Fatih Altaylı’nın programında Ali Atay’ın söyledikleri sadece bir çığlık değil, adeta isyandı.
Ünlü isimlere toplumsal felaketlerde yüklenen misyonu eleştiren Atay, sistemin işlemediği noktalarda hepimizin boğuştuğu gerçeklere ayna tuttu:
“Bu ülkenin seliyle, yangınıyla, tufanıyla ben niye mücadele ediyorum abi? Eşim karnı burnunda, Maraş’a yardım götürmek için arabayı haz��rlıyoruz. Karım telefonda vinç ayarlamaya çalışıyor. Benim Maraş’ta ne işim var? Manipülasyona neden kapılıyoruz? Saat sabah 4, diğer çocuğum yukarıda uyuyor. Bu işin birimleri var, devletin birimleri var. Ama biz hâlâ elimizde kovalarla ormana koşuyoruz. Bu normal mi?”
Atay’ın sözleri, aslında hepimizin aklındakilerini cesurca dile getirdi: Neden bu ülkede felaketlerle mücadele etmek vatandaşların sırtına yükleniyor? Yardım paketleri hazırlıyoruz, o yardımlar çöplerden çıkıyor.
Koşuyoruz, çabalıyoruz, ama yine de sonuç aynı.
Sistem nerede? Birimler nerede?
Bu noktada sert bir gerçekle yüzleşmeliyiz…
Biz sadece bağırıyoruz, belalar okuyoruz, isyan ediyoruz.
Ve elimizden geldiğince yardım ediyoruz.
E sonuç ne?
Kocaman bir sıfır…
Daha ne kadar böyle devam edecek?
Ali Atay’ın dediği gibi, bu bir çelişki ve manipülasyonun sonucu.
Bu döngüyü kırmak için, hep birlikte sormamız gerekiyor: “Daha ne kadar yalnız bırakılacağız?”
Bu haykırış bir umutsuzluk değil, aksine umuda bir çağrı…
Daha etkili sistemler, gerçek sorumluluklar ve hepimizi içine alan bir çözüm arayışı için...
Çünkü artık kimsenin dayanacak gücü kalmadı…
Şiddeti, öfkeyi ve barbarlığı hayatının bir parçası haline getirmiş insanlardan artık bıktık!
CHP’li Belediye Meclis Üyesi, bir gazeteciyi ensesinden tutup yerde tekmeliyor, başında şişe kırıyor!!!
Bu neyin öfkesi?
Bu neyin kini?
Kanında şiddet dolaşan bu tipler, aramızda dolaşmasın, dolaşamasın ya!
Dünyanın en sinirli ülkelerinden biri olmamızın sebebi işte bu!
Kendine hakim olamayan, her sorunu yumrukla, tekmeyle, şiddetle çözmeye çalışan zihniyet.
Şiddeti içselleştiren, bunu “hak” gören insanlar yüzünden artık nefes almak zorlaşıyor.
Ve bu öfke kusan kişi ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılıyor!
Döven, tekme atan, şişeyle saldıran kişi, elini kolunu sallayarak nasıl dışarı çıkabiliyor?
Bu nasıl bir hukuk, nasıl bir adalet?
Bugün gazeteciyi döver, yarın bir kadını, belki de bir çocuğu…
Ceza almayacağını bilen birine kim dur diyecek?
Bu barbarlığı normalleştirenlere, sessiz kalanlara, “ama” ile başlayan cümlelerle şiddeti meşrulaştıranlara sesleniyorum:
Sizin bu suskunluğunuz yüzünden yarın sırada siz olabilirsiniz.
Şiddeti savunan ya da görmezden gelen herkes bu düzenin bir parçasıdır.
Artık yeter!
Şiddeti körükleyen herkesi, her zihniyeti lanetliyorum.
İnsan gibi yaşamak istiyoruz!
Adalet istiyoruz!
Nesi zor bunun ya, nesi zor!!!
Dün akşam #EsasOğlan’ın galasındaydım.
Aslında böyle organizasyonlara katılmayı çok sevmem ama bu diziye dair duyduklarımı beni fazlasıyla meraklandırdı.
Beni kolay kolay şaşırtamazlar ama Hadise bunu başardı. Onun yetenekli bir kadın olduğunu biliyordum ama oyunculukta bu kadar başarılı olacağını asla tahmin edemezdim.
Ger��ekten ekrana kilitledi.
Ve Seda Bakan…
Ah, o zaten her zaman zirvede bir oyuncu…
İkili öyle bir uyum yakalamış ki, enerjileri ekranın ötesine geçiyor adeta…
Esas Oğlan, iki cesur kadının cesaret ve çılgınlık dolu yolculuğunu anlatıyor.
Hata yapmaktan korkmayan bu karakterler, izlerken hem güldürüyor hem de düşündürüyor.
Bu kızların hikayesine bayıldım.
Peki ya senaryo?
İşte burada işin sihri devreye giriyor.
Meryem Gültabak ve Cihan Çalışkantürk, senaryoya adeta hayatlarını dokumuşlar. Gözlemleri o kadar keskin ve samimi ki, karakterler ete kemiğe bürünüyor.
Galada Hadise, ikiliyi sahneye çağırdığında herkes bu büyünün arkasındaki isimleri tanıma fırsatı buldu. Çalışkantürk’ün mikrofon uzatılınca şarkı söylemesini bekleyenler olarak büyük yanıldık :) Çünkü o “Biz sosyal anksiyetesi olan insanlarız” esprisiyle salondaki herkesi kahkahaya boğdu.
Ama bu müthiş ekip kadar alkışı hak eden biri daha var: Yönetmen Şenol Sönmez… Böyle bir kadroyu bir araya getirip ortaya izlemesi hem keyifli hem de dopdolu bir iş çıkarmak her babayiğidin harcı değil.
Sımsıcak bir hikaye, çarpıcı oyunculuklar ve unutulmaz bir deneyim…
Tüm ekibi yürekten alkışlıyorum.
Esas Oğlan, tam bir şaheser…
Mutlaka izleyin…
KALEMİNİ KİRAYA VEREN İNSANLAR GAZETECİ OLAMAZ…
Hoş sen bunu defalarca ispatladın Ahmetçim ama bu kez fena katmerledin…
Bu haberdeki en acı şey ne biliyor musun?
Senin için gazeteci yazmaları…
Yanlış anlama mesleğini kabullenmeyen o kadar insan var ki…
Senin için yeni küfürler bulmak lazım eskiler ihtiyacı karşılamıyor…
Keşke o teğmenler kadar sen de omurgalı olabilsen ve midemizi bulandırmasan.
Gerçi sen disiplini çok iyi bilirsin.
Yat, kalk, hazır ol, rahat…
Değil mi Ahmet?
Yahu ne demiş genç teğmenlerimiz…
Aponun askerleri miyiz mi demiş?
Yürekten bağırmış çocuklar…
MUSTAFA KEMAL’in Askerleriyiz diye…
Terbiyesiz Ahmet..
Şunu sakın unutma…
İktidarlar değişebilir…
Ama ONUR, GURUR ve HAYSİYET her daim kalıcıdır…
TSK’da eğitimini birincilikle tamamlamış bir teğmen için söylenenlere bakarım laf mı diye, bir de söylene bakarım adam mı diye?
Sonuç her anlamda ÇÖP…
HEPİMİZ sonsuza dek MUSTAFA KEMAL’in ASKERLERİ olarak kalacağız Ahmet…
Ama sen yaşamının sonuna kadar yolunu bulamamış bir gazeteci artığı olarak yoluna devam edeceksin…
Yazık…
Hem de çok yazık…
İlber Ortaylı, Teğmenlerle ilgili konuştu:
“Okullarını birincilikle bitirmişler yemin de etmişler ne varmış bunda?
Ayasofya'da hutbeyi okuyan elinde kılıç tutuyorsa burada da tutar. Bunun kavgasını çıkarmak çiğliktir, mezhepçiliktir ve çok ayıptır.”
…
Zora düştüm atlattım…
Dara düştüm atlattım… Bir başıma kaldım, atlattım…
Evim üstüme yıkıldı, atlattım…
Boğazıma düğüm ettiğiniz ne varsa, atlattım…
Dostumun düşmanlığını da atlatacağım hiç endişeniz olmasın…
Zor zamanları unuturum, düştüğümde kim ittiyse belki affeder onu bile unuturum… Ama vefa duyduğum insanları unutmam, duymadığım insanları da öyle…
Kim oradaydı kim değildi, kimin düşünmesi bile yetti, kimin aklına bile gelmedi, unutmam...
Zor zamanda olmayanın telafisi yok bende…
Sırası var, acelesi yok…
…
Bir yerden sonra yavaşlamak gerekiyormuş galiba…
Ben bunu acı bir tecrübeyle, bir kalp krizi ile öğrendim…
Vücudumun verdiği sinyalleri dinlemediğim için gözümü hastanede açtım…
Kardeşlerim Bartu ve Ecem’in zamanında müdahalesiyle kazasız belasız atlattım…
Şimdi hastanede dinleniyorum…
Yılmaz, Ecem, Zeynep ve Bartu bebek gibi bakıyorlar bana…
Çok daha iyi olacağım…
Merak eden tüm dostlara selam olsun…
Atatürk ayağa kalkar. Elini masaya sertçe vurarak, öfkeli bir sesle:
🔴Beyler, ben çiftçinin koşumluk hayvanını sattıran kanun istemiyorum. Ben çiftçinin tohumluk buğdayını sattıran kanun istemiyorum….
İlber Ortaylı:
“Her 10 Kasım sabahı hazır oluyorum. Dışarda olmak istiyorum. Sirenler çalsın, ayağa kalkalım istiyorum.
Türk Milleti Atatürk’ü asla unutmayacak.”