Müzik, resim ve edebiyata dair yetenek çok başka ve muazzam bir şeydir. Çocukken ya da gençken, belki daha sonra bile, insanların yetenekleri “keşfedilir”. Ben epey zaman önce her iki alanda da “yetenekli olmadığımı” keşfettim. “Yeteneksiz” ile “yetenekli olmama” arasındaki mesafe sadece nezaketen varmış gibi davranıyoruz. Oysa ki yetenekli olmak bunların yanında fezaya yakın.
O nedenle zihnimde beliren bir görseli çizerken aslında hiç benzemediğini söylemekten çekinmem. Duygularımı bir müzik eseri haline getirmeye çalışsam müzisyenlere çok büyük ayıp etmişim olurum. Şiir de yazabildiğimi sanmıyorum; tüm solcuların, sağcıların, muhafazakârların ve dahi ülkücülerin aksine.
Düz yazabiliyorum. Dümdüz. Bir yetenek olarak değil de, bir mecburiyet olarak, bazen mesuliyet olarak ama asla bir meziyet olarak değil. Kızgınlığımı ifade ederken, mutluluğumu, umudumu ya da umutsuzluğumu konuşmak yerine yazmayı tercih ediyorum — keza ağızdan çıkanı kulağım duyana kadar geçen sürede geri alınması mümkün olmayan bir eylemden kendimi muhafaza etmiş oluyorum.
Yayınlanmış tek öyküm, 2020 yılında “TARTI” dergisinde yer almıştı. Bugün ofiste eski dergilerin olduğu dolabı karıştırırken gördüm ve sonuçta yayınlanmış 1 (bir) öyküsü olan bir “yazar” olarak neden yazmayı bıraktım dedim.
Ve neden PATSO’yu anlatmıyorum dedim.
Malumunuz olduğu üzere PATSO patates kızartmasının ekmekle muhteşem uyumunun adıdır. Bilen bilir patates kızartması, aslında patatesin tüm formları, Allah’ın insanlığa bir lütfu, şükür sebebi ve hiç şüphesiz ki mutluluk kaynağıdır. Sınıfsal bir tavrı da yoktur. Fakiri, işçiyi, sömürüleni mutlu ettiği kadar diğer tüm dünya nimetleri ile nimetlenmiş küçük burjuvayı, burjuvayı ya da kralları da mutlu etmeyi bilir. Hatta öyledir ki İrlandalı ile Osmanlıyı da gönülden gönüle bir köprü ile bağlayabilir. Nişastası ağızda parçalanır, kana karışır, her hücreye yayılır.
Sadece herkesi değil, her hücreyi mutlu etmeye gücü yeter. Biraz sarımsaklı yoğurt, biraz domates sosu ile mutluluğu bambaşka bir yere taşır.
Ama ben mütevazi bir seçeneği, PATSO’yu anlatmak istiyorum.
Çünkü o günün sabahında, o ana kadar hiç bu kadar mutlu olmadığımı fark ettim. Ve o günden sonra bir daha o kadar mutlu olabileceğime hiç inanmadım.
Aklınıza gelmez biliyorum, gidip de bir PATSO yesem diye bir derde düşmezsiniz. Ama birinin aklına gelir, yüksek sesle dile getirir ve artık bu fikrin esirisinizdir. Patatesin nişastasının yanı sıra ekmeğin — ama ekmek taze olacak — karbonhidratı, ketçapın şekeri derken tüm benliğinizi kuşatan bir coşku başlar. Su bardağında tek şekerli bir çayın eşliğinde hayat size vazgeçemeyeceğiniz bir mutluluk sunar.
Aklınızda tüm bunlar dönerken, “nerden bulurum?” diye düşünmeye başlamışsınızdır bile. Sokaklar, tabelalar, o güne dek yürüdüğünüz yollar, oturduğunuz lüks sofralar, restoranlar tek tek gözünüzün önüne gelir. Hiçbirinde PATSO yoktur.
Birden içinizde beliren bu özlemi nasıl dindireceğinizi bilemezsiniz. Ta ki o köşeyi dönene kadar. Sanki daha önce biliyormuşsunuz gibi, elinizle koymuşsunuz gibi, zaten hep oradaymış da şimdi bulmuşsunuz gibi o tabelayı görürsünüz.
Sakince kasaya gider, kasiyeri şaşırtacak kadar büyük bir mutluluk ve huzurla siparişinizi verirsiniz. “Hazır olunca masanıza getireceğim” dediği anda geri sayım başlar. Masanıza oturur, heyecanınızı yenmeye çalışırsınız.
Sonra o an gelir. Bir elinizde peçete, ağzınıza yüzünüze bulaşan ketçap ve mayonezi silmeye çalışırken; öbür elinizle tuz atarsınız. Burnunuzdan giren o kızarmış patates kokusu, sıcak ekmeğin yumuşaklığı, ağzınızda birbirine karışır. İlk ısırıkta susarsınız.
Damarlarınızda kanın farklı aktığını hissedersiniz. Bu geçici mutluluk sizi daha önce böyle bir şeyi hiç yaşamadığınıza inandırır.
Ve biter. PATSO bitmiş, çay soğumuş ve son yudumda yalnızca sıcak bir şeyle ağzımın tadı değişsin noktasına gelmişsinizdir.
Önce unutursunuz, sonra umursamazsınız. Ama bir vesile hatırlayınca o anın hatırası gözünüzde yeniden canlanır.
PATSO böyledir.
"Bu yıl Ekim ayında Türkiye bir anayasa değişikliği tartışacak. Bunu kehanet olarak söylemiyorum. Sanki basit bir kanun değişikliği yapılacakmış gibi umursamaz refleksler göstermek önünüze getirilecek anayasa değişikliğine yalnızca itiraz edeceğiniz anlamına gelir."
"Bu anayasa 1982 anayasası 1980 askeri cuntasının Kendisine üflediği ruhu hala taşıyor. Bu ne demek? Herkes bu anayasadan aldığı yetkiyle bir Kenan Evren olabilir. Bir Kenan Evren'den daha fazlası olabilir."
"Siz 175. maddedeki anayasa değişikliğinin halk oyuna hangi şartlarda, hangi biçimde sunulacağına dair bir itirazınız yoksa buna rağmen anayasa değişikliğini önünüze getirme ihtimali olanlara karşı diyorsanız ki "siz uyanıklık yapıyorsunuz",
O zaman bir tutarsızlık var."
"Sen onu ne kadar tanıyorsun?" demişti biri. Cenazesine gitmeliydik ona göre, en azından taziye dilemeliydik...
Ne demiş Nef'î:
"Ne ilmi var ne irfânı ne fıkhı bildiği vardır / Bu asrın nâib-i bî-çâresi bir câhil-i mutlak"
Türkiye'de yoksulluk hep anlatılagelir. Orhan Kemal'in, Fakir Baykurt'un, Yaşar Kemal'in kitaplarında, Ahmet Arif'in Hasan Hüseyin Korkmazgil'in şiirlerinde yoksulluğu sadece anlatılan değil bizzat yaşanılan bir hal olarak görürüz.
Ancak yoksulluk bugün bile sadece "alt sınıfın", "işçi sınıfının" ya da "köylünün" bir derdi, "gurur ve romantizm" dolu bir mecburiyeti olarak kutsanır, konumlanır ve yoksulluğa karşı "sabır" telkin edilir.
Siyaset, elindeki sihirli değnekle, yoksullara dokunacak, onlar da "yoksulluktan" kurtarılacaktır. Refah yoksullar için-bugün değilse bir gün- kavuşulacak bir ümit olarak gelecek ufkundan bize bakmaktadır. O yüzden siyasetin buhar makinalarına tüm emeğimizi yakıt olarak sunmak zorundayızdır.
Ben biraz daha bu pratiğin dışına çıkıp "alışılagelen" yoksulluğu değil, varlığını kabullenemediğimiz kentli, eğitimli ve ücretli "homo sapiens" in yoksulluğunu anlatacağım. Buna "inkar edilmiş yoksulluk" diyorum. Siz isterseniz "İvan İlyiç Yoksulluğu" da diyebilirsiniz- keza burjuva hayatının kendisi de bir inkar biçimidir.
Kentlisinizdir. Ankara'nın merkez ilçelerinden birinde, ya da İstanbul'un, kiralık bir evde yaşıyorsunuzdur. Eğer aile evinden kurtulabilmişseniz, 1+0, 1+1 ya da semtine göre 2+1. Tercihen asansörsüz binaların en üst katları ile merkeze yaklaştıkça kodlara inen batı-kuzey cephe, yan binanın otoparkına ya da aydınlatmaya bakan oda kokusuyla bastırılmış nem kokulu evinizde filtre kahve makinanız ile mutlusunuzdur.
Mutlaka dijital yayın platformlarına üyeliğiniz ve/veya kaçak erişiminiz vardır. Laptopunuz ve ses bombanız ile haftaiçi akşamları işten yorgun argın geldiğiniz evinizde üç harfli marketlerden alınmış paketli ürünlerinizi yerken ya da kokusuz küllüğünüzün üstünde yanan kaçak sigaranız ile saatlerce dizi izleyip dertlerinizi unutmaya çalışıyorsunuzdur. Bir vakitler özenip aldığınız elektronik sigaranın içini kendiniz yurtdışına çıkamadığınız için getiremediğiniz için paranız oldukça Suriye, Irak, Ermenistan gibi üçüncü dünya ülkelerinden kaçak bulabildikçe, eğer paranız kalırsa, alıyorsunuzdur.
Her şey yolunda gider ve 90. Güne gelmeden kredi kartı borcunuzun asgarisini ödeyebilirseniz ve hala bloke konmadıysa haftasonu sizinle aynı durumda olan ve asla birbirinize gerçekleri itiraf edemediğiniz arkadaşlarınızla 1 (bir) etkinlik yapabilirsiniz.
Arkadaşlarınızla diyorum çünkü sevgiliniz olması için yeteri kadar paranız yok. Bir yemeğe çıkarmak için, küçük de olsa bir hediye almak için, kısa bir tatile gitmek için kredi dahi çekemezsiniz çünkü kmh faizini hep geciktiriyorsunuz.
Maaşınız asgari ücretten fazla ancak bankaya yatan kısmı asgari ücret, sigorta da ordan yatıyor. Şimdilik ne önemi var diyorsunuz muhtemelen emekliliğinize 32 yıl var.
Sosyal medya hesaplarında bedenini sergileyip zengin olanlar ile sanal kumar oynayarak para kazandıklarını anlatanların hikayeleri arasından sıyrılıp uyuşturucu uyarıcı madde bataklığına saplanmadan çalışarak bir gelecek hayali kurmaya çalışıyorsunuz.
Siz aslında başına gelenin farkında olmayan/ içsel olarak yaşadığınız olguyu inkar eden ve sistem/devlet tarafından da bilinçli şekilde "varlığı inkar edilen" milyonlarsınız.
"Bir gün" zengin olacaksınız. "Bir gün" rahat yaşayacaksınız. Tüketmeye devam edebilmeyi, hayallerinize kavuşana kadar geçecek sürede sabredebilmeyi başarırsanız-ki bu bir şekilde sizin için temin edilecektir- sistem sizin varlığınızı güzellemeye devam edecektir.
Durmak, düşünmek ve itiraz etmek zorundayız. "İnkar edilmiş" yoksulluktan "itiraz edilen" yoksulluğa geçmek ve mücadele etmek, değiştirmek zorundayız.
Yeni Anayasanın 19. Bölümünde Anayasanın 175. maddesi bağlamında anayasa değişikliğinin usulünü, anayasa değişikliği ile kanun değişikliği arasındaki yöntem farklılıkları ve önümüzdeki süreçte yeni anayasa çalışmalarının muhtemel yol haritasını konuştuk.
https://t.co/DUZuFRswO0
Siyasetin bugün konuşması gereken 3 ana başlık var: Hukuk, Ekonomi ve Eğitim.
Hükümet bu alanlara yönelik eleştirileri duymazlıkta gelmek isteyebilir. Normaldir.
Muhalefetin ise hem mesuliyeti hem mecburiyeti bu başlıkları konuşmak, eksiklikleri göstermek ve milleti kendilerinin mevcut hükümetten daha iyi yönetebileceklerine inandırmaktır.
Haliyle taraf olmak zorundadır. Plan ortaya koymak zorundadır. Program açıklamak zorundadır. Kadro sunmak zorundadır.
Anayasa gündemi yaklaşıyor, tepenin ardında da seçim var...
"Terör yalnızca silahla, bombayla, topla, tüfekle yapılmaz. Terör bir milletin geleceği olan gençlere, ki burada 58. madde çerçevesinde koruma mecburiyetinde olduğumuzu ifade ettiğimiz gençlere artık yönelmiş ve yavaş yavaş bu gençleri bizden, milletten, devletten alıyor."
Askerlerimiz, polislerimiz, devlet memuru evlatlarımız, hasbelkader işe girebilmiş insanlarımız, yuva kurabilmiş insanlarımız, kumar bataklığında her şeylerini kaybediyorlar ve ondan sonra arkalarında ailelerini bırakarak, terk ederek büyük travmalarla hayatlarına son veriyorlar.
"Demokrasilerde ve özgürlük çağında devlet bizim ne düşüneceğimize müdahale edemez. Bizim ne söyleyeceğimize müdahale edemez.
Bizim neyi savunacağımıza, neye karşı duracağımıza müdahale edemez."
"İster sağcı olun, ister solcu olun, ister milliyetçi olun, ister mukaddesatçı olun, ister sosyalist olun, ister komünist olun. Dünya görüşünüz resmi, askeri cuntanın dünya görüşünün karşısında ne olursa olsun artık siz bastırılması ve engellenmesi gereken bir siyasi görüşsünüz."
Bir kısım belde statüsünü yeniden kazanan köylerde ara yerel seçimler yapıldı ve resmi olmayan sonuçlar açıklandı.
Tokat (4 Belde)
Gümüşhane (1 Belde)
Nevşehir (1 Belde) olmak üzere 6 belde de yapılan seçimlerde 4 belde Ak Parti, 1 belde MHP ve 1 belde CHP'yi seçti.
Bu tabloya göre Cumhur İttifakı 5, CHP ise 1 belediye almış oldu.
Seçmen yerel seçimde, eğer olağanüstü şartlar yoksa, hizmeti nerden alabileceğine bakar. Örneğin İBB soruşturması başlamasaydı, İmamoğlu tüm gücüyle beldelere gitseydi ve İBB'nin imkanlarını bu beldelere taşıyabileceği hissini verseydi sonuç böyle olmazdı. Ya da CHP'li diğer Büyükşehir belediyeleri ve belediye başkanları benzer bir "güç aktarımı" yapabilseydi de durum farklı olurdu.
Sonuçlar seçmen davranışının "tüm yaşananlara rağmen" değişmediğini gösteriyor.
AK Parti, ittifak konsolidasyonunun en belirgin kazananı oldu. MHP’nin aday çıkarmadığı beldelerde 2023 genel seçimindeki AK Parti + MHP ortak oyları toplandığında —Bağtaşı’nda %65,1, Yolüstü’nde yaklaşık %65— sonuçların bu toplamı da aştığı görülüyor: Bağtaşı %95,1, Yolüstü %81,4. Fark, muhalefet seçmeninin sandığa gitmemesiyle ya da güçlü yerel mobilizasyonla açıklanabilir. Her iki yorum da AK Parti lehine sonuç doğuruyor.
CHP’nin performansı seçim çevresine göre keskin biçimde ayrışıyor. Çevrecik’te %18,8’den (2023) %52,2’ye çıkarak seçimi kazandı; bu, tek bir seçim döneminde 33,4 puanlık bir artış anlamına geliyor. Mustafapaşa’da ise tablo tam tersi: 2024 yerel seçimindeki %55,3’ten 2026’da %22,3’e geriledi, yani 33 puanlık bir çöküş. İki beldedeki bu simetrik zıtlık, partinin yapısal değil konjonktürel oy tabanına yaslandığını; güçlü yerel aday olmaksızın bu tabanı tutamadığını gösteriyor.
Anahtar Parti, bu seçimin analitik olarak en ilginç aktörü. Yolüstü’nde —sadece iki partinin yarıştığı, CHP ve diğer muhalefet partilerinin aday çıkarmadığı bir beldede— %18,6 elde etti. Mustafapaşa’da ise %7,0’ye ulaştı. Bu iki veri birlikte okunduğunda Anahtar Parti’nin, milliyetçi-merkez seçmen tabanında sistematik biçimde oy topladığı ve “alternatif muhalefet” konumuna yerleştiği söylenebilir.
İYİ Parti, 2023’teki %14,6 ile bu seçimlerde aday çıkardığı Mustafapaşa’da %2,9 aldı. Rakam ilk bakışta düşük görünse de bağlamı önemli: Mustafapaşa’da 12 aday ve 1 bağımsız aday aynı anda yarışıyordu; bu denli kalabalık bir rekabet ortamında oy oranlarının kaçınılmaz biçimde parçalandığı dikkate alındığında İYİ Parti’nin seçmen nezdindeki varlığını sürdürdüğü söylenebilir. Aynı beldede Anahtar Parti ile birlikte değerlendirildiğinde, milliyetçi-merkez çizgideki iki parti toplamda yaklaşık %10 oy topladı; bu oran, iktidar ve ana muhalefet dışında anlamlı bir üçüncü blokun küçük ölçekli seçimlerde dahi varlığını koruduğunu ortaya koyuyor.
BBP, Kuşçu’da 2023’teki %2,8’den %41,1’e ulaştı. Ancak bu tabloyu salt bir başarı olarak okumak yanıltıcı olur: beldede AK Parti, CHP ve MHP aday çıkarmadı; mevcut seçmen kitlesinin önemli bir bölümü de sandığa gitmedi. BBP, rakipsiz kaldığı alanda oy topladı.
Dolayısıyla hala bloklar kırılmış değil. Ümitle gerçek arasındaki bağ hala kopuk. Millet umduğunu/sevdiğini/beğendiğini değil "akut" soruna en hızlı çözümü sunabilecek seçenekte toplanıyor. CHP "iktidar olmadan" yerelin gücünü ele almış olma fırsatını kullanamadı/kullandırılmadı.
Siyaset kritik bir dönemeçte. Alternatif olduğunu "eylemli ve kararlı" bir biçimde "Cumhur ittifakı" seçmenine anlatıp ikna edebilecek olan olursa başarıya ulaşır. Herkes açısından en iyi ikinci seçenek olmak, birinci olamamak demektir. Ne kadar iyi olduğunuzun bir önemi kalmaz.
Yeni Anayasa'nın bu bölümünde Anayasanın "Gençliğin Korunması" başlıklı 58. maddesi üzerinden eğitim, uyuşturucu ve kumar ile diğer kötü alışkanlıklarla mücadele ve genç işsizlik başlıklarını konuştuk.
https://t.co/B1YGRzAldJ
O zaman siyaseti kendisi yapsın. Örneğin Deniz Bey'in, varsa evlatları, her yaptığını tasvip ediyor mu diye hiç sorduk mu? Her söylediği, her yazdığı ya da durduğu tarafın doğruluğunu "çocukları ne düşünüyor?" ölçüsü ile mi değerlendireceğiz?
İstediği olmayınca herkese, her şeye, insanların özel alanlarına, ailelerine, hassasiyetlerine musallat olan zihniyet memleketi bu hale getirdi.
"Ötekinden" hiçbir farkınız yok.
'Kemal Kılıçdaroğlu'nun oğlu yaşanılanları tasvip etmiyor'
Deniz Zeyrek, KOÇ Grubu 100. Yıl töreninde yaşadığı diyaloğu aktardı:
-"Kemal Bey'in oğluyla konuştunuz mu? Keşke konuşsanız bu konularda ne düşünüyor diye. Kemal Bey'in oğlu bu yaşanılanların hiçbirini tasvip etmiyor..."
"Ülkenin yönetimine talip olan siyasi partilerin, Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, maddi yardım alması tabii ki olmaması gereken bir şey.
Tabii ki başkalarının mandasında ve himayesinde siyaset yapanların bu memlekete verebileceği hiçbir şey yok."
Bakan Yardımcıların, özellikle Adalet Bakan Yardımcılarının, Bakanlık sitesinde yer alan özgeçmişlerinde "siyasi partilerde ifa ettikleri görevlerine" yer vermelerinin "etik" olmadığını düşünüyorum.
Aslında tam da bu nedenle, yazmak zorunda hissetmeme neden olan - "tarafsızlık" duygumu ajite eden, müşteşarlık kurumunun yeniden ihdası ve bakan yardımcılığının kaldırılması gerekiyor.
Sayın Kılıçdaroğlu'nun bayramlaşmada yaptığı konuşmanın ardından tüm siyasi partiler ve dahi ülkedeki tüm kurumsal yapılar açısından üzerinde konuşulması gereken iki temel tehdit olduğunu söyleyebiliriz:
1. Yakın dönemde FETÖ olarak somutlaşmış, yabancı istihbarat servislerinin operasyon elemanlarının oluşturduğu içeride örgütlü dış tehdit,
2. Siyasetin finansmanı özelinde görünür hale gelen rüşvet, irtikap, ihaleye fesat karıştırma vb. suç işleme kastıyla eylem ve fikir birliği halinde hareket eden iç tehdit.
Bugün Sayın Kılıçdaroğlu kendi "harekat planı" çerçevesinde karşı karşıya kaldığı tehlikeleri bertaraf edemediği için özür dilemek zorunda kaldı.
Dün Sayın Cumhurbaşkanımız benzer nedenlerle "kandırıldık", "milletimiz affetsin" demişti.
Sayın Bahçeli hem 2011'de hem de sonrasında benzer saldırıları partisi içinde yaşadığını ifade eden açıklamalarda bulundu.
Diğer siyasi partilerde ve kurumsal yapılarda da durum farklı değil. Şüphesiz kimsenin "ölümü gösterip sıtmaya razı olmamızı" istemesine boyun eğecek değiliz, ancak tüm bu beyanların ardında bir ortak nokta var.
Liderlerin tümü başta örgütlü hareket eden grupları yönetebileceklerini, kontrol edebileceklerini düşünerek "içerideki" varlıklarına göz yumarlar. İnsan kaynağı, para ya da "networklerinden" faydalanabileceklerini düşünürler.
Oysa ki ıskaladıkları bir şeyin olduğunu "yapı", "kurumu" ele geçirdiğinde, kritik eşiklerde refleksleri zayıflattığında, başka "ağızla" konuşmaya başladıklarında, çevrelerinin "sarıldığını" anladıklarında fark ederler.
Bazen bir "akademisyen", bazen bir "iş adamı", bazen "yakın arkadaşı" olmaya hevesli bir hanımefendi ya da kapısında duran koruma polisi, yaver ya da özel kalemi olarak göz önünde ama gözden ırak varlığını sürdüren bu "hücreler" doğru zamanı beklerken; artık aksiyon alacak zamanı çoktan geçmiş olursunuz.
"Dinler arası diyalog" ve "Türkçe Olimpiyatları" saçmalıklarıyla iktidarından muhalefetine herkesi hazır ola dikerken söz söyletmediğiniz adamların türevlerinden bahsediyorum.
Muhafazakar partileri kendi kutsallarından uzaktlaştırırken hiç zorlanmadılar. Milliyetçilere ilkelerini çiğnettiler, solun emek ve örgütlü mücadeleyle arasına "lahmacun Kürt yemeğidir, boykot edilsin" zırvalarını soktular.
Şimdi bir kez daha denemekten neden imtina etsinler? Herkes birbirine düşmüşken, birlikte yürümek için yola çıkanlara neden çelme takmaktan çekinsinler?
Retorik hep aynı: itibarsızlaştır, etrafını boşalt, kendinden olanı yerleştir, iftira at, kasedi var de, kullan, fark ederse düşman ol, fark etmezse yönet.
Merkezinde "yabancı istihbarat örgütlerinin" olduğu, içerdeki "piçlerden" güç alan, satılık, kiralık her türlü taşeronun "müteahhitliğe soyunduğu" hiçbir projeye müsaade etmeden yeni yüzyıla Türkiye'yi taşımak zorundayız.
Tüm gelişmelere, gelenlerin tümüne bu perspektiften bakıp, meseleleri de böyle ele almalıyız.
Türkiye'de hiçbir şey bir anda olmaz. 2015 yılında Gaziantep'te yaptığımız saha çalışmasında "annelerin sessiz feryadını" duymuştuk. Kullanım yaşı 12'ye düşmüştü.
Daha sonra defalarca kez "narko-terörü" işaret ettim. Kapalı kapılar ardındaki çığlıklar sokaklara taştı. Şimdi çok daha büyük, toplumsal çatışmaya dönüşecek, kendi kendini finanse eden bir canavar okullarımızda, sokaklarımızda dolaşıyor.
Daha fazla büyümeden başını ezmek zorundayız.
Adana'da emekli polis memuru Faruk Kayhan, kendisinden uyuşturucu parası isteyen oğlu Ahmet Kaan Kayhan ile tartışmaya başladı.
• Ahmet Kaan Kayhan, tartışmanın alevlenmesiyle birlikte babasına bıçakla saldırdı.
• Bunun üzerine baba Faruk Kayhan, tabanca ile oğluna ateş açtı.
• Ahmet Kaan Kayhan, olay yerinde hayatını kaybetti.
• Kendisini ihbar eden baba Faruk Kayhan ise gözaltına alındı.
"Siyasi partiler kendi içinde demokrasiyi işletebiliyorlar mı ki memleket için demokrasiyi işletsinler? Tek adam rejimi diye eleştirdiğiniz şey... Kendi siyasi partilerinizde tek adam olmak için gösterdiğiniz gayreti memleketin demokrasiye kavuşması için gösterebiliyor musunuz?