özellikle enerji alanına yoğunlaşan yaptırımlar, yakıt tedarik zincirlerini hedef alan müdahaleler, üçüncü ülkelere uygulanan baskılar ve finansal kuşatma araçlarının genişletilmesi; Küba’yı ekonomik felç noktasına sürüklemeyi amaçladı. Gerçekten de, uzun elektrik kesintileri, ulaşım krizleri, üretimde aksamalar ve temel ihtiyaç maddelerine erişimde yaşanan güçlükler Küba’da gündelik hayatı olağanüstü zorlaştırdı, ülke insanının sağlığını, geleceğini tehdit eder bir noktaya getirdi. ABD yönetiminin hesabı Kübalıların haklı olarak “soykırım” olarak nitelendirdiği bu politikalarla Küba halkına boyun eğdirmek, Küba’daki devrimci iktidarı bu şekilde yok etmektir.
Kübalı kardeşlerimizin bu saldırganlık karşısında havlu atmak yerine, ablukanın sebep olduğu karmaşık sorunlarla var güçleriyle mücadele ettiklerini, toplumsal seferberlik ve dayanışma içinde yaratıcı çözümler ürettiklerini, günü kurtarmanın ötesinde uzun vadeli planlar çerçevesinde ülke ekonomisini ve enerji güvenliğini Amerikan emperyalizminin cenderesinden kurtaracak stratejik adımlar attıklarını biliyoruz. Küba Komünist Partisi ablukaya rağmen kamusal sağlık sistemini, eğitimini ve sosyalizmin diğer kazanımlarını savunmaya devam ediyor. Emperyalizmin beklediği toplumsal çözülme gerçekleşmedi. Küba halkı diz çökmedi. Bunun en açık ifadesi milyonlarca Kübalının imzasını verdiği “İmzam Vatan İçin” kampanyası ve Adanın her yerinde halkın kararlı direnişini gösteren kitlesel 1 Mayıs mitingleri oldu.
İstediği sonucu elde edemeyen Trump yönetimi bu kez doğrudan askeri müdahale tehdidini daha şiddetli dile getirmeye başladı. Özellikle siyasi kariyerini Küba düşmanlığı ile şekillendirmiş Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve çevresinde kümelenen Küba düşmanı çevre, Amerikan devletinin zaten tarihsel olarak saldırgan olan Küba politikasını daha kontrolsüz, daha intikamcı ve daha savaşçı bir çizgiye itmektedir. Miami merkezli ilhakçı çevrelerle, Cumhuriyetçi Parti’nin aşırı sağ kanadıyla ve devlet bürokrasisi içindeki müdahaleci odaklarla iç içe geçmiş bu yapı; ekonomik soykırımın yetmediği yerde doğrudan askerî seçeneklerin tartışılmasını teşvik etmektedir.
Amerikan gericilerinin Küba’ya askeri bir saldırıya yeltenmesi durumunda, Küba halkı devrimin bütün tarihsel birikimiyle, örgütlülüğüyle ve anti-emperyalist bilinciyle ülkesini savunacaktır. Böyle bir saldırı durumunda, Amerikalılar karşılarında yalnızca Küba’nın silahlı kuvvetlerini değil, devrimci anavatanlarına sahip çıkan milyonları bulacaktır.
Biz Türkiye Komünist Partisi olarak bu konuda en küçük bir tereddüt taşımıyoruz.
Dün olduğu gibi bugün de Küba’nın yanındayız. ABD emperyalizminin her türlü saldırısına, kuşatmasına ve askeri müdahale tehdidine karşı Küba halkıyla dayanışmayı büyütmeyi tarihsel bir görev kabul ediyoruz.
Ve açıkça ilan ediyoruz:
Emperyalist bir saldırı durumunda, Küba’nın savunulması için elimizdeki tüm siyasal, örgütsel ve toplumsal imkanları seferber etmeye hazırız.
Küba’yı yalnız bırakmayacağız. Emperyalist zorbalık, insanlığın onurunu ve sosyalizmin bayrağını taşıyan Küba halkının direncini aşamayacak. TKP, dünyanın dört bir yanında bu direnci desteklemek için büyüyen enternasyonalist dayanışmanın öncü kuvvetlerinden olmaya devam edecek.
Yaşasın Küba! Kahrolsun emperyalizm!
Ülkemiz de halkımız da satılık değil!
Madencilerin yaşam hakkı için madenler devletleştirilsin!
Soma’da 301 maden işçisinin yaşamını yitirdiği katliamın üzerinden 12 sene geçti. Soma Kömür İşletmeleri A.Ş isimli özel bir şirket tarafından işletilen Eynez Sahası Karanlıkdere mevkiindeki maden sahasında yaşandı katliam. 2014 yılında yaklaşık 3 bin maden işçisi çalışıyordu madende ve 301 maden işçisi bu katliamda yaşamını yitirdi.
Özelleştirilen benzer yüzlerce maden ve maden sahasından biri, özel bir şirketin zenginliğine zenginlik katmak için aldığı ve işlettiği bir madende yaşandı bu katliam. Türkiye’de her yıl onlarca maden işçisi özel şirket ve holdinglerin işlettiği madenlerde yaşanan iş cinayetlerinde hayatını kaybetmeye devam ediyor. Madenciler ölüyor.
Maden katliamlarında, iş cinayetlerinde ölmeyen madenciler ise sağlık ve güvenlik tedbirlerinin asla yeterli düzeyde alınmadığı ağır koşullarda çalışmaya devam ediyor. Hem de her an işsiz kalma riskiyle, sosyal haklarını ve insanca bir geliri asla elde edememe pahasına. Üstüne verilmeyen haklar... Patronlar, özel maden şirketleri böyle devam etsin istiyorlar. Madenciler ölümle sefalet koşulları arasında gidip gelen bir hayata boyun eğsin istiyorlar.
Soma katliamının sorumlusu piyasa düzenidir. Piyasa düzeninin semirttiği holdingler, onların kural tanımayan arsızlıkları ülkenin madenlerini yağmalamakta, işçilerin ekmeğine el koymakta, hayatına kastetmektedir. Bir avuç asalak Türkiye’nin üstüne çökmüş, yedikçe yemekte, halka ait olana el koymakta, ülkemizin tüm kaynaklarını, halkın alın terini, işçilerin yaşamlarını yiyip bitirmektedirler.
İş cinayetlerinin son bulduğu, madencilerin ölmediği bir ülke istiyoruz.
Madenlerde insanca ve güvenli çalışma koşulları sağlanmalı, madencilerin çalışma hakkı güvence altına alınmalıdır.
Madenlerde holdinglerin sömürü ve yağması son bulmalıdır!
Madencilerin yaşam hakkı ve ekmekleri için madenler derhal ve bedelsiz olarak devletleştirilmelidir!
🚩 İncesu Semt Evi'nde Ortaklaşa dergisinin Mayıs sayısı üzerinden gerçekleştireceğimiz tartışmamıza sizleri de bekliyoruz
🗓 15 Mayıs Cuma 19.30
📍 İncesu, Mahmut Esat B. Caddesi No:86/B Çankaya
👇🏻Yayını henüz edinmediyseniz bizimle iletişime geçebilirsiniz
📞 0501 138 2467
Ülkemiz de Halkımız da satılık değil!
Madenler Devletleştirilmelidir
Türkiye doğal zenginlikleri ve mineral çeşitliliği bakımından dünyanın önde gelen
ülkeleri arasında yer alıyor. Bu minerallerin üretimi ile sanayiden imara, tarımdan enerjiye ve sağlığa kadar birçok alanda kullanılan hammaddelerin arzı sağlanıyor. Doğal kaynaklarımız ve madencilik faaliyeti ülkemizin ekonomik bağımsızlığı, kalkınması ve halkımızın refahı açısından hayati önem taşıyor.
Bugün ülkemizde adına serbest piyasa ekonomisi denilen, sermayenin ihtiyaçlarını ve kârlılığını esas alan bir düzen hüküm sürmekte. Madenler ve madencilik de arama faaliyetlerinden çıkarma ve zenginleştirme aşamalarına kadar neredeyse tüm süreçleriyle piyasa düzeninin akılsızlık ve plansızlığı tarafından belirlenir durumda. Cumhuriyetin ilke edindiği devletçi ekonomi politikaları uyarınca Türkiye sanayi alt yapısının gelişiminde önemli etkileri olan Etibank, Türkiye Kömür İşletmeleri, Demir Çelik fabrikaları gibi devlet işletmeleri kurulmuştu. Bu işletmeler piyasacılığa kurban edildi. Ya tamamen özelleştirildi ya tasfiye edildi ya da küçültüldü; fiilen güçsüz ve işlevsiz hale getirildi. Türkiye’de maden işletmeleri insan hayatını hiçe sayan paragöz holdinglerin, çokuluslu tekellerin ve onların merdiven altı faaliyet yürüten taşeronlarının eline teslim edildi.
Geldiğimiz yer ortada: Doğası yıkıma uğratılmış, kaynakları yağmalanmış, çarçur edilmiş bir ülke; her tür bilimsel tanım ve teknik olanak mevcutken maliyet ve kâr hesaplarına kurban edilen, hiçe sayılan işçi hayatları, sefalete mahkum edilen madenciler…
Ülke topraklarının yarıdan fazlasını kapsayan maden arama ruhsatları ile binlerce işletme ruhsat ve izninin sermayeye devredildiği bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu durum, doğal zenginliklerimizin fiilen ipotek altına alınması anlamına geliyor. Türkiye’de madencilik faaliyetinin milli gelir içersindeki payı ise hala %1’ler civarında. Belli ki maden arama ve işletme ruhsatları sermayedarlar için bir rant kapısı olarak kullanılıyor. Halka ait olan madenleri daha toprağın altındayken alıyorlar, satıyorlar, servetlerine servet katıyorlar. Yasaları, yönetmelikleri değiştiriyor, arkalarından dolanıyor, pek çok durumda ne yasa ne de kural tanıyorlar. Köy, tarım alanı, orman, zeytinlik, yerleşim çevreleri, tarihi veya doğal sit alanı demiyor talan ediyorlar.
Türkiye Komünist Partisi halkımızı bu arsızlığa dur demeye, doğal kaynaklarımıza, madenlerimize, emeğimize sahip çıkmaya çağırıyor!
Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığı, kalkınması ve halkımızın refahı için madenler derhal ve bedelsiz olarak devletleştirilmelidir!
1. Çokuluslu tekeller ve holdingler başta olmak üzere her tür özel sermayedar ve şirkete verilmiş olan tüm maden arama, işletme ve zenginleştirme ruhsat ve iznler bedelsiz olarak iptal edilmeli, tüm maden ve işletmelere el konmalıdır.
2. Bütün madencilik faaliyetleri devlet eliyle ve merkezi bir planlama doğrultusunda gerçekleştirilmelidir. Bu yapılırken tüm ilişkili sektörlerin ihtiyaçları dikkate alınmalı, kapsamlı bir planlama ile hammadde arz güvenliğinin sağlanması, dışa bağımlılığın azalması, yerli sanayiye düşük maliyetli ve kaliteli girdi sağlanabilmesi esasıyla hareket edilmelidir.
3. Doğal kaynakların halk sağlığı ve çevreyle uyumlu, verimli kullanımını esas alan; bilimsel verilere dayalı bir madencilik politikası oluşturulmalı ve etkin biçimde uygulanmalıdır. Bu kapsamda maden havzaları, faaliyet gösterdikleri bölgelerde tarımsal ve sınai üretim, su kaynakları, orman varlığı ve halk sağlığı gözetilerek bütüncül bir planlama anlayışıyla ele alınmalı ve işletilmelidir.
4. Madencilerin çalışma ve sendikal örgütlenme hakkı güvence altına alınmalı, eksiksiz mesleki eğitim alabilmeleri sağlanmalı, insanlık onuruna yakışan, sağlıklı ve güvenli çalışma şartları yaratılmalı ve korunmalıdır.
5. Değerli madenlerin sadece hammadde olarak çıkarılıp ihraç edilmesine son verilerek uç ürünlere dönüştürülmesi, yarı mamul ve mamul maddelerin üretimi için planlı bir sanayi hamlesi yapılmalıdır.
6. İnşaat sektörüne hammadde sağlamaya odaklı, plansız ve denetimsiz bir madencilik endüstrisi yerine mühendislik kalitesi yüksek, katma değerli üretim yapabilen bir madencilik endüstrisi kurulmalıdır.
7. İşletmesi tamamlanan maden sahalarında kapatma, rehabilitasyon ve rekültivasyon (toprak ıslahı ve yeniden bitkilendirme yoluyla alanın ekolojik dengeye uygun biçimde doğaya kazandırılması) faaliyetlerinin, gerekli çevresel önlemler çerçevesinde eksiksiz olarak gerçekleştirilmesi zorunlu kılınmalı ve etkin biçimde denetlenmelidir.
8. Madencilik faaliyetlerinde kullanılan makine ve ekipmanların yerlileştirilmesi sağlanmalı; verimli, halk sağlığına ve çevreye uyumlu ileri teknolojilerin geliştirilmesine yönelik araştırma ve geliştirme faaliyetleri yürütülmelidir.
9. Madenlerin ve madencilik faaliyetlerinin devletleştirilmesi sürecinin tamamı madenlerde örgütlü işçi sendikaları ve madencilik faaliyeti ile bağlantılı meslek odalarının aktif katılım ve denetimi ile gerçekleşmelidir.
📌 İncesu Semt Pazarı'nda sesimizi duyurduk: "Umudu çoğalttığımız ve sömürüye meydan okuduğumuz bir 1 Mayıs için, TKP ile 1 Mayıs’a!"
🚩 1 Mayıs 15.00'da Anıtpark'tayız.
#Ankara
Patronları korumayı bırakın, madencileri serbest bırakın!
Yıldızlar Holding’e bağlı Doruk Madencilik’te çalışan Bağımsız Maden-İş üyesi işçiler aylardır haklarını alamadıkları için Eskişehir'den Ankara'ya yürüyüşe geçmişti. Bugün madenciler yürüyüşlerinin 8. gününde Ankara’da gözaltına alındı.
Her zaman holding sahiplerinin safında olmakla övünen AKP iktidarı, en temel haklarını istedikleri için madencileri susturmaya çalıştı. Kolluğu, yargısı, patronlar için seferber edildi. Kamu kaynakları, devletin tüm imkanları patronların emrine sunuldu.
Sürekli patronlar kazandı. İşçilerinse cebi boşaldı.
Bu haksızlığa boyun eğmeyen, emekleri için günlerdir yollarda olan madencileri polis ablukasıyla suçlu gibi göstermeye çalışanlar yanılıyorlar.
Asıl suçlular patronlardır. Ülkenin yer altı ve yer üstü tüm kaynaklarına el koyanlardır. İşçilerin haklarını gasp edenlerdir.
Maden işçileri yalnız değildir. Madencilerin mücadelesi tüm işçilerin mücadelesidir. Hakları için yürüyen madencileri derhal serbest bırakın.
Öğretmenler saldırı sonrası yeni haftayı anlatıyor👇🏻
‘Bizim sınıfın mevcudu 33, şu an derste 6 kişiyiz. Hem esas sorunu görmek istemiyorlar hem de sorunu çözmek adına tuhaf işlere imza atıyorlar. Süreci dua okuyarak normalleştiremiyorlar. Bu, sorunu kanıksadıklarını gösteriyor.’
soL’dan kamuoyuna açıklama
***
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığına bağlı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, Kahramanmaraş’ta öğrenci ve öğretmenlerin hedef alındığı saldırı sonrası açıkça soL Haber’in görselini kullanarak yalan haber iddiasında bulunmuş, soL’un “toplumsal kaos yaratmaya çalıştığını” öne sürmüştür.
Öncelikle soL’un yalan olduğu söylenen haberinin kaynağı, doğrudan bölgede görev yapan eğitim emekçileri ve bölgedeki eğitim sendikası yöneticileridir.
soL, olayın sıcaklığı ile dile getirilen bu iddiaya ihtiyatla yaklaşmış, iddiayı haberleştirirken resmi kurumların açıklamalarının aksi yönde olduğunu, bölgedeki kaynakların ise ısrarla söz konusu durumu dile getirdiğini aktarmıştır.
Başkanlık, tüm yayıncılık geçmişi büyük bir özen ve titizlikle dolu olan soL’u hedef göstermek, yargı sopasıyla tehdit etmek yerine halkın resmi kanallardan doğru şekilde bilgilenmesini sağlama görevini yerine getirmelidir.
Öte yandan Başkanlığın hedef gösterme tarzının “seçiciliği” de ayrıca dikkat çekicidir.
soL’u asılsız şekilde hedef göstermeyi büyük bir kolaylıkla yerine getiren Başkanlığın, “Şanlıurfa’daki saldırganın olaydan bir gün önce gözaltına alınıp serbest bırakıldığını” yazan Sabah gazetesini işaret etmeyi “unutmuş” olması da gerçekten hayret vericidir.
Tekrarlıyoruz, Başkanlık soL’u tehdit etmek ve asılsız iddialarda bulunmak yerine halkın resmi kanallardan sağlıklı bilgi alması görevini yerine getirmelidir.
Okurlarımıza saygıyla…
Ankara’nın en lüks otelinde “NATO'nun Ankara Zamanı” başlığıyla bir araya gelen iktidar ve NATO temsilcilerine “uyarı” için eylemdeydik.
Başkentte dünyanın en büyük terör örgütünü lüks içinde ağırlayacaklarını sananlara fena halde yanıldıklarını hatırlattık.
Eylemde konuşan TKP Merkez Komite Üyesi Ali Ufuk Arikan şunları söyledi: “Bugün Ankara’nın en pahalı otelinde NATO için buluştular. Ankara’da NATO zamanıymış! Bunu söyleyenler, memleketimizi dünyanın en büyük terör örgütü NATO’ya pazarlamaya kalkıyorlar. Ancak unutmasınlar karşılarında bizi, bu memleketin yurtseverlerini, cumhuriyetçilerini, devrimcilerini, komünistlerini görecekler. Bu temmuzdaki zirve öncesi uyarımızdır. Ülkemizden NATO’yu söküp atacağız.”
ABD yönetiminin dün yürürlüğe giren ateşkesi bir başarı öyküsü gibi sunmaya çalışması nafile. “Tehditlerimizden korktular” türünden açıklamalar savaşın şu ana kadarki seyrinin bize sunduğu fotoğraf ile çelişiyor.
Binlerce kişinin yaşamını yitirdiği, devasa bir yıkımın ortaya çıktığı bir savaşta kimin kazandığını, kim kaybettiğini hesaplarken çok dikkatli olmak gerektiği açık. Ancak yine de kocaman harflerle ve hiç tereddüt etmeden ABD ve İSRAİL KAYBETTİ diyebiliriz.
Bundan sonra olacaklara dair bir kehanet değil bu. NATO’nun bir anda dağılacağını, ABD’nin daha az saldırgan olacağını, İsrail’in haddini bileceğini, emperyalizmin savaşçı eğiliminin gerileyeceğini düşünmek saçma.
ABD ve İSRAİL KAYBETTİ çünkü muazzam kaynaklar kullanarak, kısa sürede gelecek bir zafer sayesinde telafi edeceklerini düşündükleri meşruiyet kaybını göze alarak başlattıkları savaşta ilan ettikleri hedeflerin hiçbirine ulaşamadılar.
Bu koşullarda o tükettikleri kaynaklar daha büyük dert haline gelir, meşruiyet kaybı iyice derinleşir.
Son bir not:
İran’ın füzelerine “teneke” diyen “güvenlik uzmanları” neredesiniz?
“İran’da devlet diye bir şey kalmamış” diyen “diplomasi erbabı” sizler de neredesiniz? İran’ın masaya koyduğu iyi düşünülmüş ve ABD ile İsrail için İran’ın füzelerinden çok daha tahrip edici taleplere baktığınızda azıcık utandınız mı?
ABD ve İsrail kaybetti, direnen İran halkı kazandı!
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik 39 gün süren saldırısı, Trump’tan gelen “bütün bir medeniyet yok olacak” tehditlerine karşın 40. günde varılan ateşkesle şimdilik sonlandı.
Sağlanan bu ateşkesin nedeni Trump’ın gözü dönmüş tehditleri değil, İran halkının zorbalara boyun eğmeyeceğini başta Trump ve Netanyahu olmak üzere tüm dünyaya göstermesidir.
28 Şubat'tan beri hiçbir sınır tanımadan İran halkının üzerine bomba yağdıran emperyalist haydut ABD ve soykırım suçlusu İsrail açıkça yenilmiş, savaşın başında dile getirdikleri hedeflerin hiçbiri gerçekleşmemiştir.
İsrail ve ABD’nin yenilmez olduğu efsanesi bir kez daha çökmüştür. Bu, tüm dünya halkları için güzel haberdir.
Şimdi, bu haydutların insanlığın başına yeni belalar açmaması için emekçilerin tüm dünyada ayağa kalkma zamanıdır!
Bir Gün Daha Bekleme, TKP’ye Katıl!
Değerli yurttaşlar, emeğiyle geçinen kardeşlerimiz;
Hayatın karmaşası içinde çoğu zaman yorgunluk, kaygı ve umutsuzlukla savruluyor, durup düşünmeyi ihmal ediyoruz. Oysa sormamız gerek: Bu düzen kimin için işliyor, kimin sırtında yükseliyor? Biz bu hikâyenin neresindeyiz?
Düşündünüz mü? İktidarlar ve sermaye sahipleri, milyonlarca asgari ücretliye neden daha iyi bir yaşam sunsun? Çarklar tıkır tıkır işlerken, kârlarına kâr katarlarken hayat pahalılığını niye dert etsinler? Başımızdaki azınlık neden yıllarca emeğiyle yaşamış, bugün en düşük emekli aylığıyla geçinmeye çalışan yurttaşların derdiyle ilgilensin? Gençlerin işsizliği, umutsuzluğu kimin umurunda? İşsizlik yaygınken çalışanları daha kötü şartlara razı etmek kolay değil mi? Kadınların aynı işte daha az ücret alması umurlarında mı? “Beğenmiyorlarsa gitsinler” demek onlar için yeterli değil mi?
İşçiler, çiftçiler, öğrenciler, esnaf… Bütün ülke sabahın köründen gecenin yarısına kadar çalışıyor, üretiyor. Ama en zengin %10, zenginliğin %70’ine el koyuyor. Geri kalan için insanlar birbirine düşüyor. Söyleyin, niye son versinler bu kardeş kavgasına?
Şirketler büyürken, faizciler kazanırken; vitrindeki siyasetçiler zenginlere hizmet etmeyi sürdürüyor. Yoksullaşan emekçiler kimsenin umurunda değil.
Ayağa kalkana dek de kimsenin umrunda olmayacak!
Yalanlara, kirli propagandaya, demagojiye kulak asma. Tehditlere, göz boyamalara boyun eğme.
Emeğiyle yaşayanların mutlu, huzurlu ve güvende olmaya hakkı var. Bunun için birlikte mücadele edecekleri bir Parti de var.
Doğruyu savunuyorsa, emekçinin yanında duruyorsa, mücadeleden kaçmıyorsa; TKP’ye katılmak, komünist olmak gerek!
Aynı soruları soruyorsan, “Bu düzen değişmeli” diyorsan; Bir gün daha bekleme. Türkiye Komünist Partisi gönüllülerine katıl. Ülkemizi hak ettiği geleceğe birlikte taşıyalım.
Bugün Ankara’nın birçok noktasında, “Bir gün daha bekleme, TKP’ye katıl” başlıklı bildirilerimizi yurttaşlarımızla buluşturduk.
Ülkenin yüzde 10’unu teşkil eden bir asalak sınıf, ürettiğimiz zenginliğin yüzde 70’ine el koyarken asgari ücretliler, emekliler, işsiz gençler, kadınlar, öğrenciler, çiftçiler kaygı ve umutsuzluk içinde.
Çağrımız emeğiyle geçinen kardeşlerimize:
Doğruyu savunuyorsan, emekçinin yanında duruyorsan, mücadeleden kaçmıyorsan ve "Bu düzen değişmeli" diyorsan bir gün daha bekleme; Türkiye Komünist Partisi gönüllülerine katıl; ülkemizi hak ettiği geleceğe birlikte taşıyalım.
👇
https://t.co/4EtZNYC0E5
#Ankara #TKP #tkpyekatıl