Bu sabah Silivri’ye giderek babamı ziyaret ettim. Kendisinin direnci ve morali çok iyi.
Babama yaptığım ziyaret sonrası laboratuvara geldim.
Takdir edersiniz ki İTÜ’de Fizik yüksek lisansı yapmak oldukça zor. Özellikle şu sıralar tezime epey bir vakit harcıyorum.
Tezle ilgili ölçüm yaparken kısa süreliğine bir ara verdim ve o esnada benimle alakalı ilginç bir paylaşıma denk geldim.
Açıklamaya bile gerek yok ama avukatlarım hukuki girişimi yapacaklar.
Ayrıca ben çayı limonla değil, sade ve şekersiz içerim.
Sevgiler…
Testi pozitif çıkan isimler fıldır fıldır gezerken, Dilek Kaya İmamoğlu'nun kardeşi Ali Kaya TEST SONUCU NEGATİF OLMASINA RAĞMEN neden 4 aydır tutuklu?
Ekrem İmamoğlu'nun kayınbiraderi Cevat Kaya'nın İBB davasında savunma metni ve ardından Ekrem İmamoğlu'nun soruları (Tam hali)
Mahkeme Başkanı: Cevat Bey, sizde de yine aynı şekilde örgüt üyeliği iddiası var. Eylem planı yok. Savunmanız hazırsa buyurun.
Cevat Kaya: Sayın Başkanım, kıymetli heyet, kıymetli savcımız; bizler, uzun zamandır ticaret yaptığımız için, böyle mutabakat yapamadığımız sorunlu alışkanlıklar olduğu zaman en sonunda deriz ki; "Yanlış hesap Bağdat'tan döner." Şu hesapları yeniden bir görelim; ne zaman başladık, bugüne kadar ne aldık, ne verdik? O yüzden şu anda Bağdat'ta olduğumuzu düşünüyorum. Bu hesabı birlikte inşallah çözeceğiz Sayın Başkanım. Sizler Türk milleti adına yargılama yapan yargıçlarsınız. Öncelikli olarak iddianameyi, yani bunu da söylemek istemezdim ama gerçekten ortada anlamsız bir iddianame ve anlamsız bir tutuklama süreci olduğu için, bunu da sizin vicdanınıza havale ediyorum.
26 Nisan 2025 sabaha karşı ikametgâh adresimden, yani resmi konutumdan, bir şafak operasyonuyla —artık adı öyle oldu— yani sabah saat 5'lerde falan kapım şiddetli bir şekilde çalınarak uyandım. Gelen polis memurlarını saygılı bir şekilde hiç bekletmeden, anında, "5 dakika bekle, 10 dakika bekle" yapmadan iki katlı evimden alt kata inerek kapıyı açtım ve salona kendilerini buyur ettim. Kendilerine oturma alanında çay, kahve, su vesaire ikram ettim. Konu İBB kapsamında denildi. "Peki," dedim, "benimle alakalı nedir? Ben İBB'de çalışan değilim, İBB'de bir iş yapmıyorum, alt yapıcı değilim, üst yapıcı değilim. Benimle alakalı olan konu nedir?" diye sorduğumda bana, "Gidelim, gittiğimiz yerde öğrenirsiniz," dediler. Daha önce başıma gelmediği için bağlı bulunduğumuz karakola falan gideceğiz ve oradan da bir ifade verip geri döneriz diye düşündüm.
Fakat işin şekli daha sonra değişti. Hastane kontrolü vesaire derken Vatan Emniyet'e gittik. Alt kata girdik, orada sağımda solumda iki polis memuru vardı. Ben de orada oturuyorum. O ara polis memuru telefonunu karıştırırken, "48 kişi toplamda," dedi. Ben de kulak misafiri oldum. "Ne 48 kişisi?" dedim. "İşte bugünkü gözaltılar," dedi. "Nerede o insanlar?" dedim. "Bak önünde böyle dizilmişler, hepsi ayakta bekliyorlar," dedi. Orada teslim alıyorlar vesaire. Ben dedim ki; "Bunların hiçbirini tanımıyorum." Eğer bu bir operasyonsa, örgütse, yolsuzluksa veya başka bir şeyse, bu 48 kişinin içinden benim de tanıdıklarımın çıkması, ortak bir şeylerin olması lazım diye düşündüm. Ama nitekim tabii böyle bir şeyi kimseyle paylaşmıyorum. 4 gün boyunca Vatan Emniyet'te kaldım Sayın Başkanım. Vallahi bilmiyorum.
Bizler sanayici olarak işe birini alırken, mesleği mühendisse sorarız: "Sen mühendis olmuşsun ama nerelerde çalıştın? Ne yaptın? İşletmenin içine girdin mi? İşletmenin tozunu yuttun mu? Yemekhaneye giriyor musun? Yemekhanede insanların şartlarını görüyor musun? Fabrikanın içinde çalışan insanların çalışma şartlarını gidip görüyor musun? Aynı şartlarda sen çalışabilir miyim?" şeklinde sorular soruyoruz ve onlardan devamlı bu işleri denetlemelerini istiyoruz. Şimdi ben de şunu söylemeye çalışıyorum: Sizlerin tabii ki görevleriniz var, mesleğiniz var; bunları yapıyorsunuz. Ceza hakimisiniz, savcımız ceza savcısı. Ama bu insanların tutulduğu Vatan Emniyet'teki yerleri mesela hiç gidip görme imkânınız, şansınız veya böyle bir niyetiniz var mı bilmiyorum. "Bu insanları biz oraya gönderiyoruz ama burası nasıl bir yerdir, ne oluyor burada?" diye biliyor musunuz? Çünkü bizler size bağlıyız. Şu anda ben sizin kontrolünüzdeyim. "Oturun," diyorsunuz oturuyoruz, "kalkın," diyorsunuz kalkıyoruz, "aşağı inin," diyorsunuz iniyoruz, "yukarı çıkın," diyorsunuz çıkıyoruz.
Dolayısıyla çok kötü koşullar vardı orada. Yerler toz ve pislik içerisindeydi. Ben polis memuruna "Bana bir süpürge ver, hiç olmazsa şu ön tarafımı bir süpüreyim," dedim. Yok, süpürge bile vermedi bana. Yerde muşambadan yapılmış yatak gibi bir şey vardı, onun üzerinde idare ettim. Sabah o demir panolardan içeri su veya bir sandviç sokuluyor. Sandviç içinde mayonez, sapsarı bir kaşar peyniri... Zaten içi yenmiyor, kabuğunu zorla sıyırıp işte suyuyla beraber öğünü geçiştirmeye çalışıyoruz. Orada 3 gece geçirdik. 4. gün zaten adliyeye geldik. Adliyenin aşağısı da zaten ayrı bir macera. Sonra 7. kata çıktık; orası da insanların özgürlüğünü elinden almak için bekleyen bir yer, benim tabirimle öyle.
Tutuklama şartları şu anda önümüzde duruyor Sayın Başkanım, Sayın Savcı. Ben Savcı Bey'e hangi ifadeyi vermişsem, Sulh Ceza'daki hakime de aynı ifadeyi verdim. İkincisi, Sulh Ceza Hakimi ile Savcı Bey'in ifadeleri de aynı; bugün yazdıkları iddianame de aynı, üzerine hiçbir şey konmamış. Ama ben 13 aydır işimden, ailemden, her şeyimden mahrum ve yoksun bir durumda cezaevinde tutuluyorum. Neden Sayın Başkanım? Siz söylüyorsunuz; eylemim yok. Ekrem İmamoğlu’na doğrudan bağlı örgüt üyesiymişim. Peki, ne yaptım ben mesela? Ekrem İmamoğlu ile direkt ona bağlı örgüt üyesi olabilecek ne yaptım? Hangi eylemde bulundum? Nerede yanlış yaptım? Nerede onunla birlikte hareket ettim? Veya o bana bir talimat göndermiş mi, göndermemiş mi? Ben ona bir talimat vermiş miyim? Veya onun verdiği talimatlarla gidip herhangi bir ilçe belediyesinde, herhangi bir milletvekiliyle, herhangi bir yerde bir iş bitirip ihale mi aldım, ihale mi verdim? Oradan para kazanıp para mı getirdim, sisteme mi koydum? Veya işte "sistem" dediniz de şablonu bana bir göstersenize, neyse.
Ben büyük işler yaptım; bunları da anlatacağım size Sayın Başkanım. Ama gerçekten 2,5 aydır buraya gelip gidiyorum. Sizleri de bu arada çok dikkatli dinliyorum; hareketlerinizi, az da olsa konuşmalarınızı dikkatlice takip ediyorum. Bu arada çok da gözlemciyimdir. Çok insanla görüştüğümüz, işçi çalıştırdığımız ve yurt dışında 3.000 kişiyi yönettiğimiz için —ki içinde Rus’u, Kazak’ı, Tatar’ı, Özbek’i vardı— onları bir arada yönetmek biraz maharet istiyor Sayın Başkanım. Dediğim gibi, beni hiçbir neden yokken gelip evimden aldılar, Vatan Emniyet'e götürdüler. 3 gecemi orada geçirttiler. 4. gün akşamı, 29 Nisan 2025 tarihinde tutuklattılar ve doğrudan Silivri Cezaevi 9 No’luya götürdüler. Tabii bu süreç benim için çok farklı ve hiç ummadığım bir süreçti. Beklemediğim bir şeydi; çünkü bir şey yaparken "Ben bunu yapıyorum ama karşımda da bak bununla böyle bir karşılaşma imkanı vardır," diyerek göz ardı etmezsiniz. Bizi içeriye, koğuşa koydular. Sonra hemen bir revire gitmek istedim. "Bana bir sakinleştirici ilaç verin, kendimi rahatlatmak için biraz kullanayım," dedim. Öyle bir şeye başladım, iyi de geldi; beni biraz sakin tuttu.
Bu süreç bugün itibarıyla, Sayın Başkanım, 13 ay oldu. 26 Mayıs olursa bu işler bitmiş olacak. Ama ay ve gün olarak tabii aylar farklı oluyor. Neyse, çok önemli değil; zaten içeride bayağı alacağım birikti, onu bir gün aşağı bir gün yukarı çok fark etmez. Tabii bu süreç içerisinde ben kendimi bildiğim için polis memurlarına, "Telefonunuz," dediklerinde çıkardım verdim. "Şifresi budur," dedim. Kapattı, açtı, incelemesini yaptı. "Buyurun," dedim. Çünkü düşündüğüm tek şey şuydu: Telefonumu vermezsem kötü niyetli bir savcı veya polisin karşısına çıkıp, "Sen telefonunu vermiyorsun, demek ki sende bir şey var," diyerek beni yokuşa sürmesini istemedim. Bu yüzden telefonumu da her şeyimi de teslim ettim. Bugün geldiğimiz noktada, telefonumun dışında ellerinde hiçbir şey yok. Var mı başka? Ne var bekleyen telefonumda? Yani beni buralara kadar getiren, 380 gündür beni burada tutsak eden telefonda ne var?
Bu arada Sayın Başkanım, "48 kişi" dedim ama bunlar zaman içerisinde 405-410 kişiye ulaştı; tutuklu veya tutuksuz. Bunların içinde tanıdığım insanlar kısıtlıdır. Bir tanesi eniştem Ekrem İmamoğlu, diğeri Hakan Bey; yani böyle senede bir kere de görmüş olsam 1-2 kişi var, başka da kimse yok. Onlarla da burada tanıştık; çok iyi insanlar gerçekten. Tek bir faydası belki bu oldu; burada güzel insanlarla tanıştık. Peki, bu mesajlarda ne var? Bana bu süreci yaşatan nedir? Yıl 2022 olabilir. Bir arkadaşım geldi —bunlar hep eş dost işleri olur ya Sayın Başkanım— ben bir iş adamıyım, sosyal bir konumum var, bir yandan da akraba bağım var. Bize gelip, "Şöyle olsa şu olur mu, şunu yapabilir misin?" diye soruyorlar. Bunların 100 tanesinden 90'ına, "Biz bu işlere karışmıyoruz," diyoruz. Çünkü bu ciddi bir konu, yanlış anlaşılma olur vesaire diye aile içerisinde söz birliği yapmış durumdayız.
2021-2022 yıllarında bir arkadaşım geldi. "Habipler tarafında büyük bir arazim var, Yavuz Sultan Selim yoluna yakın," dedi. "Ben buranın planını hazırlayayım, İSPARK'a vereyim, İSPARK işletsin," dedi. Ben iş adamıyım; eğer her iki taraf için de menfaatli, trafiğe de faydası olacak mantıklı bir şeyse "Tamam," dedim. Talep edilen şey sadece "Bana bir görüşme ayarlar mısın, gidip konuşayım" konusudur. Ben de bunu Ertan Yıldız'a —ki kendisiyle çok samimiyetim yok— ilettim. Son 10 yılda 3 cenazemiz oldu, kendisi bu cenazelerde Ekrem Başkanımızın yanında gelen biridir. Oradan telefonumuzu aldılar, bir merhabamız oldu. "Ertan Bey bir toplantı ayarlasın, siz gidip konuşun," dedim. Mevzu bu. Ertan Bey bu konuyla alakalı bana dönüş yapmadı. Ben de kendisine yazdım; "Bir konuyla alakalı dönüş yapmadınız," diye. Mesaj burada kaldı, zaten o da cevap vermedi. Sonra ben unuttum; yurt dışına gidiyorum, ihracatımız var, başka işlerimiz var. Böyle bir olay gündeme gelince avukatıma "Bir baksana ne oldu?" dedim. Meğer bunlar bir zaman sonra İSPARK ile görüşmüşler, şartlar uymamış ve konu kapanmış. Sonra iddianamenin bir yerinde "Bu arazi bana ait," deniyor; altına da "O araziyi ben kiraladım," diye yazılmış. Malum kişi de bir beyan vermiş, orada da kendisinin kiraladığını söylemiş. Böyle saçma sapan bir senaryo işte. Neticede mesajın bir tanesi bu; bu yerle vesaireyle benim hiçbir alakam yok. Sadece insanlık için, insaniyet yapsınlar diye. Başka bir şey yok.
Ne zaman olmuş? 2022 veya 2023 diyelim. Sonra bir mesaj daha; bu da 2023 yılına tekabül ediyor. Yani senede bir tane. Sayın Başkanım, şunu açıklıkla söylemek istiyorum: Eğer o tarihten sonra Ertan Yıldız ile başka bir mesajım olsaydı, onu da iddianameye yazarlardı. Madem ben Ertan Bey ile beraber iş takibi yapıyorum, o tarihten sonra ne benim ona attığım bir mesaj var ne de onun bana yazdığı bir mesaj. Başka bir konuyla alakalı da bir iletişim yok. Öyle değil midir?
Sonra başka bir konu; sanırım 2023'ün sonlarıydı. Fabrikaya gidiyorum, sabah kapıda biri bekliyor. Topkapı tarafında bir büfesi varmış. Geliyor, "Biz buradan 4 aile geçiniyoruz. Burası yıktırılacakmış, süresi dolmuş. Kontratın uzatılması lazım. Bize yardımcı ol, destek ol; mağdur olacağız," diyor. 1 gün böyle, 2 gün böyle, 3 gün böyle... 4. gün yine toplandık. "Kardeş," dedi, "Murat Bey (Yazıcı) var, Emlak Daire Başkanı." Ben kendisini tanımıyorum, Kaan Bey'i falan da tanımıyorum; Murat Bey ile de zaten burada tanıştım. "Murat Bey var, ona bir söylersen belki olur," dedi. "Zaten mahkeme sona gelmiş, içeride malzemelerimiz var. Bize 6 ay - 1 sene yasal bir süre versinler, biz de mağdur olmayalım," diye rica etti. Ben de Murat Bey’e yazdım; "Böyle böyle bir durum var, yasal bir şeyler yapılabilir mi?" diye. O da bana cevap vermedi. Verseydi zaten orada yazardı Sayın Başkanım. "Cevat Bey, sen Ekrem Bey’in dayısısın; gel tabii, sen dersen yapmaz mıyız?" falan demedi. Bu da öylece kaldı. İfademde de söyledim: Bunlarda ne var? Ben yazmışım, karşı taraf cevap vermemiş; ne önemi var? Ki yazdıklarımda da bir şey yok.
Bundan başka ne vardı? Biz tekstil ve kumaş üretiyoruz Sayın Başkanım. Müşterilere malı peşin veya 30, 60, 90, 120, 180 gün vadeli satıyoruz. Uzun vadeli satışlarda çek alıyoruz; kısa vadeli olanlarda ise günü geldiğinde firma bize havale yapıyor. Merter’de yıllardır çalıştığım bir firma var; kumaş satıyoruz, yüklü de bir alacağımız birikti. 2-3 aydır ödeme alamıyordum. "Çek ver," diyorum "yok" diyor; "şunu yap," diyorum "yok" diyor. Bir gün beni Eyüp’te bir kafeye çağırdı. Gittim; "Bak Cevat," dedi, "ben sana zarar vermek istemiyorum." Zaten kendisini de savcılığa davet edip ifadesini almışlar, benden aldığı kumaşların faturalarını istemişler; o da getirmiş. Konkordato almayı planladığını söyledi. "15 yıldır Beylikdüzü Belediyesi'ne et ürünleri satıyorum," dedi. Göktürk’te büyük bir hayvan çiftliği ve kesim alanı var; internete "Sütçü Yusuf" diye yazarsanız görürsünüz. "Oradan alacağım var ama paramı ödemiyorlar," dedi. Allah’tan ödememişler ki o parayı en azından kurtarmış olduk. Biliyorsunuz, belediye daha evvel kimdeydi, şimdi kimde... O adamı oraya ben götürmedim ki; daha önceki yönetim döneminde çalışmaya başlamışlar zaten. Ben de "Bir bakayım," dedim. Şirkete gidip durumu anlattım. Dediler ki; "Noterden hem belediyeyle hem firmayla akit yapalım, oradaki alacağını bize temlik etsin." Gittik, belediye de "Tamam," dedi. Notere gidildi, alacaklı firma alacağını bize temlik etti; bu evraklar, noter sözleşmesi, tahsilat makbuzları hepsi size sunuldu. Konu bu kadar. Biz o paramızı alana kadar —madem dayıyım falan— paramı hemen vermediler; 6. ayda başladık, ertesi yılın Nisan-Mayıs aylarında ancak bitirebildik. Bugün piyasada %50-60 faiz var; düşünün ne kadar paramız çöpe gitti.
Bir diğer konu; ben Türkiye Futbol Federasyonu'nda (TFF) başkan vekiliydim. Mehmet Emin Birpınar da başkanımızdır, bilirsiniz. Güzel çalışmalara başlıyordu. Federasyona toplantıya gidip gelirken bir gün yoğun yağmur yağmış, yol tıkalı, arabalar zor geçiyor. Bayağı bekledim. Yanımda da federasyona getirdiğim yabancı bir misafir var. Hatta "Orada Cevat Kaya’nın ne işi var, bunu buradan çıkarın," diye talimat bile verilmiş. Orada dediler ki; "Burası Şile Belediyesi’ne bağlı değil, İBB’nin sorumluluğunda." İyi de ben vatandaş değil miyim Sayın Başkanım? Yol bozuk; rica edeceğim, yapsınlar. Cevat Bey’in bununla ne alakası var? Yol bakımdan Ayhan Bey diye biri varmış, ona mesaj attım: "Ayhan Bey, burada bir mağduriyet var, ben de geçemedim, şunu yapın," dedim. Bunu da dosyaya eklemişler. Ne yapacaktım yani? Bu suç mu Sayın Başkanım? Başka ne var? İşe alınma, alınmama, adam koyma... İşe adam koyarak ben ne gelir elde edebilirim? Benim işim İBB’ye adam koymak mıdır? Binde bir denk gelir; "Bakın, işinize yararsa değerlendirin," dersiniz, insanidir. Mevzu bu.
Bir de "zenginleşme" meselesi. 2021-2025 arası aşırı zenginleştiğimi iddia ediyorlar. Ama altında bir dayanak var mı? Yok. "Zenginleştin" diyorsan altına bir şey koy; nereden aldım, ne yaptım? Mesela, iyi ki Allah korumuş beni. İstanbul’da Beylikdüzü bölgesinden gidip 50-100 tane daire satın almak benim için zor bir şey değil. %20 peşin verip kalanını 60 ay vade yapsam, "Al sana senetler, çekler" desem alırım. Basit bir şey.
Allah korumuş beni. Yoksa vallahi buradan herhalde müebbet almadan dışarı çıkamazdım; yani öyle bir durum. Zenginleşmişim... Evet efendim, biz zaten zenginiz. Zaten zengindik, zaten varlıklıyız; Allah’a çok şükür. Bu tabii insana göre değişir; siz de birine göre zenginsiniz. Bu göreceli bir konu ama bunların hepsi bu dünyada kalacak, biz bu dünyadan bir şey götürmeyeceğiz. Tek götürecek olduğumuz şey kul hakkıdır. Kul hakkı yemek çok tehlikeli bir şey Sayın Başkan.
Burada bir Cevat Kaya’yı 380 gün dört duvar arasında hücreye tıkıp, orada bir fare gibi, kedi gibi —ne düşünürseniz düşünün— bekletmek çok tehlikeli bir şey. Bunun hakkı çok büyüktür. Bilmiyorum, hani birileri belki bir fetva da verebilir; "Siz görevinizi yapıyorsunuz, ben şüphelendim ve içeri attım kardeşim," diye düşünebilirsiniz ama öyle değil o iş. O iş, önünüzde yazan kâğıt bunu gerektiriyor mu, gerektirmiyor mu? O, oradadır; oradan bellidir Sayın Başkanım. Kusura bakmıyorsunuz değil mi Sayın Başkanım? Ben 380 gündür boynumda iple beraber dört duvarın içinde bugünü bekliyorum, sabrediyorum yani. Bugüne geleyim de bir şeyleri anlatayım diye bekliyorum. Normalde bir sıralama yapıldı; ben "sıfır eylemli" bir insanım ama tutukluyum. Sıfır eylem... Benim ilk başta ifade vermem lazımdı; hak olan buydu Sayın Başkanım. Bir başkası şunu yapmış, bunu yapmış... 10 kişinin önüne onu alıyorsunuz, adamın ifadesi pazartesiye bile kalmadı. Belki o zaman ben ifademi verseydim, siz beni görünce ikna olacaktınız ve bırakacaktınız. Belki ben burada fazladan 25 gün bu hapishanede yaşamayacaktım Sayın Başkanım. Yanlış mı?
Şimdi Sayın Başkanım, babam Fehmi Kaya 1934 doğumlu. 1955 ile 1960 yılı arası İstanbul'da Kocamustafapaşa'da atkı dokumacılığı yapmak için gurbete çıktı. Rahmetli annemle evlendi, evlendikten 3 5 ay sonra gurbete çıktı. Biz Trabzon Çarşıbaşı'nın Kovanlı köyü var, sahilden 12 kilometre yukarıda. Bilmiyorum Karadeniz'e gittiniz mi hiç? Oraları biliyor musunuz? Bilemiyorum. Yani yayla görünüyor, yarım saatte yaylaya çıkıyoruz diyorum, dağın eteği. O şart koşullarda evlerine gittikleri zaman bir tane kaşıkları vardı sayın başkanım tahta kaşık. Bir kaşıkla bir annem yiyormuş, bir kendi yiyormuş. Burada 5 yıl, 2 yıl gitmeden, daha evlenmiş 2 yılı gitmeden 2 yıl gurbet yapıp tekrar gidip tekrar gelip; yani masraf olmasın, yol parası şu parası bu parası deyip hayata adımlarını atıyor. Anneciğim de köyde o eski köy evlerinden, evin altında inek besleyerek, peştamal dokuyarak bizim yerli, yerel şeyler var peştamal keşanlar var Karadeniz'de kullanılan, tabii şimdi artık bu yeni şeyler çıkınca onların modası geçti daha kullanılmıyor. Onları, onları dokuyor annem de. O da onun geliriyle evi geçindiriyor; hatta para da biriktiriyor. Babama yardımcı olmak için para da biriktiriyor.
1960 yılında ihtilal oluyor. İhtilal olunca tabii bunları kendi anlatıyor babam. İhtilal olunca Menderes ihtilali, moralimiz bozuldu oğlum diyor; döndük geldik. Ne yapacağız? İlçede peştamalclığa başlıyor babam. Bunun peştamal yapması için ne lazım? Boya, iplik. Bu nerede satılıyor? İstanbul'da. Nerede satılıyor? Sümerbank'ta. Buralardan gelip mal alıp, Mahmutpaşa'dan, Tarakçılar'dan mal alıp Çarşıbaşı'na getirip annemin evde dokuduğu peştamalı başka evlere fason dağıtarak aynı şekilde yani 50 hane, 70 hane, 100 hane diyeyim sayın başkanım; dağıtarak peştamal keşancılığa başlıyor. O 27 par, yani 27 köy derler bizim orada; bütün yani aşağı yukarı %60'ını evleri kendine bağlıyor babam. Bütün Karadeniz sahillerinin, hani Çorum'undan, Sinop'undan, Merzifon'undan gel bu tarafa Erzurum işte Gümüşhane, Kelkit oralara kadar dağıtım yapıyor. Neyle? Mercedes arabası yok, kamyon da yok; o gün şartlarında ne bulmuşsa malları toparlayıp getirip herkese dağıtıyor.
İşte hani bugün şimdi şeyler yapıyorlar ya; aslında bir yenilik yok dünyada, eski işlerin modernize edilmiş hali var. Şöyle; şimdi Migros atıyorum, Carrefour vesaire filan büyük raflar yapıyor, diyor ki: "gel" diyor "Pınar ol" diyor "buraya kumaşını koy" diyor, "haftada bir gel kontrol et" diyor "satılanın parasını al, yerine yenisini koy git." Babam bunu o zaman yapıyormuş. İnsanlara dağıtıyor peştamalını keşanını, "sende dursun emanet." 15 gün sonra tekrar gidiyor yine malla beraber, satılanın parasını alıyor yerine yenisini koyup geri geliyor. Şimdi bu işler böyle devam ederken tabii babam Allah razı olsun ileri görüşlü, gerçekten yani böyle böyle değil yani.
Tabii biz köyde, ben köyde doğdum. En son sevgili kardeşim Dilek'e kadar herkes köyde doğdu, biz 10 kardeşiz tek anne. 9 kardeş olarak Trabzon'a göçtük. Göçerken de öyle değil yani, babam Trabzon'un merkezinde eski Rumlardan kalma ahşap bir bahçeli ev satın alıyor. Bizi öyle getiriyor. Sene 1972. Tabii aradan 10 sene geçmiş, 60'ta geliyor ticaretine başlıyor ve o zaman sürecinde parasını alıyor ve artık hamleler başlıyor. Biz köyden artık, babam böyle der ben de tavukları kümeste bıraktım da çıktım "burada yaşanmaz" dedi "durulmaz" dedi, "yani iş yok güç yok işte ticaret vesaire filan." Sonra Trabzon'un merkezi var, Semerciler Caddesi, Kemeraltı denen bölge var; bunu şöyle tarif edebilirim size; hani her şehrin bir önemli caddeleri var, İstanbul'un Mahmutpaşa'sı gibi diye şey yapalım; oradan bir tane dükkan satın alıyor. Ağabeyim de o vakitler 13-14 yaşlarında filan. Ben de ilkokula filan gidiyorum. O dükkanı ağabeyime bırakıyor. "Sen" diyor "gece okuyacaksın" -gece liseleri var o zaman- "gece okuyacaksın gündüz mağazada çalışacaksın." Babam yine peştamal işine devam ettiriyor.
Devam ediyoruz. Sonra tabii bizler ufak ufak çalışmaya gidiyoruz. Sabah okula gidiyorum, mağazaya geliyorum, müşterilerle ilgileniyorum; ticaretin içindeyiz. Derken ticareti, kazanmayı, işi ve halkı tanıyoruz. Derken mağaza sayımız 3'e çıkıyor. Artık orada toparlanınca ve peştemal işi yavaş yavaş modasını kaybedip kadınların kullanımı azalmaya başlayınca bir değişim sürecine giriyoruz. Babam diyor ki —bu arada 1980 yılına geliyoruz— "Ben İstanbul'a gidip ipliği satın alıp Trabzon'a getiriyorum. Şimdi oraya gideceğiz, iplikçilik yapacağız; bu ipliği orada biz satmaya başlayacağız." Babam ve 2 arkadaşı ortak bir şirket kuruyorlar: Anadolu İplik Şirketi. Tarakçılar'da Nasır Han vardır Mercan’da. Oraya geliyorlar, bir yazıhane tutuyorlar. 1984 yılı civarıydı; "Belli bir yerlere geldik, artık herkes kendi işine baksın," diyerek ortaklığı bitirdiler. Aslında çoğunu babam oraya götürmüştü; sonra herkes ayrıldı. Biz de babamla yalnız başına başladık. 1985 yılının sonlarına doğru babam bana, "Trabzon'daki mağazaların birini kapatın, sen gel," dedi. Ben de yanına geldim ve onunla beraber çalışmaya başladım. 1990'da bir askerlik sürecim oldu, sonra döndüm. Bu arada bütün mağazaları kapattık.
Küçük kardeşim Ali —o da şu anda tutuklu Sayın Başkanım— maalesef o da tutuklu. Şimdi diyeceksiniz ki; "Bu sizin hakkınız..." Ama sizlerin de kardeşleri var değil mi? Allah sağlık, sıhhat versin. Bir iftiracı bayanı aldırıp bir şeyler attırmak; sonra o bayanın "Ben vicdan azabı çekiyorum, görmeden attım," deyip dönmesi; sonra suçun şeklini değiştirmek; sonra dosyayı Türkiye'de dolaştırmak... "Ben bakmıyorum, o bakıyor; o bakmaz, bu bakmaz," deyip en son Yargıtay’a yollanması... Böyle bir şey olabilir mi Sayın Başkanım?
Trabzon'daki ticari hayatlarımızı bitiriyoruz buraya tamamen geliyoruz ve burada işlerimize devam ediyoruz Sayın Başkanım. Oradaki gayrimenkullerimizin hepsini, yani dükkanları kiraya veriyoruz ve hepsi de durmaktadır billahi. Biz bu süreçten geçerken, hiçbir orada yaptığımız işlerden hiçbir şey kaybetmedik. Üstüne uygun olduğu zaman, denk geldiği zaman ilavelerini yaptık. Çünkü bizim onlar bizim için çok kıymetli varlıklar Sayın Başkanım. Yani onların paha biçilmez, köyündeki yerlerin paha biçilmez. Burası İstanbul, Türkiye her şey olabilir bir gece zengin yatarsın, sabah fakir kalkarsın ama dersin ki; "Sokakta yatmak, benim evim var orada köyüm var." Gideriz o köyündeki evinde yaşarsın hayatına göre devam ettirirsin. O yüzden babam hep söylerdi “Oğlum, onlar bizim sigortamızdır” Sayın Başkanım. İşte bu Mahmutpaşa tarafında ofis işte orada çalışırken sonra tabii Merter olayları ortaya çıkıyor. Merter'de yeni bir oluşum başlıyor, tekstilciler oralara doğru akmaya başlıyor. Biz de babama diyoruz ki 92 senesi filan tabii o zaman şahıs şirketleri yapıyoruz işte Babam yapıyor, Fehmi Kaya yapıyor, kapatıyor ondan sonra Cevat Kaya kapatıyor. Babama "Öyle olmaz biz bir kurumsal bir şeye geçmemiz lazım artık" yani şeyde de görürseniz benim yazıyor 1988 yılı Bağ-Kur sigorta girişi Bağ-Kur girişi. Emekli oldum 20 bin lira maaş alıyorum o kadar hizmetten sonra devlete vergi öde onu öde bunu öde 20 bin lira maaş alıyorum.
“Olmaz” dedim 1992 yılında şirketleşme şeyine başladık Merter'e taşındık ve orada bir tane büyük bir depo satın aldık. Daha henüz imalat yapmıyoruz, üretim yapmıyoruz sadece hazır alıp satıyoruz. Sonra ben bu iplik fabrikasını… Ana bizim şeyimiz iplik. Ben dedim bu fabrikayı kuracağım. Buna da sebep ne oldu derseniz bana Sayın Başkanım? Mahmut Çalık Bey var Malatyalı. Bir televizyonda gördüm bir amca vefat etmiş Ahmet Çalık Bey'in babası bilirsiniz. Ben kör yüklü iplik alıyorum kendisinden Sanko'dan, Abdulkadir Bey'den. Herkese teminat mektubu alır, ipotek alır, tapu alır veresiye malı öyle verir. Ben kağıt imzalarım o kağıdı da şeye gönderecek depoya gönderecek kendi imzası da olacak depoda yükleme yapacak yoksa oradan mal çıkmaz. Ben öyle alırdım kendisinden. Mahmut Amca’yla beraber ne dersen konuşurken bir gün "Benim Hacı abi iplik alıyoruz 30 lira" dedi kilosuna. "Ya" dedim "Hacı abi biraz indirim yap." "Zarar ediyorum, zarar ediyorum." "Ya" dedim "Hacı abi ne zarar ediyorsun? 10 lira pamuk 30 lira iplik yani bir kilo iplik satıyorsun üç kilo pamuk alıyorsun." Yani normalde bunun dünya standardında o zaman tabii çok kâr ediyor sektör de çok para kazanıyor. Bir kilo iplik sattığın zaman iki kilo pamuk alabiliyorsa çok müthiş kâr. "Zarar ediyor, zarar ediyor." "Tamam Hacı abi zarar ediyorsan." "Neyse" ben dedim "Ben fabrika kuracağım." Babamla beraber başladık Çorlu'ya gelmeye hafta sonları. Buradaki Velimeşe'de ilk bir 40 dönüm yer aldım gittik babamla beraber aldık sonra yanları satıldı 120 dönüme kadar getirdik orayı.
CEVAT KAYA'DAN BAŞKAN'A: "BENİM KİMSEYE YAMUĞUM OLMAZ, O KOLTUKTA OLSAM HEPSİNİ BIRAKIRIM"
Dilek İmamoğlu'nun abisi Cevat Kaya savunmasında yer yer duygusallık yaşadı.
Özellikle savunmasının son bölümü çok samimiydi.
-Ben çok üzgünüm Sayın Başkanım.
-Bana devletimiz yeşil pasaport verdi. Bu bir eleştiri değil ama söylemek istiyorum. Ben alıyorum. Almanya beş yıl Schengen veriyor. Bu ülkede vize problemi var.
-Ben 26 Nisan sabahı, İtalya’dan gelen müşterim beni fabrikada bulamadı. 'Ne oluyor?' diye. Doğal olarak ne oldu, satışlarımız düştü, tashilatlarımız düştü, işçi sayımız azaldı.
-13 aydır canım kafeste. Her şeyde gözlerinize bakıyoruz. Acaba bırakırlar mı diye. Her SEGBİS’i gün gün saydık.
-İddianame çıktı, mahkeme başkanı tensiple bırakır dedim. Savcılıktan, sulh cezada ne dediysem onu anlattım. Ortada bir şey yok.
-Ortada olan tek bir şey var. 380 gündür ben cezaevindeyim. Sözün en öenmlisi söylenmeden anlaşılanıdır. Anlaşılmayacak bir sözü söylemnin manası yoktur Sayın Başkanım.
Kul hakkı çok önemli Sayın Başkanım. Yapabilirsiniz yapamazsınız ama ben iyi bir iş insanıyım. Sözüm geçer, güvenilirim, kimseye yamuğum olmaz.
-Ben koltukta olsam bunların hepsini bırakırım. Van’a giderim.
-Anlayış bekliyorum. Babam geçen yılın Mayıs aylarında gelmeye başladı. 'Başını dik tut' dedi. Artık bana 15 Ocak’ta onu aradım -açık görüşüme de geliyor- “Benim ne kadar vaktim kaldı ki, ben bu kadar uzun tahmin edemedim. 94 yaşındayım”.
-Gam su kaldırmaz. Şerefimle namusum üzerine söylüyorum biz aile olarak her türlü hesabı her yerde vermeye hazırız. Veremezsek veremezsem gereğini yapın.
-Suç varsa ceza olur sayın başkanım. Burada ceza var suç yok. Olur mu böyle?
-Benim sizden ne farkım var? Size kalkıp eve gidiyorsunuz, ben hücreye gidiyorum. #İBBDavası
Ekrem İmamoğlu, Cevat Kaya’ya soru sormak için söz aldı. Kaya, İmamonlu’nun aralarında bir ticari ortaklığın olup olmadığına yönelik sorusuna, “Olmadı” diye yanıt verdi.
İmamoğlu, devamında şunları söyledi:
“Bir aileye bu şekilde saldırılması büyük bir zulümdür. Kendini sağda solda ‘vatansever’ diye tanımlayan insanlar, başkalarının ailelerine bunu yapmamalıdır. Bu iftiralar bize gerçekten büyük bir bedel ödetti.
Ve bu bedeli bize yaşatan insanların büyük bir kul hakkıyla karşı karşıya olduklarını düşünüyorum. Ben onları Allah’a havale ediyorum. Ama aynı zamanda şunu da huzurunuzda açıkça söylüyorum: Allah bana nefes verdiği sürece, hukuk içinde, adil yargı düzeni içinde hakkımı aramaya devam edeceğim. Son nefesime kadar mücadele edeceğim. Burada bunun sözünü veriyorum.
94 yaşında bir babamız var. Burada herkesin annesi, babası, çocuğu, ailesi var. Bu dosya sadece sanıkları değil, aileleri de hedef alan bir dosyaya dönüştü. Gerçekten büyük bir üzüntüyle dinledim ve yaşadım bütün bunları.
Bugün burada, sizin huzurunuzda, yargı makamı önünde bunları anlatmak zorunda bırakılmamızı sağlayanları da kınayarak sözlerimi bitirmek istiyorum.”
Ekrem İmamoğlu’nun kayınbiraderi Cevat Kaya:
380 GÜNDÜR BOYNUMDA İPLE DÖRT DUVARIN İÇİNDE BUGÜNÜ BEKLİYORUM. ‘SIFIR EYLEMLİ’ BİR İNSANIM AMA TUTUKLUYUM. BENİM İLK BAŞTA İFADE VERMEM LAZIMDI. HAK OLAN BUYDU. BİR BAŞKASINI 10 KİŞİNİN ÖNÜNE ALIYORSUNUZ, ADAMIN İFADESİ PAZARTESİYE BİLE KALMADI
Burada bir Cevat Kaya’yı 380 gün dört duvar arasında hücreye tıkıp, orada bir fare gibi, kedi gibi ne düşünürseniz düşünün bekletmek çok tehlikeli bir şey. Bunun hakkı çok büyüktür. Bilmiyorum, hani birileri belki bir fetva da verebilir; "Siz görevinizi yapıyorsunuz, ben şüphelendim ve içeri attım kardeşim" diye düşünebilirsiniz ama öyle değil o iş. O iş, önünüzde yazan kâğıt bunu gerektiriyor mu, gerektirmiyor mu? O, oradadır; oradan bellidir Sayın Başkanım. Kusura bakmıyorsunuz değil mi Sayın Başkanım? Ben 380 gündür boynumda iple beraber dört duvarın içinde bugünü bekliyorum, sabrediyorum yani. Bugüne geleyim de bir şeyleri anlatayım diye bekliyorum. Normalde bir sıralama yapıldı; ben "sıfır eylemli" bir insanım ama tutukluyum. Sıfır eylem... Benim ilk başta ifade vermem lazımdı; hak olan buydu Sayın Başkanım. Bir başkası şunu yapmış, bunu yapmış... 10 kişinin önüne onu alıyorsunuz, adamın ifadesi pazartesiye bile kalmadı. Belki o zaman ben ifademi verseydim, siz beni görünce ikna olacaktınız ve bırakacaktınız. Belki ben burada fazladan 25 gün bu hapishanede yaşamayacaktım Sayın Başkanım. Yanlış mı?
Biri 5, diğeri 8 yaşında iki çocuğu; hem annesinden hem babasından koparacak kadar vicdansızlaşmış bir düzenle karşı karşıyayız.
Bir yıl önce abim Cevat Kaya’yı, 6 Şubat’ta ise diğer abim Ali Kaya’yı haksız ve hukuksuz şekilde tutukladınız. Şimdi de yeğenim Derya ve eşi Murat Dağdeviren’i çocuklarından ayırdınız. Geride ise anne ve babasına hasret, gözü yaşlı iki küçük çocuk kaldı.
Bu nasıl bir vicdandır?
Bu nasıl bir adalet anlayışıdır?
Bir çocuğun annesiz, babasız büyümesine sebep olacak kararların altında imzası olan herkes şunu bilsin: Yaşatılan bu hukuksuzluk yalnızca bugünleri değil, çocukların hayatını da derinden yaralıyor.
Hiçbir makam, hiçbir hesap, hiçbir çıkar; adaletin bu kadar yok sayılmasına, vicdanların bu kadar körelmesine ve hukukun böylesine araçsallaştırılmasına gerekçe olamaz.
@RTErdogan@Akparti@MHP_Bilgi@DEMGenelMerkezi@iyiparti@devapartisi@GelecekPartiTR@SaadetPartisi@rprefahpartisi@tipgenelmerkez@DBP_GenelMerkez@emekpartisi@DSPGenelMerkez@_DemokratParti@zaferpartisi
Adil bir yargı sürecinin temel koşulu, kamuoyunun eksiksiz ve doğru bilgiye erişebilmesidir. Ancak bu bilgiye ulaşmak her zaman kolay olmuyor.
Tüm zorluklara rağmen gazeteciler, İBB davasını titizlikle izlemeyi sürdürmektedir. Duruşma tutanaklarına, güncel gelişmelere ve sürecin tüm ayrıntılarına aşağıdaki adreslerden ulaşabilirsiniz.
https://t.co/3lNbvhQNzp
https://t.co/2L9KKuRbY1
https://t.co/Ko1HVsDXu9
CANLI BLOG | "Müvekkilim kız kardeşi aracılığıyla suç işlemiş. Suçu Ekrem İmamoğlu'nun kayınbiraderi olması. Babanızı seçemezsiniz, kayınpederinizi seçersiniz derler ya, Cevat Kaya da kayınbiraderini seçti diyorlar" ifadelerini kullanan Öksüz, müvekkilinin ceza alsa 4 ay yatacağını ama 12 aydır hapiste olduğunu söyledi ve tahliyesini talep etti.
Müvekkiller Volkan Kaya ve Valens Tekstil Tic. Ltd. Şti. hakkında ortaya atılan asılsız isnatlara ilişkin basın açıklamamız aşağıdadır. Kamuoyuna duyurulur.
Ekrem İmamoğlu’nun kayınpederi Fehmi Kaya: (Oğulları Cevat ve Ali Kaya’nın tutuklanması hk.)
"Herkes annesi, babası, çocuklarıyla beraber bir arada bayramlaştılar, bayramlarını kutladılar ama ben kimsesiz kaldım."
CANLI BLOG | Dilek İmamoğlu’nun tutuklu kardeşi Cevat Kaya, jandarmalara tepki gösterdi. Kaya, jandarmaların izleyicileri selamlamasını engellemesine “40 yıldır bu ülkeye vergi ödüyorum. Bana insan gibi davranın” diyerek tepki gösterdi.
Sayın Devlet Bahçeli’nin daha önce de dile getirdiği, bugün de tekrar ettiği “duruşmalar televizyonlardan canlı yayınlansın” açıklaması, bir yıldır dile getirdiğimiz talebin artık daha geniş şekilde karşılık bulduğunu göstermektedir. Kendimize güvenimiz tam. Duruşmalar TRT’de canlı yayınlansın, millet her şeyi kendi gözüyle görsün, süreç açıklıkla yürüsün. Adil ve şeffaf yargılama hepimizin hakkıdır.
CMK 191 madde:
Sanık duruşmaya bağsız olarak alınır ve duruşma bu şekilde başlar.
Bugün de duruşma, Ekrem İmamoğlu ve avukatlarının hukuka dayalı itirazları sonucunda, kanuna uygun şekilde başlatılmıştır.
Askerler geri çekilmiş, sanıkların etrafındaki baskı kaldırılmış ve duruşma CMK 191’e uygun olarak başlamıştır.
Hukuk hatırlatıldığında, kanunun üstünlüğü bir kez daha ortaya çıkmıştır.
Bugün, abim Ali Kaya’ya yapılan uyuşturucu testinin sonucu NEGATİF çıktı.
Peki şimdi ne olacak? Olması gereken derhal tahliye edilmesidir.
Soruyorum şimdi; 1 saat bile hapishanede tutulmaması gereken birine ödetilen bu ağır bedelin hesabını kim verecek?
İtibar zedeleniyor, aileler yıpratılıyor, hayatların üzerine gölge düşüyor. Bunların ülkemize hiçbir faydası yok, tam aksine bu olanlardan dolayı günden güne yargıya olan güven azalıyor.
Aileler üzerinden baskı kurmak, kimseye güç kazandırmaz; yalnızca toplumun vicdanını yaralar, adalete olan güveni sarsar.
Tutuksuz yargılama esastır, derhal tüm tutsaklarımız tahliye edilmeli ve tutuksuz yargılamaya geçilmelidir.
Bu yüzden bir kez daha, en açık yerden söylüyorum:
Ailelerden uzak durun.
Aileleri hedef haline getirmeyin.
Hukuku araçsallaştırmaktan vazgeçin.
@adalet_bakanlik