Halk İradesine ve Demokratik Siyasete Yönelik Müdahalelere Karşı Herkesi Ortak Mücadeleyi Büyütmeye Çağırıyoruz!
Bugün halkın seçme ve seçilme hakkına karşı ağır bir saldırı daha yaşandı.
Bu ülkenin ana muhalefet partisine, Cumhuriyet’in kurucu partisine zor kullanarak girenler, partinin delegelerinin iradesini çiğnemeye çalışmaktadır.
Yaşananlar herhangi bir parti içi mesele değil; halk iradesine ve demokratik siyasetin kendisine yönelik açık bir müdahaledir.
Yerel seçimlerde ortaya çıkan halk iradesini hazmedemeyenler; önce seçilmiş belediye başkanlarını, siyasetçileri ve muhalif toplumsal kesimleri siyasallaştırılmış yargı operasyonlarıyla hedef almış, kendileri dışındaki siyasi partileri fiilen etkisiz hale getirmeye yönelmiştir.
Cumhuriyet Halk Partisi’ne dönük “mutlak butlan” davası ve bugün parti binasına emniyet güçleri eliyle zorla girilmesi, Türkiye’de demokratik siyaset alanını bütünüyle tasfiye etmeye dönük daha büyük bir kuşatmanın parçasıdır.
Türkiye demokrasisine yönelik bu ağır müdahalenin planlayıcılarını, uygulayıcılarını ve işbirlikçilerini bu halk unutmayacaktır. Parti binalarını ele geçirerek halkın iktidara karşı büyüyen itirazını bastırmaya çalışanlar bilmelidir ki; rüzgâr ekenler fırtına biçecektir.
Bu halkı yoksullaştıranlar, işçiden ve emekçiden alıp sermayeyi büyütenler, halktan değil emperyalist merkezlerden aldığı destekle ayakta kalmaya çalışanlar şunu bilmelidir: Örgütlü bir halktan daha büyük bir güç yoktur.
Bizler emek ve meslek örgütleri olarak; bedeli ne olursa olsun demokrasi, halk iradesi ve adaletin yanında olmaya devam edeceğiz.
Başta emek örgütleri olmak üzere tüm demokrasi güçlerini ve bu ülkenin geleceğine sahip çıkmak isteyen herkesi; halklar ve emekçiler üzerinde her geçen gün daha da ağırlaşan bu kuşatmaya karşı ortak mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.
Demokrasi, adalet ve barış ancak yan yana durarak, birlikte mücadele ederek kazanılacaktır.
Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK)
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK)
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB)
Türk Tabipleri Birliği (TTB)
👇
https://t.co/7FqfGeQpm6
Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri olarak Attalos Anıtı önünde bir araya geldik.
Halk iradesine, seçme-seçilme hakkına ve demokrasiye yönelik müdahalelere karşı mücadeleyi büyüteceğiz.
Susmuyoruz, boyun eğmiyoruz!
#Demokrasi#Antalya#SES#KESK
Soma Katliamı'nın 12. yılı.
Cezaevinde hiç sanık kalmadı.
En yüksek ceza alan sanıklar, ölen her madenci için sadece 6 gün hapis yattı.
Şu anda tek tutuklu, katledilen madencilerin avukatları olan Selçuk Kozağaçlı ve Can Atalay.
Sağlık Bakanına Bir Hemşirenin Mektubu
Sayın Sağlık Bakanı Prof. Dr. Memişoğlu
Bir bebeğin ilk nefesinde, bir hastanın en çaresiz anında, bir annenin gözlerinde ki kaygısında, bir yaşlının yalnızlığında yanında olan bir hemşireyim. Türkiye’de sizin meslek yılınız kadar çalışma süresi olan fakat titri hep hemşire kalan yüzbinlerce hemşireden sadece biriyim.
Her sabah hastaneye giderken cebimde yalnızca kimlik kartımı değil, aynı zamanda insanların hayatına dokunma sorumluluğunu da taşıyorum. Çünkü hemşirelik yalnızca bir meslek değildir; yaşamı koruma ve savunma sorumluluğudur.
Ama bugün size bir hemşire olarak şunu sormak istiyorum:
Sağlık sisteminin tüm yükü omuzlarımıza yüklenmişken biz neden görülmüyoruz?
Nöbetlerde 40 yataklı bir serviste iki hemşire olarak onlarca hastaya yetişmeye çalışıyoruz. Bir yandan tedavileri takip ediyor, bir yandan hasta yakınlarının sorularını yanıtlıyor, bir yandan da eksik personelin yarattığı boşlukları kapatmaya çalışıyoruz. İki kolumuz varken bir robot mekanizması varmış gibi kollarımızın her yere ulaşması bekleniyor bizden. Bu insan��stü bir çaba değil midir?
Çoğu zaman bir bardak su içmeye, hatta tuvalete gitmeye bile fırsat bulamadan saatlerce ayakta çalışıyoruz. Varislerimizin sızısı, nörojenik mesanelerimizin baskısı, sistitlerimizin ağrısı, elimizde takılı damar yoluyla hastayı iyileştirmeye çalışıyoruz. Bu durumda ağrıdan ziyade en çok da insan olduğumuzun unutulması canımızı yakıyor, ince bir sızı ve öfke yüreğimize doğru akıyor. Aynı şikayetlerle gelen bir hastaya rapor verilirken, bize iş gücü açığı olacak diye verilmeyen istirahat raporları canımızı yakıyor, sağlıklı olmayanlardan sağlık hizmeti verilmesinin istenmesi insanlık onurumuza dokunuyor.
Bazen sabaha karşı bir hastanın hayatını kurtarmak için koridorlarda sprint gibi koşarken, birkaç saat sonra hayatının baharında bir başka hastanın kaybına tanıklık ediyoruz. Yaşamın ve ölümün duygusal yükünü 7/24 saat biz taşıyoruz. Bu yükü taşımak çok ağır geliyor bize. Pandemide de bu yük çok ağır gelmesine rağmen bizi yine görmezden geldiniz. Depresyonda olmamız, anksiyetelerimiz, duygu durum bozukluklarımız kimsenin umurunda olmadı. Psikolojik olarak desteklemek, durum değerlendirmesi yapmak yerine pandeminden kalan hasta yükünü ortadan kaldırmak için tükenmiş halimizle bize yüklenmekten hiç çekinmediniz. Kimi arkadaşlarımız bu yükü kaldıramadı ve intihar etti.
Bizleri görmediniz, sorunlarımızı dinlemediniz. Her 12 Mayıs’ta mesleğimizin kutsal olduğunu söylemeye devam ettiniz. Sizin atadığınız yöneticilerinizin belirlediği bazı meslektaşlarımıza yılın hemşire ödüllerini verip, mesleğimizin değerine bolca vurgu yapan konuşmanızı alkışlattınız. O konuşmalarınızda değindiğiniz gibi hemşireler sağlık sisteminin en büyük yükünü taşıyan, sağlık sisteminin sayıca en kalabalık meslek grubudur. Ama aynı zamanda sağlık sisteminin yönetiminde ve organizasyonunda da en az söz sahibi olan meslek grubudur.
Bu yıl Uluslararası Hemşireler Konseyi (ICN) tarafından belirlenen tema açık bir çağrıdır:
“Hemşireleri güçlendirin, hayatları kurtarın.” Bu çağrıyı dikkate almalısınız.
Çünkü güçlü hemşireler olmadan güçlü bir sağlık sistemi kurulamaz.
Ama Türkiye’de gerçeklik bunun tam tersidir.
Bugün yüzbinlerce meslektaşımla birlikte;
Hemşire yetersizliği nedeniyle bir hemşireye onlarca hastanın düşürüldüğü, sistemsel bir sorunun faturasının bile bize kesildiği kölelik çalışma düzenine mahkûm edildik,
Hemşirelik Kanunu ve yönetmeliğinin kâğıt üzerinde bir düzenleme haline getirilmesine, liyakat, kariyer ilkesinin nepotizmle, particilikle değiştirilmesine tanıklık yapıyoruz,
Uzayan nöbetler, kesintisiz mesailer ve yoğun iş yükü ile tükenmişliğe sürüklendik, yıllık izinlerimiz dahi koşula bağlandı, dinlenme hakkı lütuf oldu, hasta çocuklarımıza refakat ederken bile yıllık izinlerimizi kullanmak zorunda bırakıldık, aile birliğimiz bozuldu, sosyal yaşantımız sürdürülemez hale geldi,
Sağlık hizmetinin merkezinde olmamıza rağmen karar mekanizmalarından sistematik olarak dı��landık, gençlerin deyimiyle “ghost” landık,
Mesleki sorumluluklarımız sürekli artarken, daha çok iş üretirken ekonomik haklarımız sürekli geriye doğru gitti ve yoksullaştık,
Sağlıkta şiddetin en görünür mağdurları haline geldik,
Liyakatten uzak yönetim anlayışı nedeniyle mesleki saygınlığımız yönetici egolarının altında ezdirildi,
Biyolojik, fiziksel ve kimyasal riskler nedeniyle en yüksek risk grubunda yani çok tehlikeli sınıfta yer alan hastanelerde güvensiz sağlık ortamlarında çalıştırıldık; pandemide hastalandık, depremlerde enkaz altında kaldık.
Bütün bunlar yalnızca hemşirelerin sorunu da değildir. Hizmet verdiğimiz toplumun da sorunudur. Çünkü bir hemşire aynı anda çok fazla hastaya bakmak zorunda kaldığında yalnızca kendisi değil, hasta güvenliği de risk altına girer, nitelikli sağlık hizmeti veremez. Yeterli sayıda, güvenceli istihdam edilen hemşireler, hastanın bakım ve tedavi sonuçlarında olumlu göstergeleri artırırlar. Bunları siz de çok iyi biliyorsunuz. Biz hemşirelerin güvenli çalışma ortamlarının oluşturulması talebi aslında daha güvenli bir sağlık hizmeti üretme talebidir aynı zamanda.
Bugün Türkiye’de birçok hemşire mesleğini bırakmayı ya da başka ülkelere gitmeyi düşünüyor. Daha iyi bir ücret için mi? Hayır. Daha insani çalışma koşulları için mesleğini, sevdiklerini, çabalarını geride bırakmayı tercih ediyor genç hemşireler. Biz bu mesleği insanların hayatına dokunmak için seçtiğimizde bizlerin insan olduğumuzun göz ardı edileceğini hiç düşünemedik. Kendimize sağlık savunucuları derken kendi sağlımızı koruyamamak çok onur kırıcı bir durum bizim için.
Yine de insanca çalışmak, insanca yaşamak ve mesleğimizin saygı görmesini istemek en temel hakkımızdır. İnsanlık onurumuz yaşama bağlı tutuyor bizi.
Bizler şunu istiyoruz;
Yeterli sayıda, güvenceli hemşire istihdamı
İnsani çalışma koşulları.
Şiddetten uzak güvenli hastaneler.
Mesleğimizin bilgi ve emeğine yakışan ekonomik, özlük ve sosyal haklar.
Ve sağlık politikalarında söz sahibi olma hakkı.
Çünkü biliyoruz ki:
Hemşireler güçlenmeden sağlık sistemi güçlenmez.
Saygılarımla,
Bir hemşire.
Hemşireleri Güçlendirmek, Sağlığı Güçlendirmektir: https://t.co/yPeqHhCc4U
Aile Hekimleri @saglikbakanligi sekreteri değildir. 182 ve MHRS dolu randevularda aile hekimlerine yönlendiriyor. Hekimin görevi gerek gördüğünde sevk yapmaktır, randevu almak değil. Hastalarımız mağdur olduğu gibi, hekimlerinde iş yükü artmakta,kapılarında yığılma yaşanmaktadır.
Aile hekimi @saglikbakanligi sekreteri değildir. Bakanlığın içinden ��ıkamadığı, hastaların mağdur olduğu hastane randevularını almak gibi bir görev tanımları yoktur. Hekim sevkini yapar, hasta istediği hastaneye, sevkinin yapıldığı branşa,istediği saatte randevu alabilmelidir.
Meslektaşlarımızdan özellikle İstanbul’da #kızamık vakalarının artış gösterdiğine ilişkin bildirimler geliyor.
Sağlık Bakanlığı, kızamıkla ilgili güncel verileri ivedi olarak toplumla paylaşmalıdır.
Gerçek sorumluların yargılanmasını,
İşçinin değil, kârın öncelendiği bu kapitalist çarpık düzenin değişmesini istiyoruz.
Bir daha Somalar olmasın diye, dayanışma ile mücadelemizi sürdüreceğiz.
Türkiye tarihinin en büyük işçi katliamı olan Soma faciasının üzerinden 12 yıl geçti. Yitirdiğimiz 301 maden işçisinin acısı yüreğimizde yerini koruyor.
Soma Katliamı bizzat iktidar temsilcilerinin “kaza”, “kader”, “fıtrat” söylemleriyle normalleştirildi. Katliamda asli sorumluluğu bulunanların birçoğu yargılanmadı. Yargılananlar ise birer birer salıverildi, davada tek bir tutuklu sanık kalmadı. Türkiye tarihinin en büyük maden katliamıyla ilgili davada, en uzun süre cezaevinde kalan sanıklar bile her bir ölen işçi için yalnızca 8 gün hapis yatmış oldu.
Yaşamını yitiren maden işçilerinin yakınları ve iş arkadaşları, adalet talep ederken ya bürokrat tekmesi ya da biber gazı ile karşılık aldı. Avukatları Can Atalay ve Selçuk Kozağaçlı tamamen siyasi gerekçelerle yıllardır hapiste.
Evet; yitirdiğimiz 301 maden işçisinin acısı yüreğimizde yerini koruyor.
Fakat katliamda sorumluluğu bulunanların aklanmasının, adalet arayışının karşılıksız bırakılmasının yarattığı öfke de bilincimizde yerini koruyor.
Soma Katliamı Davası’nda adalet yerini, Soma’da ve tüm maden ocaklarında emeğin hakkı karşılığını bulana kadar mücadelemizi ve dayanışmamızı sürdüreceğiz.
Sağlık Bakanına Bir Hemşirenin Mektubu
Sayın Sağlık Bakanı Prof. Dr. Memişoğlu
Bir bebeğin ilk nefesinde, bir hastanın en çaresiz anında, bir annenin gözlerinde ki kaygısında, bir yaşlının yalnızlığında yanında olan bir hemşireyim...
https://t.co/aNUizanwif
“Basın bir ulusun ortak sesidir.” – Mustafa Kemal Atatürk
Gerçeğin özgürce dile getirildiği, fikirlerin baskı görmediği, kalemlerin korkmadan yazabildiği bir Türkiye umuduyla; kamuoyunun sesi olan tüm basın emekçilerimizin #DünyaBasınÖzgürlüğüGünü’nü kutluyoruz.
#GelecekGüvencesi
#ÇağdaşYaşamıDesteklemeDerneği