Araştırmalara göre, iş yerinde en fazla mobbinge uğrayanlar, en çalışkan ve başarılı olanlar, farklı ve azınlık görünenler, yardımsever, etik ve yüksek vicdanlı insanlarmış. Yani yamyam tayfası kıskançlıktan öldüğü için onları yıldırıp bastırmaya çalışıyormuş. Gücünüzü geri alın.
Sorunlu insanlarla muhatap olmamak bir kibir değil, bir öz bakım pratiğidir. Size doğru üslup, saygılı iletişim ve kendinizi güvende hissettiğiniz açık bir etkileşim ortamı sunmayan kimse, sizin varoluşunuza erişememelidir.
YAŞAMIN YAPI TAŞI ENFORMASYONDUR 2/2
Bu tarihsel çizgi bizi önemli bir kavramsal dönüşüme götürmektedir. Uzun süre atomları varlığın en son yapı taşı olarak düşündük. Oysa modern fizik atomun da kendi içinde karmaşık bir enformasyon düzeni taşıdığını göstermektedir. Bir atomu atom yapan yalnızca içerdiği parçacıklar değildir; bu parçacıkların kuantum durumları, etkileşimleri, simetrileri ve onları belirleyen ilişkisel örgütlenmedir. Başka bir ifadeyle atom da enformasyonun belirli bir örgütlenme biçimidir. Böyle bakıldığında enformasyon, atomun alternatifi değil, atomu da mümkün kılan daha temel bir gerçeklik olarak görünmektedir.
Aynı bakış açısı yaşam kavramını da yeniden düşünmemizi gerektirir. Eğer yaşamı yalnızca karbon temelli biyokimyasal süreçlerle tanımlarsak onu Dünya’daki tek bir gerçekleşme biçimine indirgemiş oluruz. Oysa yaşamı, kendi yapısını sürdürebilen, çevresiyle enformasyon alışverişi yapabilen, deneyimlerinden öğrenebilen, kendini yeniden düzenleyebilen ve geleceğini bu enformasyona göre şekillendirebilen sistemlerin ortak özelliği olarak tanımlarsak, canlılık biyolojinin sınırlarını aşan daha genel bir ilkeye dönüşür. Bu durumda biyolojik organizmalar, yaşamın tek örneği değil; enformasyon işleyen sistemlerin bugüne kadar bildiğimiz en gelişmiş örneklerinden biridir.
Bu yaklaşım, biyolojiyi küçültmez; tersine onu evrenin daha geniş işleyişi içine yerleştirir. Hücreler, beyinler, ekosistemler, toplumlar ve belki gelecekte henüz tanımadığımız başka sistemler de aynı temel ilkenin farklı ölçeklerdeki gerçekleşmeleri olarak görülebilir. Ölçek değişir, taşıyıcı değişir, fiziksel yapı değişir; ancak enformasyonun örgütlenmesi ve ilişkisel akışı yaşamın ortak dili olmaya devam eder.
Bu nedenle bugün yeni bir bilimsel eşiğin önünde bulunduğumuzu düşünüyorum. Yüzyıllar boyunca “Her şey atomlardan yapılmıştır.” cümlesi modern bilimin en güçlü açıklamalarından biri oldu. Önümüzdeki dönemin daha kapsayıcı önermesi ise şu olabilir: Her şey enformasyonun farklı örgütlenme biçimleridir. Atom bunun bir görünümüdür; molekül başka bir görünümüdür; hücre, beyin, toplum ve kültür ise daha yüksek ölçeklerde ortaya çıkan yeni enformasyon mimarileridir.
Bu perspektiften bakıldığında “Yaşamın yapı taşı enformasyondur.” cümlesi yalnızca biyolojiye ilişkin yeni bir önerme değildir. Aynı zamanda fiziği, yaşam bilimlerini, nörobilimi ve karmaşıklık bilimini ortak bir kavramsal zeminde buluşturan yeni bir ontolojinin ifadesidir. Bağlantısallık Bilimi’nin temel iddiası da burada şekillenir: Evreni açıklayan şey nesnelerden önce ilişkiler, ilişkilerin taşıdığı enformasyon ve bu enformasyondan doğan örgütlenmelerdir. Yaşam ise bu büyük enformasyon akışının, giderek artan karmaşıklık düzeylerinde kendini yeniden üretebilen en seçkin ifadelerinden biridir.
İnfografik YZ ile yapıldı👇
YAŞAMIN YAPI TAŞI ENFORMASYONDUR 1/2
Bilim tarihi, yalnızca yeni keşiflerin değil, düşünme biçimlerinin değişiminin de tarihidir. İnsanlık yüzyıllar boyunca evreni anlamaya çalışırken temel soruyu hep aynı biçimde sordu: “Her şey neden yapılmıştır?” Antikçağ filozofları suyu, havayı ya da ateşi önerdi. Modern bilim atomu keşfetti. Daha sonra atomun proton, nötron ve elektrondan oluştuğunu öğrendi; onların da kuarklar ve kuantum alanlarıyla açıklanabileceğini gördü. Her yeni keşif bizi daha küçük yapı taşlarına götürdü. Fakat aynı süreç, beklenmedik başka bir gerçeği de görünür kıldı: Varlığı açıklayan şey yalnızca parçaların kendisi değil, parçalar arasındaki ilişkiler ve bu ilişkilerin taşıdığı enformasyondur.
Bu düşünceye insan zihni bir anda ulaşmadı. Yaklaşık son bir yüzyılda fizik, biyoloji, matematik, nörobilim ve karmaşıklık bilimi birbirinden bağımsız gibi görünen yollar izledi; ancak sonunda aynı kavşakta buluşmaya başladı. Bugün geriye dönüp baktığımızda, bu disiplinlerin ortak yönünün maddeyi değil, giderek daha fazla enformasyonu merkeze yerleştirdiğini görüyoruz.
Bu yolculuğun önemli dönüm noktalarından biri, Erwin Schrödinger’in 1944 yılında yayımladığı What Is Life? adlı eseridir. Schrödinger, kalıtımın sıradan bir kimyasal yapı ile açıklanamayacağını öne sürerken yaşamın sürekliliğini sağlayan şeyin belirli bir düzeni koruyan bir yapı olduğunu sezmiştir. DNA henüz keşfedilmemiştir; ancak yaşamın özünü anlamak için yalnızca maddeye bakmanın yeterli olmayacağı fikri bilim dünyasına ilk kez güçlü biçimde girmiştir.
Birkaç yıl sonra Claude Shannon, enformasyonun matematiğini kurar. Shannon’ın amacı canlılığı açıklamak değildir; ancak enformasyonun ölçülebilir, aktarılabilir ve işlenebilir bir fiziksel nicelik olduğunu göstermesi, sonraki bütün yaşam bilimlerinin kavramsal altyapısını oluşturur. Bilgi artık yalnızca zihinsel bir kavram değil, doğanın temel özelliklerinden biri olarak düşünülmeye başlanır.
Norbert Wiener’in geliştirdiği sibernetik ise canlıları enerji tüketen makineler olarak değil, sürekli enformasyon alışverişi yapan geri besleme sistemleri olarak tanımlar. Wiener’in “Enformasyon ne maddedir ne de enerjidir.” sözü, bilimin yön değiştirmekte olduğunun en açık işaretlerinden biridir. Canlılık artık yalnızca kimyasal tepkimelerle değil, enformasyon akışlarıyla da açıklanmaktadır.
Gregory Bateson bu dönüşümü daha da derinleştirir. Ona göre yaşamın özü nesnelerde değil, nesneler arasındaki örüntülerdedir. Enformasyonu “bir fark yaratan fark” olarak tanımlarken, doğada anlamın ve düzenin ilişkilerden doğduğunu gösterir. Böylece bilim, parçaları incelemekten çok bağlantıları anlamaya yönelir.
Humberto Maturana ve Francisco Varela’nın otopoez kuramı canlılığı moleküllerin toplamı olarak değil, kendi organizasyonunu sürekli yeniden üreten ilişkisel bir ağ olarak açıklar. Önemli olan sistemi oluşturan maddeler değildir; o maddeler arasında süreklilik kazanan enformasyonel örgütlenmedir.
John Archibald Wheeler’ın “It from Bit” önermesi bu düşünceyi biyolojinin ötesine taşır. Wheeler’a göre fiziksel gerçekliğin kendisi bile en temel düzeyde enformasyonla ilişkilidir. Ardından Stuart Kauffman, Terrence Deacon, Sara Walker, Michael Levin ve birçok çağdaş araştırmacı yaşamı, bilgi işleyen, bilgi depolayan, bilgi üreten ve bilgiye göre davranışını değiştiren dinamik sistemler olarak ele almaya başlar.
#Penceremdenİstanbul
DEMOKRASİ, KALABALIKLARIN BİLGELİĞİ VE YAŞAMIN AĞI
Bağlantısallık Bilimi ve Yaşamdaşlık Perspektifinden Bir Değerlendirme
Demokrasiyi genellikle siyaset biliminin konusu olarak düşünürüz. Oysa demokrasi, daha derinden bakıldığında, yaşamın bilgi üretme biçimlerinden biridir. Çünkü demokrasi yalnızca insanların oy vermesi değildir; farklı deneyimlerin, farklı bakış açılarının ve farklı bilgi kaynaklarının bir araya gelerek ortak bir karar oluşturma çabasıdır. Bu nedenle demokrasiyi anlamak için yalnızca hukuk ya da siyaset teorisi yeterli değildir. Ağları, bağlantıları ve bilginin nasıl ortaya çıktığını da anlamak gerekir.
20 yüzyılın başında İngiliz bilim insanı Francis Galton ilginç bir gözlem yaptı. Bir panayırda yüzlerce kişiden bir öküzün ağırlığını tahmin etmeleri istendi. Tek tek tahminler oldukça hatalıydı. Ancak bütün tahminlerin ortalaması alındığında sonuç gerçek ağırlığa şaşırtıcı derecede yakındı. Daha sonra “Kalabalıkların Bilgeliği” olarak adlandırılacak olan bu olgu, insan topluluklarının bazen bireylerden daha doğru karar verebildiğini gösteriyordu.
Benzer bir fikir 18. yüzyılda Fransız düşünür ve matematikçi Condorcet tarafından ortaya atılmıştı. Condorcet Jüri Teoremi’nin temel iddiası şuydu: Eğer bireylerin her biri doğru karar verme konusunda rastgele seçimden biraz daha iyi durumdaysa ve kararlarını birbirlerinden bağımsız olarak veriyorlarsa, grup büyüdükçe çoğunluğun doğru karara ulaşma olasılığı artar. Yani birçok durumda çoğunluk, tek tek bireylerden daha akıllı davranabilir.
Bu sonuç ilk bakışta demokrasi için güçlü bir bilimsel dayanak gibi görünür. Ancak burada çoğu zaman gözden kaçan kritik bir ayrıntı vardır. Condorcet’in teoremi yalnızca bağımsız karar veren bireyler için geçerlidir. Eğer herkes aynı kaynaktan besleniyorsa, aynı korkularla hareket ediyorsa veya aynı propagandaya maruz kalıyorsa artık ortada bağımsız kararlar yoktur. Böyle bir durumda kalabalıkların bilgeliği yerini kalabalıkların yanılgısına bırakabilir.
Bağlantısallık Bilimi tam da bu noktada devreye girer. Çünkü yaşamın temel özelliği yalnızca bağlantılı olmak değildir. Yaşam, farklılıkların bağlantısıdır. Bir ağın gücü düğümlerin sayısından değil, çeşitliliğinden gelir. İnsan beyni bunun en güzel örneğidir. Yaklaşık 86 milyar nöronun hepsi aynı şeyi düşünseydi bilinç ortaya çıkamazdı. Beynin üretkenliği, farklı nöron gruplarının farklı işlevleri yerine getirmesinden kaynaklanır. Görme merkezleri başka, işitme merkezleri başka, hafıza ağları başka görevler üstlenir. Bilinç, bu çeşitliliğin bağlantısallığından doğan ortaya çıkan bir özelliktir.
Toplumlar da böyledir. Demokratik süreçlerin değeri herkesin aynı düşünmesinde değil, farklı düşüncelerin ortak bir bilgi ağı oluşturabilmesindedir. Bu nedenle demokrasinin gerçek düşmanı fikir ayrılığı değildir. Gerçek düşman, ağın tek tipleşmesidir. Bilgi kaynaklarının tekelleşmesi, düşünsel çeşitliliğin azalması ve insanların yalnızca kendi yankı odalarında yaşamaya başlamasıdır. Çünkü yankı odaları bağlantısallığı artırmaz. Tam tersine bağlantısallığın üretebileceği yeni bilgiyi azaltır.
Yaşamdaşlık kültürü açısından meseleye baktığımızda ise daha da önemli bir sonuç ortaya çıkar. Yaşamdaşlık, birlikte yaşamanın yalnızca ahlaki bir tercih olmadığını söyler. Birlikte yaşamak aynı zamanda daha doğru bilgi üretmenin de yoludur. Çünkü hiçbir birey yaşam ağının tamamını göremez. Hepimiz yalnızca bir bölümünü deneyimleriz. Ancak farklı deneyimler bir araya geldiğinde yaşamın daha büyük örüntüsü görünür hale gelir.
“Her günahkar sınandığının günahkarıdır” ile “Her masum sınanmadığı günahın masumudur” arasındaki fark insanla melek arasındaki ayrım gibidir.
Günahkar olamayanın masum olma iradesi de yoktur.
#BirBeyinCerrahıBilimİnsanınınYaşamSeyahatnamesi
Bu çağ, uyumu fazla övdü. O kadar fazla övdü ki, insan kendi rahatsızlığından bile utanır oldu. Sanki huzursuzluk her zaman aşılması gereken kişisel bir kusurmuş, her iç sıkışma biraz daha çalışılırsa çözülecek bireysel bir arızaymış gibi.
Oysa insanın her rahatsızlığı patolojik değildir. Bazen ruh, bozuk olana verdiği sağlam tepkiyle huzursuz olur. Bazen taşkınlık dediğimiz şey, içeride hâlâ ölmeyeni gösterir. Çünkü bazı huzursuzluklar semptom değil, sağlamlıktır; insanın kendine, arzusuna, sınırına, hakikatine tamamen yabancılaşmadığını haber verir.
Her uyum iyilik hali değildir. Bazı uyumlar, insanın yavaş yavaş kendinden vazgeçmesidir.
Çocuk bu ülkede en çok simgeleştirilen şeylerden biri. Adı sürekli anılıyor; masumiyetin, geleceğin, umudun yeri diye kutsanıyor. Ama tam da bu aşırı yüceltme, çoğu zaman çocuğun gerçek hayatını görünmez kılıyor.
Bu yüzden çocuk meselesi bana çoğu zaman yalnızca şefkat değil, inkâr da düşündürüyor. Kolektif vicdan bazı konuları doğrudan görmek yerine onları parlatılmış imgelerle örter. Çocuk da biraz böyle ele alınıyor: ülkenin kirini, eşitsizliğini, ihmâlini, şiddetini örten parlak bir ahlâk vitrini gibi. Bu durum meseleyi koruma alanından çıkarıp, bir tür duygusal gösteriye çevirir.
Oysa bir toplumun çocukla kurduğu ilişkinin hakikati, ona yazdığı şiirde değil; ona bıraktığı hayatta saklıdır. Bir çocuğun ne kadar sevildiği, onun adına kurulan büyük cümlelerden değil; ne kadar güvende olduğu, ne kadar duyulduğu, ne kadar oyun, söz, gelecek ve haysiyet hakkına sahip olduğu üzerinden anlaşılır. Gerisi çoğu zaman duyarlılık değil, süslenmiş bir suskunluktur.
Aile, insanın ilk sığınağıdır. Kırıldığında dönüp yaralarını saracağını düşündüğü, koşulsuz kabul görmek istediği yerdir. Bu yüzden aileden gelen sevgi de, ihmal de diğer tüm ilişkilerden daha derin izler bırakır; çünkü insan en çok ait olduğu yerde savunmasızdır.
Ama bazen aile, koruması gereken fırtınanın ta kendisine dönüşür. Kişi dış dünyanın sertliğinden değil, en yakını sandığı insanların sözlerinden, beklentilerinden ve yarattığı yüklerden yorulur. En zor olan da budur: İnsan bazen kaçmak istediği şeyle, özlem duyduğu şeyin aynı yer olduğunu fark eder.
"Aile bazen fırtınaya karşı sığınak, bazen de fırtınanın kendisidir."
Thomas Shelby
Peaky Blinders
Çocukların aktifliğini sekteye uğratmak, onların ilerideki hayatlarından da çalmak demektir.
Pasif, edilgen ve sadece izleyerek zaman harcayan çocuklar inisiyatif almayan, girişimde bulunmayan, edilgen, yönetilmeye ve yönlendirilmeye açık yetişkinlere dönüşürler...
BİLİNÇ HAKKINDA ÖNEMLİ BİR ÇALIŞMA👇
Bu PNAS makalesinde Michael N. Shadlen, bilincin doğasını anlamak için karar verme süreçlerini temel alan yeni bir yaklaşım öneriyor. Yazara göre bilinç, beyinde ayrı bir yapı ya da gizemli bir özellik değil; farklı bilgi kaynaklarının zaman içinde bütünleştirilmesiyle ortaya çıkan bir süreç.
Makale, bilinçsiz ve bilinçli düşünce arasındaki farkı karar verme mekanizmaları üzerinden açıklıyor. Beyin, yaşam boyunca çok büyük miktarda bilgiyi bilinçsiz biçimde işler. Görsel algı, hareket kontrolü ve birçok bilişsel süreç farkındalığımızın dışında gerçekleşir. Ancak bazı durumlarda farklı kaynaklardan gelen bilgiler geçmiş deneyimlerle ve mevcut duyusal verilerle bir araya gelir. Beyin bu bilgileri zaman içinde değerlendirir, biriktirir ve karşılaştırır. İşte bilinçli deneyim de bu entegrasyon süreci sırasında ortaya çıkar.
Shadlen, özellikle algısal karar verme araştırmalarından elde edilen deneysel bulguları kullanarak bilinçli düşüncenin nasıl oluştuğunu göstermeye çalışıyor. Ona göre bilinç, beynin dünyadan gelen bilgileri pasif biçimde yansıtmasından değil, bu bilgileri zaman içinde birleştirerek anlamlı kararlar üretmesinden kaynaklanır. Bu yaklaşım, bilinci açıklamak için öne sürülen birçok kuramdan farklı olarak doğrudan gözlemlenebilen ve deneysel olarak sınanabilen mekanizmalara dayanıyor.
Makalenin temel savı, bilincin belirli bir beyin bölgesinde bulunmadığı. Bilinç, geniş sinir ağları arasında gerçekleşen dinamik bilgi alışverişinden ve entegrasyonundan doğar. Beyin çevreden ve organizmanın iç dünyasından gelen bilgileri sürekli olarak toplar, bunları ortak bir bağlam içinde değerlendirir ve davranışa yön verecek kararlar oluşturur. Bilinçli farkındalık da bu süreçlerin bir ürünü olarak ortaya çıkar.
Sonuç olarak çalışma, bilinci gizemli ve açıklanamaz bir olgu olarak görmek yerine, karar verme ve bilgi entegrasyonu süreçlerinin doğal bir sonucu olarak ele alıyor. Böylece bilinç araştırmalarını felsefi spekülasyonlardan çok deneysel nörobilimin inceleyebileceği somut mekanizmalar üzerine oturtuyor. Bu çerçevede bilinç, beynin sahip olduğu bir nesne değil, beynin yaptığı bir iş olarak tanımlanıyor.
#Penceremdenİstanbul
Bir tarafta özel bir maç için sadece bir saatlik (!) mesafeye özel uçakla giden futbolcular, diğer tarafta tarafta 10+ saatlik Amerika seferine tıklım tıklım dolu uçakta buldukları boş koltuklara dağıtılan voleybolcular.
Bir tarafta 48 takım arasına girdi diye şımartılan erkekler diğer tarafta şampiyonluk üstüne şampiyonluk kazandıkları halde duruşları yüzünden eleştirilen kadınlar.
Başarıyı değil, şımarıklığı ödüllendiriyoruz!
Futboldan anlamam ama insan davranışından anlarım. Voleybolcu kadınlara şampiyonluktan sonra esirgenen desteği, ortada hiçbir başarı yokken futbolculara verenler bu sonucu hazırladı. Devletin de, markaların da, halkın da buradan çıkaracağı ders açık: Önce performans, sonra ödül. Önce başarı, sonra alkış.
Davranışbilimin temel kuralı şudur: Ödüllenen davranış devam eder! Türkiye olarak futbolda yıllardır devletiyle, markasıyla, taraftarıyla vasatlığı ödüllendiriyoruz.
İş yerinde, okulda veya sosyal çevrede bir grup insan sizin aleyhinize ittifak kurup size mobbing ya da baskı yapmaya kalktığında sakın depresyona girmeyin. Aksine dönüp şöyle söyleyin: “bu kadar aptalı aynı amaç için bir araya getirebildiğime göre, demek fena biri değilmişim.”
@Akbank müşteri hizmetleri, müşteri memnuniyetini arttırmak değil azaltmak üzerine çalışıyor. Oldukça açık şekilde ifade ettiğim talebimin tam tersini gerçekleştirerek bugüne kadarki tüm bankacılık deneyimimde bir ilki başardılar! Üstelik bir özür bile dilemiyorlar takdire şayan!
Düşünür Alain de Botton, komik insanların genellikle eğlenceli ortamda büyümemiş çocuklardan çıktığı tespitini yapıyor. Ona göre hayat yolumuzu çizen seçimleri çocukken aile içinde "hayatta kalma" stratejimiz çerçevesinde yapıyoruz.
“Hayır” demek için, itici ve sevimsiz olmayı göze almak gerekiyor. Özellikle sınırların bulanık, bireylerin iç içe olduğu bu toplumda, hele ki bir grup insan içinde “hayır” diyorsanız, sınır çiziyorsanız, nefret paratoneri bile olabilirsiniz. Türk insanı genellikle itirazını muhatabına söyleyemez çünkü, sineye çeker, dedikoduya döker, sıkıntısını pasif agresif tavırlarla uygunsuz bağlamlarda ve/veya ilgisiz insanlardan çıkartır. Her durumda, “hayır” diyememekten kaynaklanan engellenmiş, bastırılmışlık, haksızlığa uğramışlık algısı içeride birikir, iç basıncı arttırır, enfekte olur ve etkileşimleri enfekte eder.
2 ÖNEMLİ ÇALIŞMA:
1) HER BEYİN FARKLI YAŞLANIYOR ve BU DÖNÜŞÜM ÖNGÖRÜLEBİLİR NİTELİKTE
~50bin kişinin beyni bağlantısallık MR haritalanmalarıyla izlenmiş. Her beynin yaşlanma biçiminin anatomik modellemeleri çıkarılmış ve her beynin yaşlanma biçiminin de farklı olduğu saptanmış.
Bu farklılıkların yarattığı özgünlüğü akılda tutmakla birlikte beş temel beyin yaşlanma modeli farkedilmiş.
Örneğin yalnızlığın beyin yaşlanmasına etkisi, mesleki aktivitenin (her ne ise) etkisi, sigaranın, diyabetin etkisi, yaşanılan ülkenin beynin yaşlanma biçimine etkisi, sosyoekonomik durumun etkisi vb artık sorulmaya başlanan sorular.
Bu beyin yaşlanma modellemeleri ile genç kişilerde gelecekteki beyin yaşlanma biçimleri tahmin edilebilir olacak.