İsmail Arı: "Koğuş kapasitesinin çok üzerinde sayıda insanla birlikte kalıyoruz.
En temel ihtiyaçlarımızdan olan battaniye ve yastık dahi bize verilmedi.
Bu nedenle yaklaşık 1.000 TL gibi yüksek bir ücret ödeyerek kantinden satın almak zorunda kaldım.
Şikayetlerimin ardından talep dilekçemi ancak sonradan işleme aldılar.
En temel insani ihtiyaçlarımızı karşılamak için bile mücadele etmek zorunda bırakılıyoruz."
📌Türk Çocukları katledilirken sesi çıkmayan İstanbul Barosu, katillere destek veriyordu.
Yüreğimiz katledilen Türk çocukları için yanarken Baronun Çocuk İzleme Merkezi Başkanı Kardelen Ateşçi; "Suça sürüklenmiş çocuklar mağdurdur. Bu laf hoşunuza gitmese de gerçek budur." diyerek katillere destek olmuştu.
İbrahim Kaboğlu başkanlığındaki İstanbul Barosu da Kardelen Ateşçi'ye destek açıklaması yapmıştı.
Şimdi İstanbul Barosu'nu kaybettiler.
Yakında tüm ülkeyi bunlardan geri alacağız.
Başta Mattia Ahmet Minguzzi olmak üzere katledilen çocuklarımızın ruhları şad olsun... Sizleri unutmadık çocuklar...
Türkiye Türklerindir...
#pazar #adalet
Eğer 2010 yılı olsaydı "Bağıra bağıra Mustafa Kemal'in askerleriyiz diyenler faşittir, militandır, diktatörlük meraklısıdır, köhnemiş zihniyettir, cunta heveslisidir" derdi. Ama 2026'da diyemiyor. Ancak kem küm yapıyor.
Çünkü siz 2010'da yoktunuz. Bugün varsınız.
Muratcan için sadece adalet istiyoruz.
Sustukça büyüyen adaletsizlik, bir gün senin de kapını çalabilir insanoğlu.
Susma! #AdaletTaksirleOlmaz yarın adliyeye gidebilecek herkesi destek olmaya çağırıyorum ‼️
Nagehan Alçı: "Bağıra bağıra 'Mustafa Kemal'in askerleriyiz' demek de açıkçası biraz…
Yani Türkiye zaten çok kutuplaştı. Bu, kutuplaşmaya bir çakmak çakmak gibi bir şey geliyor bana."
Azerbaycanlı gazeteci Aziz Alibeyli:
"Azerbaycan'daki kuralları Bakü belirler. Trabzon Of'daki bir danışman değil. Herkes haddini bilecek. Kardeşlik, bir başkasının iç işlerine burnunu sokmak değildir. Din siyasetiyle oy toplayanlar Azerbaycan'ı daha tanımamış olanlardır. Arap-Fars din oyunlarının, Azerbaycan insanında karşılığı yoktur!"
İşgal yıllarında Yunan askerleri, tarlasına gitmek isteyen Türkleri aynen böyle masasına çağırırdı.
Gerisini, o yılları yaşamış M. Niyazi Dinçsoy, "Turgutlu'nun Dramı" adlı kitabında şöyle anlatıyor:
"... Gündüzleri tarlasına gitmek isteyenlere, Yunan makamlarından teskere alma zorunluğu kondu. Bu vesikaların alınması sanıldığı kadar kolay değildi. Çoğu kez baştaki fesler, sarıklar yırtıldı, ayaklar altında çiğnendi. İnsanların yüzlerine tükürülerek hakaret edildi. (...) Ramazanda günlerce salat, ezan, namaz kılma yasaklanmış, namaz kılmak isteyen cemaate ve ezan okuyan müezzinlere alaylı sataşmalar ve hakaretler yapılmıştı. Mezarlıklardaki kabirlerin taşları parçalanmış, mezarlar otlak olarak kullanılmıştır. Silah araması sırasında ve sonrasında korkunç cinayetler işlendi. Erkekler ayaklarından ağaca asıldı. Sakalları, bıyıkları yakıldı ve salıncak sallar gibi sallanarak, başları ve omuzları duvarlara, ağaçlara çarpa çarpa kırıldı. Tırnaklara çıra çakıldı ve uçları ateşlendi. Kadınların ve çocuk yaştaki kızların ve hatta tüysüz erkek çocukların bile ırzına geçildi. Fiili başaramadıkları saldırılarda, saçları kesildi ya da yakıldı. Az da bekaretleri parmak atarak bozuldu. Bunlar öldürülmeden önce yapılan işkencelerdi. Recepağazade Ömer Efendi ayağından tavana asılarak dövüldü. Burnunda saman yakıldı. Hacı Davut'un eşi Saide, kızı Hatice, kebapçı Hasan'ın eşi Fatma Hanımlar da kıyasıya dövüldüler. Turgutlu'nun müftüsü Hasan Basri Efendi, Manisa'da kurulmuş olan 'Cemiyeti İslamiye'nin Turgutlu şubesini örgütlendiği için çok dövüldü. Olayı görenler, onun sade bir din adamı olduğunu söyleyince, 'Biliyoruz, biz de onun için dövüyoruz.' yanıtını aldılar. Bu sözler ve davranışlar, istilacıların Müslümanlara karşı ne derece nefret duyduklarını gösterir. Urganlı'dan Mehmet Ağa'nın yeğeni Şakir, köyün eski muhtarı Rum Leonit'in kişisel hıncı ve kışkırtmasıyla, camide namaz kılarken tutuklandı, karakola götürüldü, dövüldü ve sonra kurşunlandı. (...)"
Bunları bilip de bu ülkede "Keşke Yunan gelseydi, dinimizi yaşardık" diyeni bırak Türk olarak görmeyi, insan olarak mümkün mü?
Bugün Türk çocuğu, dedelerine bunları yapanların memleketlerinde pizza dağıtmak için hayal kuruyor...
Ertürk Özel
Keşke Yunan kazansaydı diyenlerin yavruları. Bunlar geçtiğimiz aylarda keşke Ermeniler kazansaydı da dediler.
İstiklal harbinde de İngiliz kazansın diye çalışmışlardı. Yavruları da aynı yolda.
Türk’ün yurduna,Türk’ün her hakkına eşit sahip olmuşTürk’ün lütfettiği yer,yurt ve aştan faydanlanmış sadece iyilik görmüş bu hainlerin Türk’e olan kin ve düşmanlığına bakın
Tüm hainlerin hazmedemediği kaçarak sığındıkları yurdun adı Türk yurdu olması
Hainlere bu vatan dar olsun
Bu ülkenin insanına 'sen devşirmesin, Moğolsun, Yunansın' diye kafatasçılık yapıp nefret kusuyorlar; bu ülkenin varoluşuna saldırıyorlar. İş Fransa'ya gelince herkes Fransız oluyor; sanki herkes saf Frank, Almanya'da herkes saf Cermen. Dünyanın en ağır kafatasçısı sizsiniz
Ziya Gökalp'e dair iki mühim husus...
Ziya Gökalp onurlu ve gururlu bir şahsiyetti. 1923 yılının Şubat ayında, Kara Kemal tarafından İstanbul'da tüm eski İttihatçıların davetli olduğu mühim bir toplantı düzenlendi. Bu toplantının görünürdeki amacı Gazi'ye yardımcı olmak, perde arkasındaki nedeni ise Gazi'ye karşı politik bir güç merkezini örtülü şekilde kurmaktı. Her İttihatçı gibi Ziya Gökalp de bu toplantıya davet edildi. Fakat o hiç gitmedi. Bu tavır bir yandan Gazi'ye bağlılığın bir yandan mazideki tatsız hatıraları harlamaya karşı çıkışın yani onurun göstergesiydi. Gökalp'in aziz ismi, 1926 yılındaki suikast yargılamalarında ortaya saçılan kara hatıralar arasında nur gibi parlamış, öldükten sonra da aziz ismini hayırla yad ettirmiştir.
Ziya Gökalp onurlu olduğu kadar gururluydu da. Hastalığının amansızlığına ve maddi durumunun fenalığına rağmen kimseden yardım dilenmemişti. Hazindir ki Gazi'nin bu rahatsızlığı öğrenmesi, sağlığının bir daha düzelme imkanının kalmadığı vakte, 21 Ekim'e denk geldi. Gazi onu Avrupa'da tedavi ettirmek için bizzat kefil olsa da Gökalp kısa süre sonra, 25 Ekim'de vefat etti. Gazi'den gelen mektup ona okunurken şöyle söylemişti:
'Teşekkürlerimi yazınız. Ölürken beni hatırladığı için minnettarım. Çocuklarıma babalık vazifemi yapamadım. Onları milletime ve kurtarıcımıza bırakıyorum.
Nur içinde yatsın...
14 yaşında kızı öldürülen babaya destek vermeyenler..
14 yaşındaki suça s*çılmış Hırt için düzinelerce avukat gönderiyordu..
Çok şükür, Hırtlarını da alıp Baro'dan def oldular....