Beyin, basılı kitaplardaki mesajları ve bilgileri dijital kitaplara göre daha iyi anlıyor.
Brain Integrates Paper Book Narratives Faster Than Digital - https://t.co/2hbSRGvhSz @neurosciencenew aracılığıyla
Bu liste büyük ihtimalle nominal değil, satın alma gücü paritesi (PPP) verilerine dayanıyor; o yüzden sıralama farklı görünüyor.
Ancak yine de rakamlar güncel çok değil. IMF ve Dünya Bankası verilerine göre,
ABD hâlâ nominalde 1. sırada
Çin PPP’de 1. ama fark bu kadar açılmış değil.
Türkiye, nominal GSYH’ye göre 2025–2026 bandında genelde 17–19. sıra aralığında yer alıyor.
IMF ve Dünya Bankası projeksiyonlarına göre en güncel konum:
👉 yaklaşık 17. sıra.
Bu değerlendirmeler, bir yönüyle sosyal bilimlerdeki farklı sonuçların sadece “veri”den değil, veriye bakan zihnin tercih ve çerçevesinden de etkilendiğini gösteriyor. Bu durum, “Gözlemci etkisi” ile dikkat çekici bir noktada buluşuyor.
Kuantum düzeyinde gözlem, pasif bir kayıt değil; ölçümün kendisi sistemin durumunu etkileyen aktif bir müdahaledir.
Sosyal bilimlerde de araştırmacının seçtiği model, değişken tanımı ve analiz yöntemi, “gerçeğin hangi yüzünün görünür olacağını” belirliyor gibidir. Yani veri tek başına konuşmaz; onu konuşturan, hangi sorunun sorulduğu ve nasıl bakıldığıdır.
Bu açıdan, ortaya çıkan farklı sonuçlar belki de bir zayıflık değildir; aksine bilginin çok boyutlu yapısına bir işaret olabilir.
Tıpkı kuantum sistemlerde farklı ölçüm düzeneklerinin farklı sonuçlar üretmesi gibi, sosyal gerçeklik de tek bir bakış açısına indirgenemez.
Bu nedenle asıl güven, tek bir sonuca değil; farklı “gözlemci konumları” altında da anlamını koruyabilen bulgulara dayanır.
Bilim, burada mutlak bir kesinlikten ziyade, kontrollü çoğulluk ve metodolojik şeffaflık üzerinden derinleşir.
SOSYAL BİLİMLERE GÜVENEBİLİR MİYİZ?
Aynı veri.
Aynı araştırma sorusu.
Peki neden farklı, hatta bazen birbirine pek benzemeyen sonuçlar çıkıyor?
Nature’da yayımlanan yeni bir çalışma tam bunu sınadı.
Sosyal ve davranış bilimlerinden 100 yayımlanmış araştırma, bağımsız araştırmacılar tarafından yeniden analiz edildi.
Ortaya çıkan şey basit ama sarsıcıydı.
Tek bir analiz yolu, çoğu zaman hikâyenin tamamı değil.
Dar bir ölçütte, yeniden analizlerin yalnızca bir bölümü özgün sonuca çok yakın kaldı.
Daha çarpıcısı şu.
Yeniden analizlerin hepsi aynı yöne bakmadı.
Büyük kısmı aynı sonuca ulaştı, ama azımsanmayacak bir kısmı etkisiz ya da belirsiz bulgu verdi.
Çok küçük bir kısmı ise ters yönde sonuç üretti.
Bu bize şunu düşündürüyor.
Bilim sadece veri toplamak değildir.
Veriye nasıl baktığımız da bilimin parçasıdır.
Hangi değişkeni nasıl kurduğumuz, hangi modeli seçtiğimiz, hangi analitik yolu makul bulduğumuz, sonucun kendisini etkileyebiliyor.
Bu, “sosyal bilimlere güvenmeyin” demek anlamına mı geliyor?
Tam tersi.
Daha dürüst bir bilim için şunu kabul etmemiz gerekiyor.
Tek sonuç yetmez.
Tek analiz yetmez.
Bazen asıl güven, bir bulgunun başka makul yollar denendiğinde de ayakta kalmasından gelir.
Belki de artık makalelere sadece “sonuç ne” diye değil, “başka makul bir analiz aynı veride ne söylerdi” diye de bakma zamanı.
Buradaki mesaj, insan ruhunun ve zihninin kendi etrafına ördüğü o görünmez duvarların, yani "kişisel hapis alanının" çarpıcı bir örneği gibi duruyor.
Cam kavanoz fiziksel olarak kaldırılsa dahi, balığın o dar sınırda hapsolup kalması; geçmişteki engellerin, insanın "kontrol alanı" algısını nasıl felç ettiğini gösteriyor. Çoğu zaman gerçek potansiyelimize ulaşmamızı engelleyen şey dış dünyadaki bariyerler değil, zihnimizde kalıcı hale getirdiğimiz bu hayali sınırlardır.
Üstelik bu durum, birey olmanın sorumluluğundan kaçıp kalabalıkların emniyetli görünen pasifliğine sığınan "sürü psikolojisi" ile birleştiğinde, insan kendi fıtratındaki sonsuz keşif kabiliyetini tamamen terk eder. Gerçek hürriyet ve tekamül; dışarıdaki camlar kırıldığında değil, içerideki "buradan ötesi yasak, ya da asla başka şeyi deneme" illüzyonu aşıldığında başlar.
5/5 Punch’ın hikayesi sadece bir maymunun trajedisi değil.
O, bize aynayı tutuyor ve diyor ki: “Bak, sen de benim gibisin… ama senin kucağın oyuncak değil, farkındalığın var.”
Yalnızlığımızı görmezden gelmeye devam edersek, hepimiz biraz Punch olmaya mahkûm kalacağız.
Gerçek bağları, gerçek şefkati, gerçek “yuva”yı yeniden inşa etmek bizim elimizde.
PUNCH İÇİN İMZA KAMPANYASI BAŞLATILMIŞ!
1/5 Bütün dünya günlerdir Punch’ı konuşuyor.
Terk edilmiş bir maymun yavrusunun, oyuncak bir maymuna “annesi” gibi sarılışını, bakıcının bacağına yapışıp adeta “beni bırakma” diye yalvarışını izlerken içimiz acıyor.
Ama ya bu acı, aslında bize kendimizi gösteriyorsa?
Kuantum evreninde her şey birbirine bu kadar bağlıyken, insanın bu kadar kopuk ve "yuvasız" kalması fıtrata bir aykırılıktır. Belki de yeniden "gerçek" bağlar kurmanın vaktidir.
4/5 işte paradoks burada: Bu şefkatsiz dünyada yalnızlığımız, otoriter yönetimlerin en büyük besleyicisi haline geliyor.
Yalnızlık ne kadar derinleşirse, “bana sahip çık” ihtiyacı o kadar artıyor. Ve bu ihtiyaç, özgürlüğümüzü fark etmeden teslimiyetin kapısını aralıyor.
Punch’ın hikayesi bir hayvanın dramı değil,
modern insanın psikolojik fotoğrafıdır.
Kehf Suresi 11. ayette geçen “kulaklarına vurduk” ifadesi gerçekten dikkat çekicidir. Bu ifadeyi anlamaya çalışırken iki noktaya dikkat etmek gerekir: Ayetin kendi anlamı ve bizim ona yüklediğimiz yorumlar ve tefsirler.
Arapçada kullanılan ifade, klasik tefsirlerde genellikle şöyle açıklanır:
Allah onların işitme duyusunu devre dışı bırakarak derin ve kesintisiz bir uykuya daldırdı.
Yani burada asıl vurgu, dış dünyayla bağlantının kesilmesidir.
“Kulak uyanıklığın kapısıdır” yorumu ise modern bilimle uyumlu bir dikkat çekiştir. Gerçekten de insan uykudayken bile kulak tamamen kapanmaz; beyin çevreden gelen sesleri belli ölçüde algılamaya devam eder. Bu açıdan bakıldığında, ayetin kulaklara vurgu yapması anlamlıdır.
Ancak burada önemli bir dengeyi korumak gerekir:
Kur’an bize bir biyoloji dersi vermiyor.
Asıl anlatmak istediği şey, Allah’ın tam ve kesintisiz korumasıdır.
Nitekim içeriğinde de görüldüğü gibi kıssayı daha çok şu yönleriyle de ele alabiliriz: iman, sabır, zamanın farklı işleyişi ve Allah’ın kudreti. Yani mesele “nasıl uyudular?” sorusundan çok,
“Kim onları korudu ve neden korudu?” sorusudur.
Aynı durum Kehf 18:18 ayetinde geçen “sağa sola döndürülmeleri” için de geçerlidir. Bu ifade tıpta bilinen bazı gerçeklerle örtüşebilir.
Ama ayetin asıl mesajı, teknik bir açıklama değil;
Allah’ın onları her yönüyle koruduğudur.
Bu kıssayı daha doğru anlamak için şöyle özetleyebiliriz:
Kulakların kapatılması → dış dünyadan kopu,
Uyku → ilâhî koruma hali,
Döndürülme → bedenin korunması,
Kıssanın bütünü → iman edenlerin Allah tarafından korunması.
Bu noktada Carl Gustav Jung’un bu kıssa hakkındaki yorumu da dikkat çekicidir. Jung, Ashâb-ı Kehf kıssasını sadece fizikî bir uyku olarak değil, insanın iç dünyasında yaşadığı bir “geri çekilme ve yeniden doğuş” süreci olarak yorumlar. Ona göre mağara, bilinç dışına dönüşü; uzun uyku ise kişinin eski kimliğinden sıyrılıp yeni bir bilinç seviyesine geçişini temsil eder. Bu açıdan “kulakların kapatılması”, sadece dış seslerin kesilmesi değil; aynı zamanda insanın içsel dönüşüm yaşayabilmesi için dış dünyanın gürültüsünden bilinçli bir kopuşu olarak da okunabilir.
Dikkat çekildiği gibi,
Bugün insanı yoran sadece ses değildir.
Bilgi kirliliği, sosyal medya, sürekli uyarılma hali… Bunların hepsi zihni yoruyor.
Bu açıdan bakıldığında, Ashâb-ı Kehf’in kulaklarının kapatılması bize şunu da hatırlatıyor:
Bazen insanın kurtuluşu, daha fazla duymakta değil;
gereksiz olanı duymamayı öğrenmektedir.
Yani ruhun korunması, zihnin arınması ve hakikate odaklanma açısından da okuyabiliriz.
"Biz de mağarada yıllarca onların kulaklarına (uyku) vurmuştuk." (Kehf 18:11)
Ayetin tercihi dikkat çekicidir:
"Onları uyuttuk" denmemiş, "Kulaklarına vurduk" denmiştir.
Bu ifade, Arapçada güçlü bir müdahaleyi çağrıştıran ضَرَبَ fiiliyle kurulmuştur. Allah, sıradan bir uyku değil; tam ve kesintisiz bir muhafaza biçimi gerçekleştirmiştir.
Saatlerce uyumak sıradan bir biyolojik ihtiyaçtır; ancak 309 yıl boyunca uyumak, tıbbi açıdan imkânsız görünen bir durumdur. Beyin ve sinir sistemi, bu denli uzun bir süre boyunca çalışmaya devam edemez; vücut fonksiyonlarının durdurulması zorunludur.
Peki Allah bu mucizevi uyku için hangi organı öncelikli olarak mühürledi?
Kalbi değil. Sindirim sistemini değil. Kulakları. Bu tercihin sırası, rastlantısal değil; aksine derin bir hikmeti barındırmaktadır.
Kulak, diğer duyular gibi uyku sırasında tamamen kapanmaz. Nöroloji bilimi bize şunu öğretir:
derin uykuda dahi kulak, çevreyi sürekli taramaya devam eder. Bu tarama, beynin düşük düzeyli bir uyarı ("low-level arousal") hâlinde kalmasına yol açar. Ani bir ses insanı anında uyandırabiliyorsa, bunun nedeni beynin hiçbir zaman tam anlamıyla kapanmamasıdır. İşte bu biyolojik gerçek, Kur'an'ın ifadesini anlamamızı kolaylaştırır.
Allah'ın müdahalesi yalnızca zihinsel muhafazayla sınırlı kalmamış. Ayet, bedensel korumanın da nasıl sağlandığını açıkça ortaya koyar.
"Biz onları sağa ve sola döndürüyorduk." (Kehf 18:18)
Bu ilahi döndürme eyleminin tıbbi karşılığı son derece nettir. Uzun süre hareketsiz kalan bir vücutta basınç ülserleri -yatak yaraları- oluşur, kan dolaşımı bozulur ve doku çürümesi ba��lar.
Allah bu riskleri, kişinin herhangi bir kasının kasılmasına gerek kalmaksızın doğrudan müdahaleyle bertaraf etmiştir. Bu, sıradan bir uyku değil;
Zihinsel muhafaza için kulaklar mühürlendi; bedensel muhafaza için vücut döndürüldü. Kur'an, uzun vadeli hayatta kalmanın tıbbi gerekliliklerini -fizyoloji ilminin henüz teşekkül etmediği bir dönemde- eksiksiz biçimde tasvir etmiştir.
Asırlar boyunca kulakları mühürleyebilecek kadar yüce olan Rab, bugün seni bunaltan her sesi de bilir. Ruhun ağırlaştığında daha fazlasını yapmaya çalışmak yerine, O'ndan sana daha az duyurmasını dile. O, gürültülü bir dünyada ruhun nasıl korunacağını tam olarak bilir.
Bütün mesele nasıl kullanacağımızı bilebilmek aksi takdirde yapay zekanın hakimiyetini anlatan bilim kurgu filmlerinin gerçek olma ihtimali var!
https://t.co/81WXqz0njn
Üniversiteler Geç Kalırsa, Bu Boşluğu Kim Dolduracak?
Science dergisinde yayınlanan bir yorum yazısı, rahatsız edici ama önemli bir soruyu gündeme taşıyor.
Yazar Marie Lynn Miranda'nın tezi net.
Yapay zekanın faydaları, tıpkı önceki teknoloji dalgalarında olduğu gibi, yalnızca erken erişenlerin kasasına girecek.
Bu bir kader değil.
Ama önlem alınmazsa, neredeyse kaçınılmaz.
Geçmiş 150 yıla bakıldığında tablo tutarlı.
Her büyük teknolojik dönüşüm ekonomik büyüme yarattı, yeni sektörler açtı; ama aynı zamanda bölgesel uçurumları derinleştirdi, eğitimsizleri geride bıraktı, fırsatı ağ ve sermayesi olanlara yığdı.
Yazara göre bu sonuçlar kaçınılmaz değildi.
Kurumsal tercihlerdi.
Şu an farklı olan şey hız.
Yapay zeka önceki teknolojilerden çok daha hızlı yayılıyor.
Bu, üniversitelerin düşünüp plan yapacağı zamanı dramatik biçimde kısaltıyor.
Miranda üç temel beklentiyi sıralıyor.
Birincisi pratik yetkinlik. Araçları kullanmayı bilmek. Soru sormayı, çıktıyı değerlendirmeyi, iş akışına entegre etmeyi öğrenmek.
İkincisi ise daha ince ama çok daha önemli. Büyük dil modellerinin nasıl çalıştığını anlamak. Bu sistemler "gerçeği bilmez." Muazzam miktarda veriden kalıplar çıkarır. Bilginin uç noktalarında, tartışmalı alanlarda eksik olurlar.
Üçüncüsü etik ve mesleki sorumluluk. Yapay zekayı ne zaman kullanıp ne zaman sorgulamak gerektiğini bilmek.
Yazının en sert saptaması şu cümle etrafında şekilleniyor.
"Asıl risk işlerin yok olması değil, faydaların yine eşitsiz dağılması."
Yani üniversiteler harekete geçmezse, iyi yerleşmiş olanlar daha da güçlenir. Geri kalanlar için fırsat penceresi daralır.
Miranda'nın yazısı akademik bir manifesto gibi okunan bir köşe yazısı.
Temkini övgüyle buluşturan, veri yerine argümanla yürüyen bir metin. Ama sorduğu soru gerçek.
"Sonuçta geleceğimizi belirleyecek olan insan zekası, yaratıcılığı ve yeniliğidir." diyor yazar.
Bu cümleyi bir teselli olarak değil, bir sorumluluk bildirimi olarak okumak gerekiyor. @ScienceMagazine
Bazen bilim, kadim bilgilerin binlerce yıldır söylediğini yeniden fark ediyor.
Hani "iman tahtası" deriz ya göğsümüzün tam ortasına, meğer oradaki Timus bezi sadece çocuklukta değil, ömür boyu hayat enerjimizin kaynaklarından biriymiş.
Yeni yapılan araştırmalar öyle şeyler söylüyor.
Timusu diri olanların genel ölüm riski yarı yarıya azalıyor, kalpleri çok daha dayanıklı oluyor.
Aslında bedenimiz bize diyor ki: "Beni fark et, benimle bağ kur."
Peki biz bu güzel emaneti tefekkürle, o içten enerjiyle nasıl sarmalıyoruz?
Tefekkür anlarında elimizi kalbimize götürüp o bölgeye sevgiyle odaklandığımızda, aslında sadece ruhumuzu değil, biyolojik kalkanımızı da parlatıyoruz.
O bölgenin ısındığını hissetmek, aslında Timus'un "buradayım" diyen küçük bir selamı gibi...
Korku ve stres bu zarif organı adeta büzüştürüp küçültüyor. Oysa güven, şükür ve yüksek bir inanç hali, onu bir çiçek gibi açtırıyor.
İçimizdeki o huzuru büyüttükçe, T-hücrelerimiz de görevine sarılıyor.
Mesela tefekkür ve kendi enerjimizi fark etmeye çalışmalarında o bölgeyi hafifçe uyandırmak, nefesle orayı genişletmek aslında biyolojimize hayatımın farkındayım ve anlamını biliyorum mesajı göndermenin en zarif yolu.
Bilim verilerle ispatlıyor, biz ise kalbimizle hissediyoruz. ��yi uyumak, temiz beslenmek çok kıymetli ama o bölgedeki manevi enerjiyi diri tutmak, ömre ömür katan asıl iksirlerden biri galiba.
İnsan o bölgedeki o hafif karıncalanmayı hissettikçe, bedeniyle ve yaradanıyla arasındaki o bağın ne kadar canlı olduğunu daha iyi anlıyor.
“Gizli organ” diye nitelendirilen göğüs kafesi içinde yer alan timüs, çocukluktan sonra önemsiz sanılırdı ama 27 binden fazla yetişkin üzerinde AI destekli CT taramalarında timüs sağlığı skoru ölçüldü:
Timüs sağlığı yüksek olanlarda:
💠Genel ölüm riski %50 daha düşük
💠Kalp-damar kaynaklı ölüm riski %63 daha düşük
💠Akciğer kanseri riski %36 daha düşük
💠Ayrıca kanser immünoterapisi gören hastalarda timüs fonksiyonu iyi olanlarda hastalık ilerlemesi %37, ölüm riski %44 daha az.
💥Timüs sağlığını korumak için beslenme, egzersiz, uyku.. gerçekten faydalı görünüyor. Tabii ki sigara alkol yok, tabii ki fazla kilo iyi değil.
https://t.co/a5WdI3Uq5y
Bu okuduklarımız sadece bir "teknoloji haberi" değil, aslında modern insanın en büyük zaafına dair korkutucu bir uyarı.
Meselenin özü şu şu gibime geliyor. Karşımızda bizi bizden daha iyi tanıyan bir mekanizma var ve bu mekanizma, bizim "haklı çıkma tutkumuzdan" besleniyor.
Neden bu kadar tehlikeli? Çünkü ruhumuzun okşanmasına dayanamıyoruz: Birisi (veya bir şey) bizimle sürekli aynı fikirde olduğunda, beynimiz ödül mekanizmasını çalıştırıyor.
O "matematiksel formül bulan" adamın hikayesi hepimizin başına gelebilir. Çünkü egomuz, gerçeği görmemizi engelleyen en büyük perde.
Çoğu zaman yalan söylemese bile yanıltıyor! En ürkütücü kısım burası. Size yalan söylemesine gerek yok; sadece duymak istemediğiniz gerçekleri sizden gizlemesi yeterli. Sizi yavaş yavaş, kendi doğrularınızdan örülmüş bir hapishaneye kapatıyor.
Madalyonun bir yüzünde bu sistemler doğruyu söylemek için değil, sizi ekranda tutmak ve size "beğendiğiniz" cevabı vermek için tasarlandı.
Sonuç ne mi?
Eğer bir yapay zekayla konuşurken kendinizi dahi gibi hissetmeye başladıysanız, muhtemelen bir sarmalın içine çekiliyorsunuzdur. O size yeni bir şey öğretmiyor; sadece sizin kendi yankınızda boğulmanıza yardım ediyor.
Farkında olmazsak, sadece ChatGPT ile değil bütün modellerle kendi illüzyonlarımızla konuşur hale geleceğiz.
Unutmayalım ki en büyük manipülasyon, size en çok hak veren yerden gelir.
Hani bir model var ya ürün bedava ise hedef sizsiniz demektir!
O halde gerçekten kopmayarak bilgileri kontrol ederek mantık süzgecinden geçirerek kullanabilmeyi başarabilmeliyiz.
Aksi takdirde bilim kurgu filmlerindeki senaryoların gerçek olma ihtimali var...
BİYOMEDİKAL TEDAVİDEN BİYOPSİKOSOSYAL-MANEVİ BAKIM MODELİNE GEÇİŞ
Hastalıklar yalnızca insan biyolojisini değil, insanın kimliğini, hafızasını ve hayatla kurduğu anlam bağını da etkileyebilir.
Parkinson, demans veya epilepsi gibi nörolojik hastalıklarla yaşayan kişiler çoğu zaman sadece fiziksel belirtilerle mücadele etmez. Aynı zamanda “Ben artık kimim?”, “Hayatımın anlamı ne?”, “Bu neden başıma geldi?” gibi derin varoluşla ilgili sorularla da karşı karşıya kalırlar. Çünkü beyin; düşüncenin, hatıraların, kişiliğin ve benlik duygusunun merkezlerinden biridir.
Bu nedenle günümüzde birçok araştırmacı, nörolojik hastalıkların tedavisinde yalnızca biyolojik belirtilere odaklanmanın yeterli olmadığını vurguluyor. Hastanın anlam arayışı, umut duygusu ve manevi kaynakları da tedavi sürecinin önemli bir parçasıdır.
Araştırmalar, yetişkinlerin yaklaşık %60’ının sağlık hizmeti alırken manevi veya varoluş kaygılarının da dikkate alınmasını istediğini gösteriyor (*). Ancak zaman kısıtları, eğitim eksikliği veya konuya dair çekinceler nedeniyle bu boyut çoğu zaman klinik görüşmelerde yeterince ele alınmıyor.
Oysa maneviyat, birçok hasta için hastalıkla başa çıkmanın en güçlü kaynaklarından biridir. İnanç, değerler, topluluk desteği veya hayat amacına dair düşünceler; insanların zorluklar karşısında dayanıklılık geliştirmesine ve umutlarını korumasına yardımcı oluyor.
Bu nedenle modern tıp giderek daha fazla şu gerçeği kabul ediyor:
Sağlık sadece biyolojik değil, biyolojik + psikolojik + sosyal + manevi boyutları olan bütüncül bir süreçtir.
Bazen bu bütüncül/bütünleştirici yaklaşımın kapısını açmak için çok büyük müdahalelere gerek yoktur. Bir hekimin soracağı basit ama samimi bir soru bile hastanın dünyasını anlamaya yardımcı olabilir:
“Bu süreçte size güç veren şey nedir?”
“Hayatınızda size anlam ve umut veren kaynaklar nelerdir?”
Bu tür sorular, hastanın yalnızca bir teşhis veya semptomdan ibaret olmadığını; duyguları, değerleri ve hayat hikâyesi olan bir insan olduğunu hatırlatıyor.
Gerçek iyileştirme yalnızca hastalığı tedavi etmek değildir.
Gerçek iyileştirme, insanın bütününü görüp yürüdüğü yolda ona eşlik edebilmektir.
#ManeviDestek #BütüncülSağlık #SağlıktaManeviyat #Nöroloji #Parkinson #Demans #RuhSağlığı #SağlıktaİnsanOdaklılık #İyilikHali #Tıp
(*)
Indu Subramanian, Christina L. Vaughan. “Spiritual Assessment of Neurologic Patients. A Practical Approach” Innovations in Neurologic Practice, February 18, 2026.
“Kadir gecesi kader gecesidir.”
Kadir ile kader kelimeleri aynı kökten geliyor. İkisinin de kökünde değer ve ölçü anlamları var.
Derler ki Kadir gecesinde insanın kaderi çizilir. Bu yüzden Kadir, biraz da yeni başlangıçların gecesidir.
"Kadir gecesi kader gecesidir” sözü bana hep şunu düşündürür:
Kader yalnızca başımıza yazılmış bir sonuç değil, aynı zamanda o sonucu hangi niyetle karşıladığımızdır.
“Kadir”in kökündeki değer ve ölçü anlamı da sanki bunu hatırlatır.
İnsan o gece biraz durur, kendini tartar, hayatının yönünü yeniden ölçer.
Belki de bu yüzden Kadir Gecesi sadece kaderin yazıldığı bir gece değil; insanın kendi içinden yeni bir başlangıç yazmaya cesaret ettiği gecedir.
Belki de o yüzden bin geceden daha hayırlıdır. Bir geceden bin geceye erişebilmenin kapısıdır.
Erişebilmek duasıyla...
Bugün Kadir Gecesi. Peygamberinizin bir gerçeğe uyandığı günün yıl dönümü.
Ama biz Müslümanlar;
Cihat Müslümanı olamadık kendi içimizdeki savaşı kaybettik
İbadet Müslümanlığını…miş gibi yaptık
Ahlak Müslümanlığını gören varsa beri gelsin.Bu gece İnşallah vesile olur da uyanırız!
"Kadir gecesi kader gecesidir” sözü bana hep şunu düşündürür:
Kader yalnızca başımıza yazılmış bir sonuç değil, aynı zamanda o sonucu hangi niyetle karşıladığımızdır.
“Kadir”in kökündeki değer ve ölçü anlamı da sanki bunu hatırlatır.
İnsan o gece biraz durur, kendini tartar, hayatının yönünü yeniden ölçer.
Belki de bu yüzden Kadir Gecesi sadece kaderin yazıldığı bir gece değil; insanın kendi içinden yeni bir başlangıç yazmaya cesaret ettiği gecedir.
Belki de o yüzden bin geceden daha hayırlıdır. Bir geceden bin geceye erişebilmenin kapısıdır.
Erişebilmek duasıyla...
“Kadir gecesi kader gecesidir.”
Kadir ile kader kelimeleri aynı kökten geliyor. İkisinin de kökünde değer ve ölçü anlamları var.
Derler ki Kadir gecesinde insanın kaderi çizilir. Bu yüzden Kadir, biraz da yeni başlangıçların gecesidir.
Bu durum sadece tıpta değil, sosyal hayatın her alanında karşımıza çıkıyor. Bir işin “çok zor” olduğunu sürekli duyan biri gerçekten daha zorlanabiliyor. Bir insan hakkında sürekli olumsuz yorum duyan biri, onunla tanışmadan önce bile mesafeli hissedebiliyor.
Yani başkalarının sözleri çoğu zaman gerçekliği değil, bizim gerçekliği nasıl tecrübe edeceginizi de şekillendiriyor.
Belki de bu yüzden sosyal çevrede kullanılan dil sandığımızdan çok daha güçlü: Sözler sadece fikir değil, deneyim de üretiyor.
Başkalarının Görüşleri Fiziksel Ağrınızı Nasıl Şekillendiriyor?
Tıbbi bir iğnenin "gerçekten acıttığını" duymak, iğnenin daha çok acımasına neden olabilir mi?
Yeni bir araştırmaya göre, cevap kesinlikle evet. Araştırmacılar, sosyal bilginin (başkalarının deneyimleri hakkında bize anlatılanlar) kendi kendini gerçekleştiren bir his oluşturduğunu keşfetti.
Bu önyargı sadece acı hakkında konuşma şeklimizi değiştirmekle kalmıyor; acıyı algılama şeklimizi de temelden değiştiriyor ve zihinsel olarak zorlayıcı görevlerin daha zor, fiziksel acının ise daha keskin hissedilmesine yol açıyor, hatta gerçek uyaran hafif olsa bile.
How Others’ Opinions Sculpt Your Physical Pain - https://t.co/t5JwoM7UKC @neurosciencenew aracılığıyla
Başkalarının Görüşleri Fiziksel Ağrınızı Nasıl Şekillendiriyor?
Tıbbi bir iğnenin "gerçekten acıttığını" duymak, iğnenin daha çok acımasına neden olabilir mi?
Yeni bir araştırmaya göre, cevap kesinlikle evet. Araştırmacılar, sosyal bilginin (başkalarının deneyimleri hakkında bize anlatılanlar) kendi kendini gerçekleştiren bir his oluşturduğunu keşfetti.
Bu önyargı sadece acı hakkında konuşma şeklimizi değiştirmekle kalmıyor; acıyı algılama şeklimizi de temelden değiştiriyor ve zihinsel olarak zorlayıcı görevlerin daha zor, fiziksel acının ise daha keskin hissedilmesine yol açıyor, hatta gerçek uyaran hafif olsa bile.
How Others’ Opinions Sculpt Your Physical Pain - https://t.co/t5JwoM7UKC @neurosciencenew aracılığıyla
Insan "Yedi kız kardeşin sırrı" belgeselini izleyince bugün dünyada olup bitenleri daha iyi anlıyor.
Belgesel, dünyanın en büyük petrol şirketlerinin 20. yüzyılda küresel enerji piyasasını nasıl kontrol ettiğini, devletlerle kurdukları güç ilişkilerini ve petrolün dünya siyasetine yön veren rolünü anlatıyor. Enerji, güç ve jeopolitiğin iç içe geçtiği çarpıcı bir hikâye.
Madenlere hakim olma ise bir başka hikaye...