Her KHK’lı FETÖ mensubu değildir.
FETÖ ile mücadele elbette kararlılıkla sürmelidir; buna kimsenin itirazı yoktur. Ancak asıl mesele, bu mücadele yürütülürken suçlu ile suçsuzun birbirinden doğru şekilde ayrılıp ayrılmadığıdır.
Bugün birçok insan, hakkında hiçbir somut delil bulunmamasına rağmen yalnızca “Garson” isimli; doğruluğu tartışmalı, soyut, subjektif ve hayatın olağan akışına aykırı kodlamalar gerekçe gösterilerek ihraç edildi. Üstelik bu kişiler arasında haklarında takipsizlik kararı bulunanlar da vardır.
Daha da vahimi, ilk derece mahkemelerinde haklı bulunup görevine dönen bazı insanlar, aynı dosya üzerinden Danıştay kararıyla ikinci kez ihraç edilmiştir. Bu durum hukuk güvenliği ve adalet duygusu açısından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Ortada çok ciddi çelişkiler bulunmaktadır. Öyle dosyalar vardır ki; etkin pişmanlıktan yararlanmış, örgüte dair ikrarlarda bulunmuş ve hakkında birden fazla somut iddia bulunan bazı kişilerin kodlamaları “alan dışı” yani “örgüt mensubu değil” şeklinde görünmektedir. Buna karşılık hakkında hiçbir somut kriter bulunmayan insanlar farklı kodlamalarla KHK listelerine eklenmiş ve ihraç edilmiştir. Bu tablo bile tek başına söz konusu kodlama verilerinin ne kadar problemli olduğunu göstermektedir.
Üstelik bugün aynı ya da daha ağır olduğu belirtilen verilerle ilgili dosyalar, İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu tarafından kapatılmakta ve insanlar görevlerine devam etmektedir. Yani aynı veri, aynı kodlama…
Şimdi burada çok temel bir soru ortaya çıkmaktadır:
Eğer beni yalnızca soyut bir garson kodlaması nedeniyle “irtibatlı” ya da “iltisaklı” kabul ediyorsanız; aynı kodlamaya hatta kodlama karşılığında daha ağır olduğu söylenen verilere sahip olup, güncel Yüksek Disiplin Kurulu kararlarıyla dosyaları kapatılan ve bugün hâlâ görevine devam eden meslektaşlarım ne sayılmaktadır?
Bir tarafta aynı gerekçelerle görevine devam eden memurlar, diğer tarafta yalnızca KHK listesine dahil edildiği için mesleğinden ihraç edilen insanlar bulunmaktadır. İnsanların itiraz ettiği nokta tam olarak bu eşitsizlik ve çelişkidir.
Masumiyet kişiye ya da zamana göre değişmez.
Aynı veri bir kişi açısından “göreve devam” sonucu doğururken, başka bir kişi açısından ihraç gerekçesi haline geliyorsa burada ciddi bir hukuk ve eşitlik sorunu var demektir. Çünkü hukuk devletinde aynı durumdaki insanlar arasında böylesine keskin farklılıklar oluşmamalıdır.
Ne yazık ki KHK sürecinde suçlu ile suçsuz aynı torbaya konulmuş, herkes tek bir kalıp üzerinden değerlendirilmiştir. Oysa adalet; genelleme yapmak değil, her dosyayı kendi somut delilleriyle değerlendirebilmektir.
Kimse birkaç kişinin söylemleri üzerinden tüm KHK’lıları aynı kefeye koymamalıdır. Allah tüm terör örgütlerinin de, FETÖ’nün de belasını versin. Ancak FETÖ ile hiçbir bağı olmayan insanların; tartışmalı, soyut ve çelişkili kodlamalar nedeniyle hayatlarının kararması da ne vicdana ne hukuk devletine sığmaktadır.
Çünkü gerçek adalet, suçlu ile suçsuzu ayırabildiği zaman adalet olur.
Ali Babacan: “Biz KHK Eylem Planını açıkladığımızda siyasi partiler ‘KHK’ demeye cesaret edemiyordu.
Biz, ‘Burada büyük bir mağduriyet var, hukuk devletine bu yakışmaz’ dedik.
O dönemde bazı siyasi parti genel başkanları bana ‘Allah razı olsun siz yaptınız, biz yapamayız. Çünkü korkarız’ dediler.”
Sokaktan gelen sesler arasında Kanun Hükmünde Kararname mağdurları var…
KHK’larla işten atılmış, yargılanmış ama sonunda beraat ya da takipsizlik kararı almış insanların kamusal hakları iade edilmelidir.
Kanunsuz suç ve ceza olmaz. Delillendirip mahkum edememişsin, takipsizlik vermişsin, o halde haklarını da iade etmelisin.
Devlet olmanın gereği, adaletle hükmetmektir.
Takipsizlik ve beraat aldığı ve de yerel mahkemece görevine iade edildiği halde bilahare Danıştay'ın verdiği bozma gerekçeleri asla hukuki değil. Hele ki bazı kararlar üçte iki çoğunlukla çıkıyor. Kararlar asla adil değil. Danıştay bu haksızlığı durdurmalı.
Bu ülkede binlerce insan adalet bekliyor!
♦️ TCK 158 mağdurları
♦️ KHK’lılar
♦️ Beraat ettiği hâlde göreve iade edilmeyenler
♦️ Öğrenci affı bekleyen gençler
♦️ Emir-komuta zinciri mağduru suçsuz erler, askeri öğrenciler ve stajyer teğmenler
TBMM artık görevini yapmalıdır.
-Adil bir infaz düzenlemesi,
-#KHK meselesinin çözümü,
-Demokratikleşme sürecini başlatacak uyum yasalarının çıkartılması…
Ülkemiz artık eşitler ülkesi olarak anılmalıdır.
İnançlar, öğretiler özgür olmalıdır.Laik demokratik bir cumhuriyetin yeniden inşa edilmesinin yolu açılmalıdır…
Anayasa Mahkemesi’nin Kamu Görevinden Çıkarma Kararları Ne Söylüyor?
Anayasa Mahkemesi, 13 Mart’ta FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibat gerekçesiyle kamu görevinden veya meslekten çıkarılan kişilerin bireysel başvurularına ilişkin üç önemli karar açıkladı. Mahkeme, Sinan Ulu ve Sümeyra Bakla başvurularında ihlal olmadığına karar verirken, B.K. başvurusunda özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine hükmetti. Her üç başvuruda da masumiyet karinesine ilişkin iddialar ise açıkça dayanaktan yoksun bulunarak kabul edilemez sayıldı.
Üç karar birlikte değerlendirildiğinde, Anayasa Mahkemesi’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına bazı yönlerden yaklaştığı, ancak temel bazı noktalarda bu standartların gerisinde kaldığı görülüyor.
Her şeyden önce, kararların ortak zemininde yapısal bir sorun var. Kamu görevinden çıkarma işlemlerinin hukuki dayanağını oluşturan “irtibat” ve “iltisak” kavramları, mevzuatta açık ve öngörülebilir biçimde tanımlanmış değil. Bu durum, kanunilik ve öngörülebilirlik ilkeleri bakımından ciddi sorunlar doğuruyor. AİHM de bu kavramların muğlaklığına dikkat çekerek, içeriğinin yargı mercileri tarafından geniş ve zaman zaman keyfî biçimde doldurulabildiğini vurguladı. Böyle bir belirsizlik, somut olaylar arasındaki farklılıkların göz ardı edilmesine ve birbirinden çok farklı durumdaki kişilerin aynı yaptırıma tabi tutulmasına yol açabiliyor.
Kararların içeriği bakımından özellikle B.K. kararı içtihat açısından dikkat çekici. Anayasa Mahkemesi bu kararda, FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibat değerlendirmesinin soyut kanaatlere ya da duyuma dayalı tanık ifadelerine dayandırılamayacağını; bu tür iddiaların “ciddi, önemli ve somut nitelikte objektif olay ve vakıalarla” desteklenmesi gerektiğini açıkça ortaya koydu. Belirli kişilerle samimi ilişki içinde olunduğuna dair, fakat bu ilişkinin örgütsel bir bağdan kaynaklanıp kaynaklanmadığı dahi ortaya konulmayan bir tanık beyanının, kamu görevinden çıkarma gibi ağır bir tedbire dayanak oluşturamayacağını vurguladı. Bu yönüyle karar, bireyselleştirilmiş değerlendirme ve somut olgu zorunluluğu bakımından AİHM standartlarıyla önemli ölçüde örtüşüyor.
Bununla birlikte, bu yaklaşımın idari yargı mercileri tarafından ne ölçüde benimseneceği henüz belirsiz. Uygulamada bazı idare mahkemelerinin, kamu görevinden çıkarma kararının üzerinden yıllar geçmesine rağmen iltisak veya irtibatı ortaya koyacak delil arayışını sürdürdüğü görülüyor. Bu da idarelerce yaptırımın dayanağının baştan yeterince somutlaştırılamadığını; mahkemeler tarafından tedbirin uygulanmasından sonra geriye dönük bir meşrulaştırma çabasına girildiğini ortaya koyuyor.
Sümeyra Bakla ve Sinan Ulu kararlarında ise Anayasa Mahkemesi, sohbet toplantılarına katılım, bu toplantıların organize edilmesi ve örgüt adına finansal destek sağlanması gibi faaliyetlere ilişkin tanık beyanlarını yeterli bularak, kamu görevinden çıkarma tedbirinin OHAL koşullarında ölçülü olduğu sonucuna ulaştı.
Ancak bu değerlendirmelerin, AİHM’in aradığı ölçülülük incelemesini tam olarak karşıladığını söylemek zor. AİHM’e göre böyle ağır tedbirlerin orantılı sayılabilmesi için en az üç unsurun birlikte değerlendirilmesi gerekiyor: kişiye atfedilen eylemler ile uygulanan yaptırım arasında güçlü ve somut bir bağ kurulması, değerlendirmenin bireyselleştirilmiş somut olgulara dayanması ve yargısal denetimin gerçek anlamda derinlikli bir inceleme içermesi.
Ne var ki mevcut uygulamada, böyle bir derinlikli yargısal denetimin yapıldığını söylemek güç. Ayrıca Anayasa Mahkemesi kararlarında, AİHM’in önem verdiği bazı temel soruların yeterince tartışılmadığı görülüyor. Örneğin başvurucuların anayasal düzene gerçekten tehdit oluşturabilecek kurum ve pozisyonlarda görev yapıp yapmadığı ele alınmıyor. Kamu görevinden süresiz çıkarma yerine daha hafif tedbirlerin yeterli olup olmayacağı değerlendirilmiyor. Tedbirin kişinin mesleki itibarı, ekonomik durumu ve sosyal hayatı üzerindeki uzun vadeli etkileri de AİHM içtihadında görülen kapsamda incelenmiyor.
Mahkeme, başvurucuların özel sektörde çalışmaya devam edebildiğini belirtmekle yetiniyor; ancak kamu görevinden çıkarılmanın fiilen doğurduğu mesleki, ekonomik ve sosyal sonuçları somut biçimde tartışmıyor. Oysa AİHM, orantılılık değerlendirmesinde kişinin kamuya ifşa edilip edilmediğine, özel sektörde iş bulma imkânının fiilen ortadan kalkıp kalkmadığına ve tedbirin hangi görev ve kademedeki kişiler hakkında uygulandığına özellikle bakıyor. İlçe tarım müdürlüğünde ya da vergi dairesinde alt kademede çalışan bir memur ile üst düzey kamu görevlisinin aynı çerçevede değerlendirilmesi, AİHM tarafından orantısız bulunuyor. Anayasa Mahkemesi kararlarında bu tür görev, kademe ve konum farklılaştırmasının yeterince yapılmaması, ölçülülük incelemesini zayıflatan önemli bir eksiklik.
Kararlarda masumiyet karinesi bakımından da benzer bir sorun var. Mahkeme, üç başvuruda da bu iddiayı açıkça dayanaktan yoksun bularak kabul edilemez saydı. Ancak uygulamada bazı idari yargı kararlarında beraat, takipsizlik veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarının, fiilen kesinleşmiş bir mahkûmiyet gibi değerlendirildiği örneklerle karşılaşılıyor. Ceza yargılaması mahkûmiyetle sonuçlanmamışsa, idare mahkemelerinin başvurucuyu fiilen suçlu kabul eden bir dil ve gerekçelendirmeden kaçınması gerekir. Aksi yaklaşım, masumiyet karinesini dolaylı biçimde zedeleyebilir. Anayasa Mahkemesi’nin bu meseleyi daha ayrıntılı ele almadan kabul edilemezlik kararı vermesi, önemli bir boşluk bırakıyor.
Sonuç olarak bu üç karar, OHAL döneminde uygulanan kamu görevinden çıkarma tedbirlerinin hem usul hem de maddi hukuk bakımından hâlâ tam anlamıyla açıklığa kavuşmadığını gösteriyor. B.K. kararındaki somut delil vurgusu, AİHM standartlarıyla uyumlu önemli bir adım niteliğinde. Buna karşılık masumiyet karinesinin kapsamlı biçimde ele alınmaması, daha hafif tedbirlerin değerlendirilmemesi, başvurucuların görev ve konumlarının ölçülülük incelemesine yeterince yansıtılmaması ve ceza yargılamasının sonucunun bu denetimle ilişkilendirilmemesi, Anayasa Mahkemesi’nin bu alanda bütünlüklü ve yerleşik bir standart ortaya koyabildiğini söylemeyi güçleştiriyor.
Bütün bu tablo, KHK meselesinde yargısal denetimin tek başına yeterli bir çözüm üretmekte zorlandığını gösteriyor. Aradan geçen yaklaşık on yıla rağmen hâlâ öngörülebilir, tutarlı ve bütünlüklü bir çerçeve kurulabilmiş değil. Sorunun niteliği, kapsamı ve yargı mercileri önünde biriken başvurular dikkate alındığında, meselenin yalnızca bireysel davalar yoluyla çözülmesini beklemek gerçekçi görünmüyor. Bu nedenle, TBMM’nin yıllardır biriken mağduriyetleri gidermeye yönelik kapsayıcı ve adil bir düzenlemeyi gündemine alması artık ertelenmemesi gereken bir ihtiyaç olarak ortada durmaktadır.