Norveçli nörobilimci Audrey van der Meer, yıllar süren araştırmaların ardından şaşırtıcı ama çok insani bir gerçeği yeniden hatırlattı: Beyin, kalemle düşünür.
El yazısı sırasında parmaklar, gözler, hafıza ve mekânsal algı aynı anda çalışıyor; beynin farklı bölgeleri adeta bir orkestra gibi birlikte hareket ediyor. Klavyede ise aynı ritmik tuş darbeleri beynin çok daha sınırlı bir kısmını devreye sokuyor.
Bu yüzden elde yazmak yalnızca not almak değildir; bilgiyi zihinde yoğurmak, anlamlandırmak ve hafızaya işlemektir. Bilgisayar hız kazandırır, ama çoğu zaman düşüncenin derinliğini azaltır.
Belki de bu yüzden eskiler “yazarak öğrenilir” derken haklıydı. Çünkü bazen en yavaş yöntem, zihne en kalıcı izi bırakır: Bir kâğıt, bir kalem ve düşünmeye vakit tanıyan o yavaş el hareketi.
“Oku! Kalemle (yazmayı) öğreten, (böylece) insana bilmediğini bildiren rabbin sonsuz kerem sahibidir.”
(Alak 3-5)
Bu ülkedeki yoksulluk ve garibanlık öyle yaygın ve belirgin ki bir siyasetçi ya da politikacı olsam suçluluk duygusundan yaşayamazdım sanırım. İnsanın yaptığı iş ve sorumlulukları ile ilgili sahip olduğu hissin bu kadar aşınabilmesi çok acayip.
İş Bankası kredi borcu olanların borçlarını Gelecek Varlık isimli bir şirkete satmış. (Başka bankalar da bunu yapıyor.)
1.5 milyarlık borcu Gelecek Varlık'a 222 milyona satmış. (Aradaki fark zaten katlamalı faizdir.)
Varlık şirketi ne yapıyor?
Taciz üstüne taciz telefonları açıyor.
Borçlunun anasını, babasını, eşini oğlunu, eltisini görümcesini bacanağını sürekli arıyor.
"Ne koparırsam kârdır" diyor.
Toplamda 500 milyon tahsil etse, 278 milyon kâr elde ediyor.
Varlık şirketleri, kanuna göre kurulmuş olan ama zalimane davranan birer tahsilat ofisidir.
Bankaların bu tür satış işlemlerine son verecek bir yasal düzenleme yapılması lazım.
Kredi verirken yeterli teminat almayan bankaların riskini borçlunun anası babası evladı taciz edilmek suretiyle niye üstlensin?
Milletin kavramsal boyutu, kökeni, tarihi gelişimi, açmazları, yol açtığı sorunları ve
bir çözüm olarak çokkültürlülük ve kozmopolit düşünce konularını ele alan:
"MİLLET SORUNU" & Ulus Bağı Olarak Ortak Kültür ve Çokkültürlülük
adlı yeni çalışmam yayında:
https://t.co/YhJjPFZ9BJ
Maalesef bizde problemler genellikle son anda, sebepleri üzerinden değil sonuçları üzerinden çözülmeye çalışılıyor ve bir sorunu çözmek için ilk refleks daima bir şeyleri yasaklamak, birilerini tutuklamak ve cezalandırmak oluyor.
Şu sürükleme, sürüklenme muhabbetini bir kenara bırakıp bu katliamları yapanları en kısa zamanda yargılayıp öte aleme yollamak, bu işin şakaya gelir bir tarafının olmadığını da cümle ergen ve yetişkinlere göstermek, tartışmayı ise bilahare yine sürdürmek lazım.
derinleşen yapısal sorunlarımız var. fakat bırakın çözmeyi kavramaktan bile uzağız.
kendi ezberine tapan herkes haklı çıkma derdinde.
oysa durup düşünmeli; bilime, ehliyete ve liyakate alan açmalıyız.
ama ondan da önce sorumluların mağdur pozu kesmek yerine hesap verdiği bir düzene geçmeliyiz.
Okul şiddeti “ani” değil, önceden sinyal veren bir süreçtir.
Bir genç “kimse beni anlamıyor” diyorsa, orada sadece bir cümle değil, bir risk vardır.
Erken yaşta maruz kalınan travmalar, zorbalık, sosyal dışlanma ve dijital dünyada şiddetin normalleşmesiyle besleniyor.
Çözüm ise sadece güvenlik önlemleri değil;
empati, sosyal-duygusal beceriler ve erken farkındalık. @anadoluajansi
📌 Detaylar haberde 👇
https://t.co/uFq3SRE75G
#OkulŞiddeti #Psikoloji #Gençlik #Farkındalık #Eğitim #AnadoluAjansı
Türkiye'de evin, sokağın, mahallenin nasıl olacağına dair bir şehir teorimiz yok. Bütün mimari faaliyetimiz, başımızı sokacak bir ev ve onu elde etmek için verilen banka kredilerinden ibaret.
Yapay zeka çağında en büyük risk teknoloji değil, insanı unutmaktır.
Zeka hesaplar, analiz eder, üretir…
Ama vicdan, empati ve anlam inşa eder. 21. Yüzyılda gerçek başarı; sadece zeki ve çalışkan olmak değil, iyi insan kalabilmektir.
Eğer bilgiyi bilgelik dönüştüremezsek, veriyle dolu ama anlamdan yoksun bir dünyada sadece “işleyen sistemler” oluruz.
Gelecek; algoritmaların değil, değerleri olan insanların omuzlarında yükselecek.
Head Hunter Dergisinde 'Yapay Zeka Çağında İnsan Olmayı Koruyabilme'yi ele aldık.
#YapayZeka #İyiİnsan #Bilgelik #Empati #Teknoloji #HeadHunterDergisi
İlim; hafif meşreplikle, gevezelikle yan yana durmaz.
Talk‑show havasındaki vaaz çok dinlenir ama az tesir eder.
İlim vakarı getirir; getirmiyorsa bir problem vardır.
ilaveten: ilim tevazuyu da getirir.
çünkü insan bildikçe, bilmenin sınırları daha da genişler...
o yüzden, bir insanın gerçekten 'ilim sahibi' olup olmadığının bir ölçüsü, tevazudur.
cahil her konuda ahkâm keser...
alim ise, uzmanlık alanıyla ilgili konuşurken bile mütevazıdır.
‘Ülke’ ile ‘ilke’ arasında
aslolan ilkelerdir.
Aslolan adalettir, özgürlüktür, merhamettir; menfaatin değil erdemin izini sürmektir, asabiyet değil insaftır ve hakkâniyettir. Aslolan, ‘profesyonel’ veya ‘konjonktürel’ vicdanlılık değil, her hal ve şartta olup biteni vicdanın terazisi ile tartmaktır. Bütün bu ilkeler mucebince bakarsak, başkası yaptığında yanlış olanı, biz yaptığımızda da yanlış olarak tesbit etmek, savunmamak, bilakis yanlışın terkedilmesi için çaba sarfetmek gerekir. Yahut yanlışı bize karşı gözüken bir ülke yapınca ses çıkarıp, bize taraf gözüken bir ülke yapınca savunmaya kalkışmamak gerekir.
Vicdanı hükûmet kapısında nöbet tutan bir kamuoyundan ve buna mazeret üreten bir söylemden kimseye hayır gelmez; yönetilenlere de, yönetenlere de…
Ülkemin yanındayım” demenin yolu, ilkenin karşısında olmaktan geçmiyor velhasıl. Bilakis ülkesini seven, ilkeyi korur, ilkesel konuşur, ‘ülke’sinden ‘ilke’sine uygunluk ister ve bekler.
Ne yaparsa yapsın, haklı da haksız da olsun, her meselede ülkenin yanında olmak doğru bir ilke olmadığı gibi, ülkenin de lehine değildir. Ama her hal ve şartta ilkenin yanında olmak, dar ufuklulara ‘ülkenin lehine’ gözükmese bile, er ya da geç ülkeye de kazandıracaktır…
Metin Karabaşoğlu
@mkarabasoglu@serbestiyetweb
https://t.co/hihd8syjul
Milliyetçilik ve devletçilik reflekslerinin bazen vicdani teraziyi bozduğunu ifade eden yazar, bir ülkenin ancak ilkelere bağlı kaldığı sürece gerçek bir yurt olabileceğini hatırlatır.
‘Ülke’ ile ‘ilke’ arasında
@mkarabasoglu
İki Ses Bir Yazı
https://t.co/d4GiQqXrVi
Bir dinin başına gelebilecek en büyük felaket; ona bütün kuvvetiyle saldıran düşmanlar değil; onu aklı, fıtratı ve vicdanı yok sayarak savunan dindarlardır.
İnsanların ruh hali yazılarındaki kelimelere kadar sirayet ediyor. Bazılarının yazdıkları ruhu okşayıp teskin ederken bazılarının kavga ve nefret yüklü. Her kelimesi bağırır mı bir insanın, bağırıyor.