“Yasını yaşayabildin mi?”
Bu soru, farkında olmadan yasın nasıl yaşanması gerektiğine dair normatif bir beklentiyi yansıtır.
Genellikle bu soruyla kast edilen, kişinin ağlayıp ağlayamadığı, acısını dışa vurup vuramadığı, “duygusal boşalım” yaşayıp yaşamadığıdır. Dolayısıyla bu iyi niyetli soru yası, tanınabilir, ölçülebilir bir “iç dökme” kapasitesi olarak kavramsallaştırır.
Bu beklenti, modern Batı psikolojisinin bize sunduğu yas anlayışıdır: yas, bir zaman sonra tamamlanması beklenen, şahsi bir “süreç”tir.
Halbuki yas, yalnızca belirli duygusal tepkilerle sınırlanamayacak kadar karmaşık ve zengindir. Üstelik bireysel değil, kişilerarasıdır.
Pek çok kültürde ve farklı dönemlerde yas, içinden geçtiğimiz ve diğer tarafa ulaşacağımız bir “süreç” değil, ölenle ilişkinin biçim değiştirerek sürdüğü, kendine özgü sonsuzluğu olan bir yoldur.
Hemingway, en karanlık zamanlarımızda çözümlere ya da tavsiyelere ihtiyaç duymadığımızı söyler. Asıl aradığımız şey, basit bir insanca dokunuştan ibarettir: Huzur veren bir varlık ve nazik bir temasın sıcaklığıdır.
Mesleğe başladığım ilk yıl babasını kaybetmiş birine acemilikle: “Babanız kaç yaşındaydı?” diye sormuş: “82 yaşındaydı ama benim babamdı” cevabını almıştım. İşte o gün ölen birinin ardından yaş sorulmaması gerektiğini “ama benim babamdı” cümlesiyle öğrenmiştim.