Nallıhan’da bulunan Çayırhan Termik Santrali’ne bağlı maden ocağında bugün meydana gelen göçük sonucu bir madenci yaşamını yitirirken çok sayıda madenci yaralandı.
Maden sahasının özelleştirilmesine karşı çıkan işçiler “insanca çalışmak, insanca yaşamak istiyoruz” diyerek kendilerini günlerce madene kilitlemişlerdi. Yangından mal kaçırır gibi kâr peşine düşen canavarlar yüzünden bir emekçi daha katledildi.
Madenci arkadaşımızın ailesinin ve tüm maden emekçilerinin başı sağ olsun.
Cenazemiz var.
Bugün cenazemiz var. Bugün slogan atmıyoruz.
Kaybettiğimiz madenci kardeşimiz ve yaralı kardeşlerimiz için sessizce metroya giriyoruz.
Kaybettiğimiz kardeşlerimiz için yas tutacak, kalanlar için mücadele edeceğiz ve mutlaka biz kazanacağız.
#MadenciMutlakaKazanacak
Gürcistan'in Rusya sınırında Kazbegi dağlarında cafedeki terazi
Terazide orak çekiç le birlikte iki farklı alfabeyle Tiflis yazmaktadır:
➡️Kiril Alfabesi Rusça olarak "ТИФЛИС" Tiflis
➡️Gürcüce Mkhedruli alfabesiyle "თბილისი" Tbilisi yazıyor.
Foto: Zeynep Pehlivan
Ay, ben bu refleksi o kadar iyi tanıyorum ki kıskançlıkla falan açıklanamaz.
Ben burada cezaevinin önünde karşılaşmış, birbirine destek olan, ayaküstü sohbet eden iki kadın görüyorum. İşin siyasi ve hukuki tarafı ayrı konu. Bu görüntü aklıma iki olay getirdi.
Cezaevine girdiğimde, özellikle uzun yıllardır içeride olan ve önlerinde daha uzun yıllar bulunan kadınlar her sabah temiz, düzenli ve iyi giyinmemizi isterdi. Saçımızı tarar, hafifçe makyaj yapar, koğuşun alt katına öyle inerdik. Hepimiz aynı duvarların içinde uyanıyorduk ama onlar bu hayatı bizden daha iyi tanıyordu. Birbirimize “Kendini bırakma,” diyorduk. Bu bir güzellik mecburiyeti değildi; hayatımız üzerindeki söz hakkımız elimizden alınmışken kendimizle kurduğumuz küçücük ilişkiyi koruma biçimiydi.
İkinci olay Suruç’ta olmuştu. Savaştan kaçıp gelen Êzidî kadınların ihtiyaçlarını dinliyor, söylediklerini bir listeye yazıyorduk. Battaniye, kıyafet, hijyen malzemesi derken bizden fondöten isteyen kadınlar oldu. Bazı erkekler hemen itiraz etti: “Fondöten de ihtiyaç mı?”
Kadınlardan biri dönüp çok net bir şey söyledi: “Siz bizim hep kurban gibi, hep çaresiz görünmemizi istiyorsunuz. Bırakın ölümü de yaşamayı da nasıl karşılayacağımıza biz karar verelim.”
Ben o cümleyi hiç unutmadım.
Kadınlardan yalnızca acı çekmeleri değil, acıyı sizin tanıyacağınız biçimde taşımaları da bekleniyor. Mağdursa bakımsız, üzgünse dağılmış, eşi cezaevindeyse korkudan kıvranmış görünmeli. Gülerse acısı, makyaj yaparsa bağlılığı, ayakta kalırsa yaşadıklarının ağırlığı sorgulanıyor.
Mesele fondöten değil. Bir kadın için hiçbir anlamı olmayabilir; başka bir kadın için savaşın, sürgünün ya da cezaevinin elinden alamadığı benliğine tutunma biçimi olabilir. Azıcık akıllı olun ya. İnsanlar adına neyin ihtiyaç olduğuna, acısını nasıl yaşayacağına, sabah evden hangi yüzle çıkacağına siz karar vermeyeceksiniz.
İnsanları ancak çökmüş ve çaresizken sahici buluyorsunuz. Bizler, size acımızı beğendirmek, sevgimizi kanıtlamak ya da direncimizi sizin uygun gördüğünüz biçimde göstermek zorunda değiliz.
Son günlerde kedilere karşı yürütülen karalama kampanyasında yeni bir iddia ortaya atılıyor: “Sokak kedileri besleniyor, karınları doyuyor, artık fare avlamıyorlar. Dolayısıyla şehirlerde bulunmalarının farelerle mücadele açısından hiçbir anlamı yok.”
Doğru olabilir mi? Cevap net olarak
HAYIR
Çünkü doğa da bilim de trol aklı ile çalışmıyor.
Bilim bir kedinin fareler ve sıçanlar üzerindeki etkisini yalnızca kaç kemirgen öldürdüğünü sayarak ölçemezsiniz diyor. Çünkü avcı-av ilişkisinde öldürmek kadar önemli başka bir mekanizma daha vardır: Avcının varlığı.
2018 yılında New York’ta yapılan oldukça ilginç bir saha çalışmasında araştırmacılar, şehir ortamında yaşayan gerçek bir sıçan kolonisini ve aynı bölgedeki kedileri aylar boyunca kameralarla izlediler. Kedilerin büyük şehir sıçanlarını sanıldığı kadar sık öldürmedikleri görüldü. Fakat araştırmanın asıl önemli sonucu başka yerdeydi. Kediler bölgede ortaya çıktığında sıçanların açık alanda görülme olasılığı belirgin biçimde azalıyordu. Kedi sayısının artmasıyla sıçanların saklanma davranışlarında da değişiklik gözleniyordu.
Yani kedinin sıçanı öldürmesine bile gerek kalmadan, varlığı sıçanın davranışını değiştiriyordu.
İşte bugün sosyal medyada anlatılmayan bilimsel gerçeklerden biri budur.
Çünkü fareler aptal değildir. Hatta sanılandan çok daha zeki hayvanlardır. Bir av hayvanı, avcısının saldırmasını bekleyip ondan sonra kaçmaz. Avcının görüntüsünü, hareketlerini, sesini ve kokusunu algılar. Tehlike hissettiğinde daha az ortaya çıkar, daha fazla saklanır, beslenme davranışını ve yaşam alanını kullanma biçimini değiştirir. Ekolojide bunun karşılığı “predatör baskısı” veya “korku etkisi” olarak değerlendirilir. Kediler de binlerce yıldır küçük memelilerin doğal avcıları arasındadır.
Bilim burada daha da çarpıcı olan bir şey daha söylüyor: Farelerin kontrolü için kedilerin bizzat kendilerinin ortamda bulunmasına bile gerek olmayabilir.
Kontrollü deneylerde sıçanların yalnızca kedi kokusuyla karşılaştıklarında bile güçlü savunma ve kaçınma davranışları gösterdikleri ortaya konuldu. Bir deneyde kedi kokusuna maruz bırakılan sıçanlar gözlem süresinin %87’sinden fazlasını saklanma alanındageçirdi. Kontrol grubundaki sıçanlarda ise bu oran %20’nin altındaydı.
Dikkat edin. Ortada saldıran bir kedi yok. Fare yakalayan bir kedi de yok. Hatta ortada kedinin kendisi bile yok.
Sadece kedinin kokusu var. Ve sıçanın davranışı değişiyor.
Şimdi hala bize “Kediler mama yiyor, dolayısıyla fareler açısından hiçbir anlamları yok” mu diyeceksiniz?
Bir başka iddia da tok kedinin avlanmayacağı yönünde. Bu da kediyi yeterince tanımamaktan kaynaklanan başka bir yanılgı. Kediler yalnızca karınlarını doyurmak için avlanmazlar. Avlanma davranışı kedinin doğal davranış repertuvarının bir parçasıdır. Evinde, önünde sürekli mama bulunan bir kedinin sineğe, böceğe, oyuncağa veya hareket eden küçük bir nesneye nasıl tepki verdiğini herhangi bir kedi yakını rahatlıkla gözlemleyebilir.
Avlanma dürtüsü ile açlık aynı şey değildir.
Dolayısıyla “Kediyi beslersen fare yakalamaz” cümlesini bilimsel bir gerçekmiş gibi ortaya atmak da doğru değildir.
Asıl üzerinde düşünmemiz gereken başka bir konu daha var. Avrupa ve Amerika’nın son derece gelişmiş şehirlerinde modern atık toplama sistemleri var. Profesyonel kemirgen kontrolü yapılıyor. Kanalizasyon sistemleri denetleniyor. Belediyeler bu mücadeleye ciddi kaynaklar ayırıyor; zehirler, kapanlar, sensörler ve teknolojik takip sistemleri kullanılıyor.
Buna rağmen New York’tan Paris’e kadar dünyanın pek çok büyük kentinde sıçanlarla mücadele ciddi bir şehir ve halk sağlığı problemi olmaya devam ediyor.
O halde meseleyi “Çöpleri düzgün toplarsanız fare olmaz” basitliğine indirgemek de doğru değil. Dünyanın en organize şehirlerinden birçoğu onlarca yıldır sıçanlarla mücadele ediyor ve hala bu sorunu ortadan kaldıramıyor.
Bizim şehirlerimizde ise yüzyıllardır başka bir unsur daha var:
Kediler…
Sokağın içinde yaşayan, kokusunu bırakan, dolaşan, avlanan ve yalnızca varlığıyla bile kemirgenlere bir avcının yakınlarda olduğunu hatırlatan binlerce kedi.
Bunun şehir ekolojisindeki değerini yok saymak için bilimi görmezden gelmek gerekir.
Kedilerin değerini elbette kaç fare öldürdükleriyle ölçmüyoruz. Ama konu fareler olduğunda bilim bize açıkça kedi ile kemirgen arasındaki ilişkinin yalnızca avlanmadan ibaret olmadığını gösteriyor. Kedinin varlığı önemlidir. Kokusu önemlidir. Dolaştığı alan önemlidir. Kemirgen üzerinde oluşturduğu risk algısı önemlidir. Bütün bunların kemirgen davranışları üzerinde ölçülebilir etkileri vardır.
Bugün bazıları “Kediler mama yiyor, artık fare yakalamıyor” diyerek kedilerin şehirlerdeki varlığını değersizleştirmeye çalışıyor.
Ben tam tersini söylüyorum:
Kedileri beslemeye devam edin.
Onları aç bırakarak değil, yaşatarak şehirlerimizin bir parçası olarak koruyalım. Çünkü mesele kedinin bugün önümüze kaç fare bıraktığı değildir. Mesele, o sokağın bir avcıya ait olduğunu farelerin hala bilmesidir.
Kediler yüzyıllardır şehirlerimizin sessiz muhafızlarıdır.
Kediler giderse yalnız kediler gitmez. Onların şehir ekosisteminde yüzyıllardır doldurduğu alan da boşalır.
Kedileri bugün sokaklardan toplarsanız. Yarın fareler şehirleri istila eder ve sonuçları tahmin edemeyeceğiniz kadar ağır olur.
“Abartıyorsun” diyenler için yarın New York ve Paris’e bakacağız. Kedilerin sokaklarda olmadığı dünyanın en gelişmiş şehirlerinin farelerle nasıl ve hangi bedellerle mücadele ettiğini daha doğrusu edemediğini konuşacağız.
Rakamlarla. Belgelerle. Bilimle…
Dr.Tarkan Özçetin
Veteriner Hekim
Kaynaklar
Parsons MH, Banks PB, Deutsch MA, Munshi-South J. Temporal and Space-Use Changes by Rats in Response to Predation by Feral Cats in an Urban Ecosystem. Frontiers in Ecology and Evolution. 2018;6:146.
Dielenberg RA, McGregor IS. Defensive behavior in rats towards predatory odors: a review. Neuroscience & Biobehavioral Reviews. 2001.
Dielenberg RA, Hunt GE, McGregor IS. “When a rat smells a cat”: the distribution of Fos immunoreactivity in rat brain following exposure to a predatory odor. Neuroscience. 2001;104(4):1085–1097.
https://t.co/ByabfEz0ky
İsmailağa mı, Menzil mi hangisiyse onlara da bi operasyon yapılsın da şu Trabzonspor’un teknik direktörü değişsin artık. Bir tarikat üyeliği torpiliyle bu işi yaptığına inanacağım yoksa. Başka bir açıklaması yok bu kadar yeteneksiz birinin hâlâ teknik direktörlük yapmasının.
1966 Paşabahçe Grevi emek tarihimizde dönüm noktası olan bir grevdi. Birçok özgün boyutunun yanısıra sendikal dayanışmanın tarihsel bir örneği olarak yaşandı.
Petrol-İş'in ve ünlü başkanı Ziya Hepbir'in bu grevle dayanışması ise sıradan bir dayanışmanın da ötesindeydi.
Grevi yürüten Kristal-İş gazetelere verdiği ilanla tüm dayanışma gösterenlere kamuoyu önünde teşekkür etme inceliğini gösteriyordu.
[Milliyet, 26.5.1966]
Akp’nin reçetesini biz “enflasyon ile mücadele” diye okuduğumuz için başarısız diye adlandırıyoruz. Halbuki hiç bir zaman amacı bu olmadı. Dünyada geçmiş enflasyona endeksli vergi ve kira artışını yasallaştıran tek iktidar olabilir. Haliyle dertleri bu olmadı. Yüksek faiz politikası ise sermaye için başarılı.
Eskiden ucuz kredi ile büyüyen şirketleri sayesinde kâr şahsileştirildi şimdi o kâra yüksek faiz alarak yine memnunlar.
Toplumda bu kısır döngüde en zarar görecek kesimlerde ücret/sosyal yardım enflasyonun üstünde gerçekleşirken asgari ücret üstü gelir/asgari emekli maaşı üstü geliri olanlar ise giderek yoksullaştı.
Gelir dağılımdan en tepe ile en alttakileri memnun eden bu yaklaşıma itiraz edebilecek kesim ise kendisine ait siyasi iradesini bulamadı. Buldukları hapise gönderildi yargı eliyle siyasal örgütleri kaosa sürüklendi.
Yoksa reçete başarısız değil çünkü zaten bildiğimiz reçete değildi
2016 Yılı 672 sy KHK'le işimden atıldım. Atıldığımda hakkımda ne idari ne adli bir soruşturma vardı. İşimden atıldıktan sonra 2017 Mart ayında iş yerim önünde eyleme başladım. 1 Yıl boyunca devam eden eylemim sonunda DHKP-C üyesi olmaktan hk. dava açıldı. 7 Yıl devam eden +
Neyin hıncını alıyorsunuz?Ekmeğini taştan çıkararak rızkın en zor kapısına dayanan ve sadece hakkını arayan insanların üzerine çullanmak nedir?Güç mü bu yoksa acizliğin ikrarı mı?Günlerdir çocuklar,analar ağlıyor. Maden işçisinin hakkını verin #MadenciMutlakaKazanacak
Partimizin kurucularından ve fikri önderlerinden Metin Çulhaoğlu’nu aramızdan ayrılışının 4. yıl dönümünde derin bir özlemle anıyoruz.
Sosyalizm mücadelesine yaptığı katkılarla Metin abi bugün de yolumuzu aydınlatmaya, kutup yıldızımız olmaya devam ediyor...
TRABZON SANATEVİME DOKUNMA ❗️
Trabzon’un hafızasını, birikimini, kültürel dokusunu görünür kılan yerlerin başında Trabzon Sanatevi geliyor.
Bir şehir kendi sanatçısını tanımıyor, takip etmiyor ve savunmuyorsa, zamanla kültürel hafızasını da kaybetmeye başlar. Trabzon gibi sanat üretme kapasitesi yüksek bir kent için bu mesele hayati önemdedir. Çünkü kültür, bir kentin kendi insanının ürettiği ortak hafızadır.
19 yıldır Trabzon’un kültür ve sanat hayatına hizmet eden Trabzon Sanatevi’nin, birkaç ay önce göreve başlayan Trabzon Valisi, Sanatevi'ni başka bir kuruma devredilmesini gündeme taşımış. Hatta binanın boşaltılması için Sanatevi'ne yazı gönderilmiş. Bunu kabul etmek mümkün değildir.
Sanatevi’nin hangi emeklerle kurulduğunu, hangi mücadelelerden geçerek bugünlere geldiğini ve Trabzon’un kültür-sanat hayatında nasıl önemli bir boşluğu doldurduğunu bilenlerdenim. Kuruluş sürecinde yer aldım. Harcanan emeğe, zamana, karşılaşılan engellere ve bu yapıyı yaşatmak için gösterilen kararlılığa bizzat tanıklık ettim. Bu durum şimdi içimi acıtıyor...
Trabzon Sanatevi’nin hikâyesi 2007 yılında, Trabzonlu sanatçıların verdiği bir mücadeleyle başladı.
O dönemde bugün Valilik binası olarak kullanılan yapı, Kültür Müdürlüğü bünyesinde Devlet Güzel Sanatlar Galerisi olarak hizmet veriyordu. Binanın alt katları sergi salonu ve galeri olarak kullanılıyordu. Ancak bu alanların Çocuk İstinaf Mahkemesi’ne dönüştürülmesi gündeme gelmişti. Trabzonlu sanatçılar olarak buna karşı çıktık. Çünkü o yıllarda kentte sanatçıların eserlerini sergileyebileceği, kültür ve sanat etkinliklerinin gerçekleştirilebileceği yeterli mekân bulunmuyordu. Bugün de durum bundan çok farklı değil. Hep böyle oldu.
Bu nedenle “Kültür Binama Dokunma” sloganıyla eylemler gerçekleştirdik ve binanın sanat alanı olarak korunmasını savunduk. Dönemin Bakanı Faruk Özak da sanatçılara, “Size bir yer bulacağız ve orayı size tahsis edeceğiz” demişti. Trabzon Sanatevi’nin temelleri işte bu mücadelenin ardından atıldı.
Yıllar süren emek, dayanışma ve kararlılığın sonucunda Sanatevi, Trabzon’un kültür ve sanat hayatının önemli merkezlerinden biri hâline geldi. Bugün burada sergilerden söyleşilere, tiyatrodan müziğe, edebiyattan farklı sanat etkinliklerine kadar çok sayıda çalışma gerçekleştiriliyor.
Ne acıdır ki bugün yine aynı sorunla karşı karşıyayız.
Bu arada hem bilmeyenlere hem de unutanlara tekrar hatırlatmak isterim. 2007’de “Kültür Binama Dokunma” diyerek savunduğumuz bina bugün Valilik binası olarak kullanılıyor.
Trabzon yıllardır gerçek anlamda bir kültür merkezi yaratamamışken, sanatçıların alın teri ve dayanışmasıyla var edilen bir Trabzon Sanatevi'ni kaybetme lüksüne sahip değildir.
Bugün yapılması gereken Sanatevi’nin geleceğini belirsizliğe sürüklemek değil! tam tersine, onu daha güçlü, daha özgür ve daha kurumsal bir yapıya kavuşturmaktır.
Bu nedenle Trabzon Sanatevi’nin başka bir kuruma devredilmesi yönündeki karar derhal geri çekimelidir.
Bir kentin kültürel hafızasını korumak yalnızca geçmişe sahip çıkmak değildir. O kentin sanatçısına, üretimine, yaratıcılığına ve geleceğine sahip çıkmaktır! Bunu defalarca söylüyoruz, söylemeye de devam edeceğiz...
Trabzon Sanatevi, Trabzon’un kültürel hafızasının bir parçasıdır.
Trabzon Sanatevi, sanatçıların yıllar süren emeğinin ortak değeridir.
2007’de söylediğimiz söz bugün de geçerlidir.
Kültür binama dokunma!
Sanat evime dokunma!
Not: Trabzon Sanatevi yönetimi, tüm sanat dostlarını Pazartesi günü saat 11.00’de Trabzon Sanatevi bahçesinde gerçekleştirilecek basın açıklamasına davet ediyor. Sanatın, kültürün ve Trabzon’un kültürel hafızasının yanında olmak isteyen herkesi dayanışmaya bekliyorlar.
Türkiye İşçi Partili Emekliler bu gün Edremit/Akçay mahallesinde,pazarda,sokakta emekli yurtaşlarımızın sesi sözü oldular. Ekonomik ve sosyal haklarımızı kazanmak için birlikte mücadeleyi büyütmeye davet ettiler.