a lot of you found me because of what i wrote about Turkey. about how a dictatorship gets built without a single tank in the streets. i need you to read what i found next.
i've been writing about Turkey for years and i still wasn't prepared for what i found when i looked south.
most people think the İmamoğlu story ends in Silivri prison.
it doesn't. it just moved.
let me explain.
Ekrem İmamoğlu beat Erdoğan twice. won Istanbul. proved the man was actually beatable. so Erdoğan did what he always does when the courts can't be avoided: he made sure the courts could always be avoided.
young loyalist judges. surgical prosecutions. no tanks. no coup. just paperwork that destroys a man's life while everyone is looking somewhere else.
İmamoğlu is in a cell right now. his party was handed back to a puppet nobody voted for. and the democratic will of millions of Turkish citizens was quietly shredded by a man who understood one thing very clearly:
you don't need to win the fight. you just need to make sure your opponent never gets to show up for it.
that method is now being exported.
800 kilometers away, in Tirana, a man named Erion Veliaj has been sitting in pre-trial detention since February 2025. no conviction. no trial. over 470 days. his lawyers still haven't been given full access to the case files. he stood in a glass cage in a courtroom.
Veliaj is the mayor of Tirana. three times elected. 60 percent of the vote in his last race. transformed an entire capital city. one of the most popular politicians in the Balkans.
Edi Rama, the Albanian prime minister, looked at what Erdoğan did to İmamoğlu and apparently took notes.
and now here is the part that i can't stop thinking about.
İmamoğlu, from his prison cell in Silivri, wrote a personal letter to Veliaj.
two men. two cells. two countries. one method.
"the fight for democracy in one country is a fight for democracy everywhere," İmamoğlu wrote.
he recognized it immediately. because he's living it.
and from that same cell he said something else that nobody should be allowed to forget:
"we must protect the rule of law and the democratic mandate of elected local authorities at all costs."
a man in prison. still leading. still fighting. still thinking about everyone else.
the Council of Europe's own Venice Commission put it in writing last October: using pre-trial detention against sitting mayors constitutes a serious risk to democratic governance, and when applied indefinitely, it effectively disenfranchises citizens by removing their chosen representatives without due process.
both Turkey and Albania read that report. both ignored it.
forty mayors across the Balkans signed a joint letter demanding their release. they called it what it is: detention used not as justice, but as political incapacitation.
not surprisingly it didn’t move anyone in Tirana or Ankara, but what about the European Commission, the EU, UK and the US?
now here is where the story splits in a way that should make every single person in Europe deeply uncomfortable.
when Erdoğan does this, Europe lectures Turkey. resolutions. stern statements. talk of values and rule of law.
when Rama does this, Brussels fast-tracks Albania toward EU membership. target date 2030. they are literally preparing to hand this man the keys to the European club while his most popular political opponent sits in a cell without a trial.
Turkey is being punished for the method.
Albania is being rewarded for using it.
Veliaj knows this. that's why İmamoğlu wrote to him from prison. not as a courtesy. as a recognition. you are part of the same fight.
the millions of Turkish people who took to the streets for İmamoğlu weren't just fighting for Istanbul. they were fighting for every city where a mayor gets thrown in a cell for being too popular. they just didn't know it yet.
they do now.
Sokrates’in yüzyıllar önce söylediği bir söz bugün hâlâ insanı rahatsız edecek kadar gerçek:
“Demokrasinin en büyük açmazı, cahilin oyuyla bilgenin oyunun aynı ağırlığa sahip olmasıdır.”
Çünkü çoğu insan düşünerek değil, etkilenerek karar verir.
Bir fikri araştırmaz, sadece tekrar eder.
Bir lideri sorgulamaz, sadece ait olmak ister.
Hakikati aramaz; kendisine iyi hissettiren yalanın peşinden gider.
Kalabalık olmak haklı olmak anlamına gelmez. Bunu bize tarih öğretir. Nice kalabalıklar yanlış hareketten dolayı nesilleri karanlığa sürüklemiştir. İnsanların oy kullanmak için sadece yaşının değil, bilincinin de kullanılması gerektiğini savunanlar haksız mıydı?
Sen hukuk sistemine isyan edip adalet için 500 kilometre yürüdükten sonra sırf sana koltuğu geri veriyor diye aynı sistemin mahkeme kararına sahip çıkıp hayırlı olsun diye elini ovuşturursan kimse sana saygı duymaz.
Ein Buch, das eigentlich jeder lesen sollte – und doch bleibt es vielen verwehrt:
Es ist sehr schade, dass Ayfer İklim Bayraktars neues Buch **„Rızası Yok – Es gibt kein Einverständnis“** bisher nur auf Türkisch erhältlich ist.
Mit schonungsloser Offenheit und großem journalistischem Mut spricht Ayfer İklim über eines der dunkelsten Themen unserer Zeit: den sexuellen Missbrauch von Kindern und das kollektive Wegschauen der Gesellschaft.
Dieses Buch verdient eine viel größere Reichweite.
Es verdient eine deutsche Übersetzung.
Wer Türkisch liest: Bitte lest es.
Und teilt es weiter.
Danke Ayfer, dass du dieses schwere Thema nicht ruhen lässt. ❤️ @aiklimbayraktar
#RızasıYok #Kindesmissbrauch #AyferIklimBayraktar #Kinderschutz #SexuellerMissbrauch #Aufklärung #NeinHeißtNein #RızasıYok
Hani birbirlerinin yüzlerine bakamayacak suçlarla doluydu iddianame, öyleyse TRT’den yayınlayın de herkes görsün ne oldu şimdi davayı herkesten kaçırmaya çalışıyorsunuz. İddianameden önce herkes görsün, bunlar birbirinin yüzüne bakamayacak diyen sizdiniz. Şimdi ne oldu da davayı kimse görmesin derdine düştünüz.
İftiracı dediğiniz şahıs, ben sizin dediklerinizi görmedim, ben öyle ifade kullanmadım deyince işinize gelmedi mi.
📌🍁 Yüzyıllardır aynı nakaratın içinde patinaj çekiyoruz. Modernleşme sancıları, kalkınma planları, "muasır medeniyet" hedefleri... Hepsi birer kağıt kulesi gibi üzerimize yıkılıyor.
Neden mi ?❗️⁉️‼️
📌 Çünkü biz, gelişmenin sadece fabrikalar kurmak veya binalar dikmek olduğunu sandık. Oysa en büyük enkazı karakterimizde, ahlakımızda ve zihnimizde yarattık.
⁉️ Kendimizi kandırmayı bırakalım. İçten içe çürüyen bir yapının üzerine altın yaldızlı boya sürmek, o yapıyı ayakta tutmaya yetmez.
Bertrand Russell der ki:
📌 "Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır." Bizdeki bu cehalet özgüveni, kalkınmanın önündeki en büyük barikattır. Kitap kapağı açmadan her konuda uzman kesilenlerin ülkesinde, bilgi sadece bir "aksesuar" kalır.
‼️ Tarihçi Arnold Toynbee, medeniyetlerin dış saldırılardan çok, içsel ahlaki çöküşlerle yok olduğunu savunur. Eğer bir bakkal tartıda hile yapıyorsa, bir müteahhit demirden çalıyorsa ve bir bürokrat rüşvete "dosya masrafı" diyorsa, o toplumun mezar taşını çoktan dikmişiz demektir.
📌 1999 depreminde çöken binaların altından sadece beton parçaları değil, "kazıkçılık" ve "sorumsuzluk" çıkmıştı. Ya da her ekonomik krizde "fırsatçılık" yaparak komşusunun cebine göz dikenlerin hırsı... Geçmişte yaşanan bu acı kesitler, Nesin'in dizelerindeki "bu kafa"nın somut sonuçlarıdır.
‼️ Jean-Paul Sartre, insanın sadece yaptıklarından değil, yapmadıklarından da sorumlu olduğunu söyler. Bizde ise suçlu hep "başkasıdır". Sistem bozuktur, dış güçler vardır, talihsizliktir... Kimse aynaya bakıp "Ben nerede hata yaptım?" demez.
📌 Aziz Nesin’in o giderek uzayan "naaaaaah" nidası, biz böyle devam ettikçe yankılanmaya devam edecek. Kalkınma; bir zihniyet devrimidir. Dürüstlük prim yapmadıkça, liyakat esas alınmadıkça ve "ben" yerine "biz" diyebilen ahlaklı bir birey profili inşa edilmedikçe, bu tekerlek bu çamurdan çıkmayacaktır.
Sanatçı İlkay Akkaya, “Kurtuluş Yok Tek Başına” şarkısının yeni versiyonunu geçtiğimiz günlerde yayımladı.
18-19 Mart'ta Saraçhane'de düzenlenecek mitinge katılacak olan Akkaya'nın, bu yeni versiyonu sahnede seslendireceği iddia edildi.
Hisbollahs Angriff auf Israel ist weit mehr als ein Reflex auf Druck aus Teheran. Die Organisation handelt nicht nur aus Abhängigkeit, sondern aus ideologischer Überzeugung. Sie ist mit dem iranischen Revolutionsprojekt verschmolzen – ein Akteur, der den Märtyrerkult und den Terror nicht nur strategisch instrumentalisiert, sondern ihnen bis zur eigenen Selbstzerstörung folgt.
Gerade darin liegt der strategische Fehler.
Erstens: Die innenpolitische Realität im Libanon hat sich verändert. Eine wirtschaftlich und gesellschaftlich erschöpfte Bevölkerung ist immer weniger bereit, für regionale Machtspiele erneut den Preis der Zerstörung zu zahlen. Der politische Spielraum für Hisbollah schrumpft sichtbar.
Zweitens: Israel erkennt in diesen „Solidaritätsangriffen“ eine historische Gelegenheit – nicht nur zur Abschreckung, sondern zur nachhaltigen Schwächung, womöglich zur strukturellen Zerschlagung der militärischen Infrastruktur der Organisation.
Was als Demonstration ideologischer Treue begann, könnte sich als Wendepunkt erweisen. Sollte es Israel gelingen, die operative Handlungsfähigkeit der Miliz entscheidend zu brechen, würde Hisbollah im Libanon künftig nicht mehr als unangefochtener militärischer Akteur auftreten können.
Der Schritt in die Eskalation war kalkuliert. Doch er könnte sich als existenzieller Irrtum erweisen.
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu'ndan güzel bir analiz;
EĞER;
TIP okursan karşına insan DNAsının şempanze ile %98 aynı olduğu çıkar...
BİYOLOJİ okursan karşına evrim çıkar...
FİZİK okursan karşına BİG BANG çıkar...
KİMYA okursan karşına elementlerin kaynaşmasıyla İLK CANLILARIN nasıl oluştuğu çıkar...
TARİH okursan karşına dinlerin nasıl ortaya çıktığı çıkar...
JEOLOJİ okursan karşına dünyanın 4,5 milyar yıl yaşında olduğu çıkar...
ARKEOLOJİ okursan karşına tüm Ortadoğu dinlerinin temelini oluşturan SÜMER kültürü çıkar...
PALEONTOLOJİ okursan karşına dinozorlar çıkar. Din kitapları yazmaz bunu...
EMBRİYOLOJİ okursan karşına insanın balık atasından kalma solungaçları ve kuyruk çıkar...
Ama hiçbir şey okumazsan
sana ne söylenirse ona inanırsın.
Hep başkasının sana sunduğu hayatı yaşarsın,
başkalarının doğrularıyla yaşamak zorunda kalırsın,
seni herkes kandırır.
Ama sen bunların hiçbirisini fark etmezsin bile...
12 adaları 1912’de verdik.....
Nerde mi?
Lozan şehrinin Ouchy semtinde.
Şu Lozanda adaları verdik diyip oku emrinden uzak güruhun meydanlarda Lozanda verdik deyip algı yaratması bundan!!
Araştırmayan halk da: “ulan savaşı kazandık- adaları verdik”e inandırıldı...
Osmanlı Devleti, bugün 12 Adalar olarak bilinen adaları İtalya'ya bırakıyor.
Sene 1912, “Uşi Anlaşması”dır bu gördüğünüz anlaşma. İtalya'ya bırakıyor fakat geçici olarak.
Anlaşma şartlarına uyulduğu takdirde adalar tekrar Osmanlı Devleti'ne geri verilecek.
Fakat şartlara uyum sağlanmıyor.
Bu yüzden 3 yıl sonra, yani 1915'te Londra'da bu konu gündeme geliyor ve Londra Paktı denilen anlaşmada bu adaların tamamı İtalya'ya bırakılıyor.
Bakınız itiraz eden hiçbir padişah yok. Hiç sultan yok.
Adaları İtalya'ya bırakmakla kalmıyorlar aynı sene bir de Çanakkale Boğazı'na dayanıyorlar ve Çanakkale Savaşı'nı yapıyoruz.
Yani 12 Adalar önce Uşi'de, sonra da 1915’de Londra'da İtalya'ya verilmiştir.
Osmanlı temsilcilerinden biri Rumbeyoğlu Fahreddin Bey'dir.
Bu adam kim mi?
Türk milleti bir milli mücadele verirken, Kuvayı Milliye'yi kurmuşken, bu adam Kuvayı Milliye'nin karşısına Damat Ferit'in kurduğu Kuvayı İnzibatiye ile çıkan adamdır ve Yunan ordusunun yanında olmuştur. Savaş kazanılınca sürgün edilenlerin arasında yer almıştır.
12 Adaları İtalya'ya bırakan heyetin içerisinde bu adam vardır.
Şimdi asıl olaya gelelim...
Uşi Anlaşması'nın ismini aldığı Uşi, Lozan şehrinin bir semtidir. Bu yüzden 1912'de imzalanmış olan Uşi Anlaşması, İtalyan tarihinde Lozan Anlaşması olarak geçer. Fakat bizim bildiğimiz yani 1923'te imzalanan Lozan Barışı ile bu anlaşma birbirine karıştırılmasın diye bu anlaşmaya Uşi denmiştir.
İşte arkadaşlar sahte kiralık tarihçiler, yani Kadir Mısıroğlu, Armağan ve çetesi, bu durumdan faydalanıyor ve
12 Adaların Lozan Anlaşması'nda gittiğini söylüyorlar.
Halbuki o Lozan başka, bu Lozan başka. Ne yazık ki bunu bütün millete yutturdular ve böylece milletimizi Lozan barışına düşman ettiler.
Bizim bildiğimiz Lozan Anlaşması'nda ise bilakis Ege'de birçok ada Türkiye'ye geçmiştir.
Türkiye'ye Lozan Anlaşması ile geçen bu adalar ise, son 10 yılda Yunanistan'a bırakılmıştır.
Bugün Yunan papazların mangal yaptığı Ege adaları, uluslararası anlaşmaya göre halen daha Türklerindir...
Umulur ki bol bol paylaşılır, gruplara atılır, milletimiz bilgilendirilir...
Prof.Dr. Yusuf HALAÇOĞLU
Kimseyle hiçbir konuda yarış halinde değilim. Kimseden akıllı, kimseden güzel, kimseden iyi olma gibi bir iddam yok. Kimse için en değilim. Daha değilim. Bu devasa iddasızlığın bana verdiği özgürlüğün hastasıyım
Zülfü Livaneli diyor ki;
"..Sorun, onun gitmesiyle bitmeyecektir.
Sorun onu iktidara getiren, üst üste dokuz seçim kazandıran, bir sürü yolsuzluk ve yönetim skandallarına rağmen körü körüne peşinden giden halktır. Daha doğrusu halkın bir bölümüdür.
Bu halk yığının Anadolu müslümanlığıyla, gelenekle, ahlakla, haram helal kavramıyla, merhametle, şefkatle hiçbir ilgisi yoktur.
Köyden kente göçle başlayan, ne köylü ne kentli olabilen, bütün değer ölçülerinden kopmuş, vahşi birer yaratık haline gelmiş, talandan yalandan pay kapmaya çalışan ve literatürde lumpen proletarya olarak tanımlanmış olan kitledir bu.
AKP’ye oy vermiş olanların tümünü böyle yaftalamak doğru değil elbette. İçlerinde düzgün ve samimiyetle oy veren seçmenler de olabilir. Ama o kitlenin genel karakteristiği budur.
Bu kesim kendini önce arabesk müzikle gösterdi. Güzelim türküleri, geleneksel şarkıları, Anadolu’nun büyük şiir geleneğini terk eden insanlar, bir anda mide bulandırıcı seslere, insanın kulağını tornavida gibi delen elektro bağlamalara, içinde hiçbir hakiki lirizm ve hüzün barındırmayan ‘’Ben de isterem!’’ saldırganlığına kaptırdı kendini. Şehirler kaçak mahallelerle, üzerinde demir filizleri bırakılmış sıvasız çirkin yapılarla, lağım kokan mahallelerle doldu.
Suç oranı ve özellikle kadına karşı şiddet akıl almayacak ölçülerde arttı. Bunun adına ‘’muhafazakarlık’’ denilebilir mi? Elbette denilemez. Aşağı yukarı sayıları kırk milyon dolayında tahmin edilen bu kitle Itri, Mimar Sinan estetiğine de sahip değildir; Anadolu’da yüzyıllarca aydınlık bir nehir gibi akmış olan Karacaoğlan, Pir Sultan, Dadaloğlu temizliğine de. Dolayısıyla bu kesim muhafazakar değil, Türkiye’ye çarpık ve ahlak ölçülerinden yoksun bir ‘’modernleşme’’ sunan yeni bir oluşumdur.
Lafı uzatmadan söyleyeyim. Bu kesimin hayatta en çok nefret ettiği model uygarlaşma, kültür, temizlik ve zarafet simgesi Mustafa Kemal Atatürk, kanıyla canıyla savunduğu lideri ise şimdiki cumhurbaşkanıdır. Kimse kendini aldatmasın. Sayıları çok kalabalık olan bu kesim, ne olursa olsun, hangi skandal patlarsa patlasın sonuna kadar liderini destekleyecek ve Cumhuriyet’e karşı çıkacaktır.
Erdoğan siyasi ömrünü tamamlasa da ona benzeyen başka bir lider bulmakta gecikmeyecektir. Çünkü Türkiye’nin çürüyen kesimi , bu bozulmayı önce müzikle, sonra hayatımızın her alanına egemen olan lumpenleşme ve arabeskleşmeyle ifade etmeye devam ediyor.
Gafil aydınlardan (!) destek alan lümpen kültür, örgütlü cehaletle beslenerek kılcal damarlarımıza kadar yayılıyor. Bu manzaraya, lumpenlerin ele geçirdiği muazzam para ve iktidar gücünü de eklerseniz geleceğin hiçbirimiz için kolay olmadığı çok açık. Erdoğan bu kitlenin lideridir ve onun yokluğunda yeni bir lider bulacaklarına hiçbir kuşku yok.
Mustafa Kemal aydınlığını savunan kitleler birleşene ve kendi aralarındaki çelişkileri gidererek, evrensel değerleri savunan bir Türkiye kültürü yaratana kadar acılar devam edecek.
ZÜLFÜ LİVANELİ❤️
Bazı insanlar bu dünya için çok fazla iyi
Ondanmıdır erken gidişleri?
Dikkat edin çok kısa zamanda bir ömre sığacak iyilikler,güzellikler yapıyorlar.
Ferdi Zeyrek
Gülşah Durbay
Adnan Kahveci
Recep Yazıcıoğlu
Ve daha niceleri